Kıvam ve Kardeşlik M. Fethullah Gülen




Soru: Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki, insanımız hem yurt içinde hem yurt dışında pek çok hayırlı işe vesile olmaktadır. Fakat kimi zaman fertler arasındaki beklenmedik bazı tavır ve davranışlar kardeşlik duygusunu yaralıyor ve hüsnüzanların sönmesine sebep oluyor. Bu durum bir kıvam probleminden mi kaynaklanmaktadır, bu konuda kıvamı yakalama ve koruma adına neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ümmet-i Muhammed’in kökten ve toptan yok edilmemesi, umumi bir kıtlığa maruz kalmaması ve çoğunu helak edecek bir düşmanın onlara musallat kılınmaması için Cenâb-ı Hakk’a dua dua yalvarmış ve Allah (celle celâluhu) Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın bu duasını kabul buyurmuştur. Buna göre bu ümmet umumi bir helaka uğramayacağı gibi, mütemadî olarak başkalarının hâkimiyeti altında da kalmayacaktır. Ancak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu ümmetin kendi arasında birbirleriyle vuruşmamaları, birbirlerine düşmemeleri için yapmış olduğu duasının Cenâb-ı Hak tarafından kabul buyurulmadığını ifade etmiştir. (Müslim, Fiten, 19/20)
Bu son talebin kabul edilmeyiş hikmetiyle alâkalı şu husus dile getirebilir: Bu mesele, insanların kendi iradeleriyle çözecekleri bir husustur. Zira insan akıl ve şuur sahibi bir varlıktır. Kendi iradesi işin içinde olmadan sürü gibi güdülmek, bir yere toplanmak, ağaçlar gibi üst üste yığılıp bir arada bulunmak insan haysiyet ve şerefine terstir. Bunun yerine insanın, iradesinin hakkını vererek bir arada yaşayabilme ve başkalarıyla beraberlik tesis edebilme yollarını araştırması gerekir.
“Bazınızı Bazınızla İmtihan Edeceğiz”
Zaten Cenâb-ı Hak ilahî kelamında farklı âyet-i kerimelerde tekrar tekrar insanların birbiriyle imtihan edileceğini ifade buyurarak Ümmet-i Muhammed’in maruz kalabileceği bu azim fitne hususunda bizi ikaz etmektedir. (En’âm Suresi, 6/53) Evet, Allah (celle celâluhu) bizi pek çok şeyle imtihan etmektedir. Bazen hastalıklarla, bazen musibetlerle, bazen ibadet ü taatle, bazen de günahlarla yani günahlara karşı bize verdiği zaaflarla imtihan ediyor. İnsan bu imtihanların hangisinde muvaffak olursa, o sahada imtihanı kazanmış demektir.
İşte bu imtihanlardan biri de bazımızın bazımızla imtihan edilmesidir. Allah (celle celâluhu) insan nevinde değişik neviler yaratmıştır. İnsanlardan her bir fert başlı başına bir nev gibidir. Herkesin mizaç ve huyu farklıdır. Kimse kimseye benzemez. Allah insanları bu şekilde farklı farklı yaratmakla, esma-i ilâhiye ve sıfat-ı sübhaniyesinin cilvelerini gösteriyor. Ve aynı zamanda bununla bizi imtihan ediyor ve imtihanda başarılı olanlara mükâfat vaad ediyor. Yani senin huyun onun huyuna uymadığı gibi, onun huyu da sana uymayacak. Sen ayrı bir meşrebin çocuğu, o ayrı bir mizacın çocuğu, öbürü de yine ayrı bir mezağın çocuğu olacak. Ancak aranızdaki bütün bu farklılıklara rağmen, birlik ve beraberlik tesis edebilmenin, beraber yaşayabilmenin yollarını arayacaksınız.
Üstad Hazretleri ihlâsı anlattığı bir bahiste talebelerinden birisine, “Falanın yazısı senin yazından daha güzel.” diyerek bir talebesinin faziletini ortaya koyuyor. İşte bu da bir imtihandır. Söze muhatap olan şahıs bu durum karşısında memnuniyetini izhar ediyor. Üstad Hazretleri bakıyor ki, o kişi bunu kalbinden söylüyor. Hz. Pir ihlâs adına böyle bir tavrı çok önemli buluyor. Belki herkes böyle bir durum karşısında kalbinde aynı memnuniyeti duymayabilir, böyle bir gönül safveti herkesten beklenmeyebilir. Ancak tavır ve davranışlarımızı kontrol etmek bizim elimizdedir.
Diğer yandan hiçbir zaman unutulmaması gerekir ki, bazı huyları kötü olan bir insan, “mutlak kötü insan” demek değildir. Hususiyle namaz kılan, oruç tutan bir insana kötü derseniz, siz kendi kötülüğünüzü, kendi çarpık bakış açınızı ortaya koymuş olursunuz. Evet, siz Allah’a, Peygambere, haşr ü neşre iman eden bir kimseye kötü derseniz, kendiniz kötü bir sürece girmişsiniz demektir. Bir arkadaşınızın bir kötülüğüne maruz kalabilirsiniz. Aranızda hırgür çıkabilir. Ancak burada yapılması gereken ona hemen kötü damgası yapıştırmak değil, bir yolunu bulup aradaki kırgınlığı gidermektir. Çünkü fertler arasında oluşan kırgınlıktan sonra ilk defa özür dileyip “kusura bakma kardeşim, hakkını helal et” diyen kimse o işin kahramanı sayılır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususa işaret eder ve birbirine küsen iki kişiden hayırlı olanın, önce selâm veren olduğunu ifade buyurur. (Buhari, Edeb 62) Bu hususta Kur’ân’ın fermanı ise şu şekildedir;"
 وَلاَ تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلاَ السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet sûresi, 41/34)
Kudsî Beyanlara Rağmen
Bütün bu kudsî nasihat ve ikazlara rağmen, bu mevzuda gösterilen zaaf ve boşlukların, zaman zaman beni ciddi mânâda sarstığını, derin bir üzüntü ve ızdıraba gark ettiğini ifade etmeliyim. Zira bakıyorsunuz sohbet meclislerine giden, imanı anlatan eserleri müzakere eden iki insan, kalkıp birbiriyle didişiyor, birbiriyle uğraşıyor. Demek ki, onlar, küfür ve dalâlet zihniyetinin inanan insanlar üzerine nasıl bir kin ve nefretle yürüdüğünü görmüyor/göremiyor; düşmanlığa kilitlenmiş hasım bir anlayışın kurmuş olduğu planların, yapılan bütün bu hayırlı işlere mâni olabileceğini idrak edemiyorlar. Allah aşkına, eğer bunlar küçük meselelerse, o zaman büyük olan mesele nedir? Onur ve gururumuzun bir yerde hesaba katılmamış olması mı? Yoksa biz, Allah ve Resûlü’nün inkar edilmesini önemli görmüyor da, aleyhimizde söylenilen bir lafa takılıp kalıyor, onu mu daha ehemmiyetli görüyoruz?!
O zaman gelin neye, ne ölçüde değer verdiğimize bir bakalım. Hangi küçük hadiseleri hiç yoktan yere gözümüzde büyütüp bir heyûla hâline getirdiğimizi ve bunun karşısında hangi büyük meseleleri gözümüzde küçük bir mevzu hâline getiriverdiğimizi insafla müşâhede edelim. Allah bize akıl vermiş. Daha da ötesinde iman ve iz’an nasip buyurmuş. Bu sebeple gelin arada bunca fasl-ı müşterek varken nasıl oluyor da birbirimize düşüyoruz, oturup bunun bir değerlendirmesini yapalım. Uhuvvet Risalesi’nde denildiği gibi, Hâlıkımız bir, Mâlikimiz bir, Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir bir.. bir bir, bine kadar bir bir.. sonra vatan bir, mefkûre bir, aynı yolun yolcusu olma bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Şimdi bu “bir birler” hep bir ve beraber olmayı gerektirdiği hâlde sinek kanadı kadar önemsiz meseleler için niçin ve nasıl birbirimize düşüyoruz, durup düşünmemiz gerekmez mi? “Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz meseleler” dedik. Evet, mesela birisi kalkmış bana “aşağılık mahluk” demiş, küfretmiş, hakaretlerde bulunmuş. Bu durum bana aynıyla mukabelede bulunma hakkını vermez. Çünkü zulme zulümle karşılık vermeyi Hazreti Üstad, “mukabeleyi bilmisil kaide-i zalimanesi” olarak ifade ediyor.
Hem,"
 لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ
Dünyanın, Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı kâfir ondan bir yudum su içemezdi.” (Müslim, Zühd, 13) buyurulmuyor mu? Demek ki dünyanın, o kadar kıymeti yok ki kâfir su içebiliyor. Şimdi eğer bütün dünya böyle ise, dünyaya ait bir kısım kırık dökük, paramparça işlerin ne ehemmiyeti olabilir ki, inanan bir insan bunlardan dolayı kan kardeşinden daha ileri olan can kardeşine, mefkûre ve yol arkadaşına karşı tavır alabiliyor. Allah aşkına siz söyleyin, mantıkla telif edilir yanı var mı bu meselenin?
Ve yine hatırlayacaksınız Uhuvvet Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Hâfız-ı Şirazî’den “Dünya öyle bir metâ değil ki bir nizâa değsin.” ifadesini naklediyor. Zannediyorum hiçbirimiz “Bu zat, bu sözüyle mübalağa yapıyor.” diye içimizden geçirmemişizdir. Demek doğru konuşuyor, hakikati ifade ediyor. Pekâlâ biz, o gerçeği, o doğruyu hayatımıza ne kadar yansıtıyoruz?
İşte bütün bunları düşününce “O hâlde ne güne okuyoruz bu kitapları.. ne diye Kur’ân ve Sünnetle meşgul oluyor, ne diye Nurlarla iştigal ediyoruz.. neden sorular soruyor, bizi Müslümanlığın en uç noktalarına götürebilecek teferruata dair bir kısım konuların tahlil ve analizini istiyoruz ki?” diye sormadan edemiyorum kendi kendime. Evet, işimize yaramayacak, bize bir şey ifade etmeyecekse, kemalat-ı insaniye adına elimizden tutup bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a ulaştırmayacaksa niçin zamanımızı israf ediyor, neden gevezelik yapıyoruz ki!..
Bîzarım Birbirini Affetmeyen Kardeşlerden
Demek bir yerde bizim de ciddi bir rehabilitasyona, kendi insanlığımızı düşünüp onu yeniden gözden geçirmemize ihtiyacımız var.
Kanaatimce hepimiz için geçerli bir husus bu. Zira çok küçük şeyleri büyütüyor, basit, dil ucuyla dahi olsa hemen gıybetlere giriveriyoruz. Böylece zihinler gıybet mülâhazasıyla kirletiliyor; gönüllerin aydınlık çehresine gıybet ziftleri akıtılıyor.
Bakın, bu mevzuda, hesabını veremem korkusuyla dikkat etmeye çalıştığım bir hususu size nakledeyim. Diyelim ki burada bir arkadaşımız oturuyorken kalkıp dışarıya çıktı. Ben de onun gıyabında “Galiba ara sıra uykusu geliyor. Ben görmeyeyim diye kalkıp aşağıya indi.” şeklinde bir mülâhazaya girmiş veya bu mazmunu işmam eden bir laf ağzımdan kaçırıvermişsem, o arkadaş bu sözümü duyduğunda rencide olabileceğinden, karşılaşır karşılaşmaz ona ilk sözüm, “Hakkınızı helal edin.” olmuştur. Çünkü gıybet büyük bir günahtır. Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Gıybet zinadan daha şiddetlidir.” buyuruyor. “Bu, nasıl olur diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: “Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul buyurur. Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, 14/255) Demek ki gıybetin öyle nevi vardır ki, zinadan daha şiddetlidir. Mesela ilim sahibi, insanların hüsnü zan besleyip arkasından gittiği büyük bir zat hakkında bu şekilde konuşmak büyük bir günahtır. Çünkü böyle bir zatın gıybeti, arkasında olan bütün insanların hakkına girme gibi altından kalkılamayacak azim bir günahı netice verebilir. Evet, mesele işte bu ölçüde naziktir. Ancak eğer temelde biz, Allah Teala’nın büyük gördüklerini büyük görüp büyük kabul etmiyorsak neticede nice küçük mevzular gelip bu büyük meselelerin yerini alacaktır/almaktadır.
Demek iman noktasında ciddi bir kıvam problemimiz var bizim. Sosyal alanda olduğu gibi ferdî planda da iman esaslarına dair boşluklarımız söz konusu. Evet, demek ki Allah’ın hâzır ve nâzır olduğuna, O’nun hatırının her hatıra tercih edilmesi gerektiğine ve her şeyin hesabının öbür âlemde görüleceğine kâmil mânâda inanamıyoruz.
Hâsılı, dertliyim, üzgünüm, bîzarım bu mevzuda bize yakışmayan tavır ve davranışlardan, ortaya konan zaaf ve boşluklardan. Evet, bîzarım birbirini affetmeyen kardeşlerden.. bîzarım kusur gören, kusur araştıran arkadaşlardan.. bîzarım “Kiramen Katibîn” gibi günahları yazanlardan.. bîzarım kardeşinin hata ve kusurlarını kaydedip durduğu hâlde sevaplarını görmezlikten gelenlerden…
Şunu da ifade edeyim ki, bütün bunları, kendi heva u hevesime göre değil, sizin de saygı duyduğunuz kaynaklara bağlı olarak dile getirmeye çalıştım. Bu sebeple diyebilirim ki, eğer bu söylenenlere gerçekten inanıyorsak, o zaman gelin, kardeşliği zedeleyecek her türlü duygu ve düşüncenin rüyalarımıza dahi girmesine fırsat vermeyelim. İnanıyorsak, kötülük yapanın bile elini öpmesini bilelim; bize sırtını döneni dahi kucaklama yolları araştıralım. Evet, eğer inanıyorsak, Mevlana gibi hareket edip dövene elsiz, sövene dilsiz davranma düsturunu hayatımıza hayat kılalım.

Erdoğan Esenkal




Hiç yorum yok: