EN BÜYÜK SEVGİLİ

?ui=2&view=att&th=12655c11d67b1432&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12655c11d67b1432&zw



Bir gece yüreğime misafir ol... Yüreğimin kapılarını açacağım sonuna kadar. Yeter ki gel derken sana, utancımdan göz yaşlarımı saklamayayım. Davet edenle edilen arasındaki uçurum, peri kızının değneğiyle dahi kapatılamaz! Ama yine de seni davet ediyorum. Seni Efendim... Ayağının tozunu gözüme sürme diye çekeceğim, geldiğin gün yerdeki tozları toplayarak.

Biçareyim, nâçarım ve Senden uzağım Efendim... Gözlerim gözlerine hasret gözleri arıyor sokaktaki gözlerde!.. Yüreğim, Sana sevdalı yüreklerle dost olmak için çırpınıyor!.. Nereye baksam, neye uzansam feryatlar geliyor çevremden. Bütün serzenişleri sineme çekiyorum. Senin şu sözünle “Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır.” Sevgin için sükut ediyorum. Nurun için, rızan için...

Ve bunlara rağmen yüreğime konuk olmanı bekliyorum bir gece... Kararmış bir yüreğin, ölmüş bir ruhun son arzususun Sen. Donmuş ve buğulu gözlerimin umudusun Sen... Sen her şeyimsin… Geçmişim, geleceğim ve istikbale ait hülyalarımın GÜLÜSÜN...

Gül koklamaya utanır, Gül lafzını söylemeye çekinir oldum. Hangi gülü Senin sevginle kokladım.
Ey Güllerin Sultanı! Kanayan yüreklerin merhemi. Donuk bakışlarımın rengi. Gönlümün tesellisi.Ve kararmış bir yüreğin son arzusu... SEN! Bir gece yüreğime misafir ol Efendim... Yüreğimin kapılarını açacağım sonuna kadar !!!..



Selam sana ey yetimler padişahı
Selam sana Ahmedi nefesli yar
Eyyupça selam sana
Göz nurun Fatıma-tü Zehra'ca selam sana
Üveys'ce selam
Selam sana ya HabibALLAH
Selam sana ya NebiALLAH
Selam sana ya ResulALLAH.
GEL EY SEVGİLİ!!!!

Ay’ı böldüğün gibi yüreğimi de aşkınla ikiye böl!
Bir tarafında EN BÜYÜK SEVGİLİ taht kursun en zirveye,bir tarafında sen kur saltanatını Ey Nazlı Sultan!
Gel ve gülle donat kalbimi! Gel ve nurunla doldur,gel ve sevginle kandır, gel ve aşkınla yandır yüreğimi
Ey Nebi!’’Sevdiğinize sevginizi söyleyin’’buyuruyorsun. İşte söylüyorum,işte haykırıyorum sana;SENİ SEVİYORUM EY NEBİ.......................

Haydi! Yüreğime gel ey Nebi! Bir Gece Aniden! Cebrail’le,Burak’la gel!
Ne Olur Gel!!!!!



selam ve dua ile


 
?ui=2&view=att&th=12655d4086366228&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12655d4086366228&zw

Sokaktaki bu şeker kağıtları da kim?

?ui=2&view=att&th=1264b9eb29342c76&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b9eb29342c76&zw



?ui=2&view=att&th=1264b9f46b7c16d2&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b9f46b7c16d2&zw
Sokaktaki bu şeker kağıtları da kim?

Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler…

Maşallah maşallah deyip, insan nazar etmekten korkuyor. Hele şu şekerlerin güzelliğine bakın hele… Yeni çıkmış galiba bu başörtülü şekerler! Ay Allah (c.c.)’ım renklerin caf cafına bakın; çingene pembesi, fıstık yeşili, portakal turuncusu, pastel mavisi, kızıllar, vişne çürükleri, firfiriler…

İnsanın bu şekerlere baktıkça bakası geliyor. Gözümüz gönlümüz açılsın bee! Çağdaşların hala göz zevklerini bozuyor mu acaba bu şekerler? Yok daha neler, hiç olur mu, bu başörtülü şekerler yıllarca az çekmemişti, neydi o; öcü, örümcek kafalı, eski kafalı, geri kafalı,kara sofu, takunyalı, tutucu, mürteci sözleriyle az rencide edilmemişti bunlar. Şimdi geçmişin acısını çıkarıyorlardır. Oh olsun işte, azıcık düşman çatlatsınlar.

Gerçi başörtülü hanımlar ne yapsalar bu çağdaşlara yaranamazlar. Başörtü dışında kızlarımızın kıyafetlerine, kendilerine gıpta ediyorlardır hani! Ama ah o başlarına sıkı sıkı bağladıkları başörtüsü. Varsa yoksa saçlarını göstermemekte yatıyor bu gizli sır. Üstlerinde spor kıyafetler, başlarında rengarenk örtüler. Modernliğin, şıklığın ve zarafetin adresi şu markada deyip birbirleriyle güzel olma yarışına giren kızlarda yok değil. Tesettür asıl amacından sapıyor mu ne? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bizler demode mi kaldık yoksa?

Allah (c.c.)’ın ayetlerini unuttular mı? “Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. (Örtüyle kendiliğinden) belli olan yerleri müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” (Nur,31).

Allah-ü Teala ziynetlerini teşhir etmesinler derken, buradan çıkan anlamı hiç düşündüler mi? O cırtlak renklerle Allah (c.c.)’ın rızasını mı, yoksa başkalarının rızasını mı kazanmaya çalışıyorlar?

Amaçları nedir? Yüzlerini, gözlerini boyayıp, cilalanıp nereye böyle takır tukur… Bizim diğer kadınlardan farkımız olmalıydı. Moda diye de Allah (c.c.)’ın ayetlerini göz ardı etmemeliydik. “Evlerinizde vakarınızla oturun. İlk cahiliye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah(c.c.) ve Resulü’ne itâat edin..” (Ahzab, 33).

“…Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” (Nur,31) ayetini okuduğumda her zaman aklıma topuklu ayakkabılar geliyor. Hani şu tak tuk yapan kadınların ayaklarını yerden kesen, yüksek ökçeli ayakkabılar… Kur’an-ı Kerim gerçekten bir hayat kitabı. Onunla hayatımızı şekillendirdiğimiz takdirde ancak o zaman takva ve izzet sahibi olabiliriz.

Allah(c.c.)’ın kadınlara koymuş olduğu ölçü en güzel ölçüdür. Dinimiz toplumda fitne ortamı doğmasın diye kadını her bakımdan korumuştur. Hiçbir zaman kadınlara uyguladığı kurallar yüzünden dinimizi yanlış anlamamak gerekiyor. Bu din ancak okuyarak, araştırarak anlaşılır. Kadın sahabelerin yaşantıları, giyim ve kuşamları bizim için en güzel ölçüdür. Kur’an-ı Kerim kadınları giyimleri konusunda bir renk belirtmese de, ölçü belirtmiştir. “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına, mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıktıklarında) örtülerini üstlerine almalarını söyle…” (Ahzab, 59).

Günümüzde müslüman hanımlar arasında takip edilen bir moda anlayışı var. Stilistler, tasarladıkları giyimlerle mü’min hanımları kabuklarından çıkarmayı başardılar. Birbirlerinden görerek, birbirlerine özenerek, birbirlerinden daha çarpıcı ve güzel olabilmek için tesettür adı altında kuşandıkları giyimlerde bir takva, bir vakar görebiliyor muyuz acaba? Bir bayan olarak benim gözüme çarpan bu renklerin cazibesi beni bile bakmaya iterken, erkeklerin bakışları “Bacıma ne güzel yakışmış” gibisinden mi oluyor? Biliyorum aslında kötü niyetli olan benim değil mi?

Neden adımızı lekeliyorlar? Ne çıksa başörtülülerden çıkıyor, anlayışıyla bakan insanların ağızlarına dolanan kızlarımızın kıyafetleri bir kıskançlık anlayışı gibi algılansa da, aslında göze batan cinsten olduğu için bir ikaz olarak da anlayabiliriz.

Toplumda fitne ortamı doğmasına neden olmamalı kadın. Bilakis gerektiğinde kendini, adını ve namusunu koruyabilmeli. Her zaman yanımızda eşimiz, babamız, abimiz olmayabilir. Üstümüzdeki kıyafet öyle bir kıyafet olmalı ki, bizi her tehlikeye karşı bir zırh gibi sarmalı. Üzerimize odaklanan bakışları geri tepebilmeli.

“Elbise süslü püslü olup da bizzat kendisi ziynet gibi olmayacak. Ayrıca bakışları üzerine toplayabilecek şekilde renkli, desenli, altın ve gümüş işlemelerden de kaçınılmalıdır. (Buhari “edeb’ülmüfred”, Hakim “müstedrek”).

Amacımız dikkat çekmek, bakışları üstümüze toplamak olmamalıdır. Kıyafetimiz takva, edeb, ahlak numunesi olmalı. “Giysi dar değil, geniş ve bol olmalı, fitneye neden olacak bir yeri belli etmemelidir.” (Ebu Davud, Sünen).

Bazı kıyafetler vardır ki, tam tedbir tesettüre uygundur. Fakat farklılığından dolayı dikkat çekici de olabilir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuyor: “Her kim belli eden bir elbise giyerse, Allah(c.c.) da ona Kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. O da ona ateş olur” ( Ebu Davud).

Bazı hanımlar evlerinde yapmadıkları süsü dışarıya gösteriyorlar. Ter kokusunu, kötü kokuyu bahane edip; parfümler, deodorantlar kullanıyorlar. Tabii bu ağır kokularla toplumun düzenini kaçırdıklarının da farkında değiller. Aslında amaçları düzen kaçırmak, dikkat çekmek, ortalığı altüst etmek değil mi? “Bir kadın koku sürünüp bir kavmin (topluluğun) yanına uğrar da onlar bunu hissederse; zina etmiştir” (İmam-ı Ahmed).
Bir pantolon modasıdır, aldı başını gidiyor. Hiçbir şeyden geri kalmıyorlar. Sanki dersin açıklarla kıyafet yarışına girmiş bu hanımlar. Bakın, aslında bizler ne kadar, modern ve çağdaşız, der gibi dar pantolonları giyip ortalıkta tesettürlüyüz diye geziniyorlar. Allah (c.c.) aşkına bunlar şimdi tesettürlü mü? Tesettür nedir; Örtünme, saklanma değil mi? Ama bunlar bir şeyi saklamaktan çok belli etme telaşındalar. Üstelik pantolon erkeklere benzeme yönünden de kadın için uygun değildir. “Erkeklerden kadınlara, kadınlardan da erkeklere benzeyene Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) lanet etti.” (Buhari).

Yabancı erkeklerle konuşurken dikkat etmemiz gerekiyor. Onlarla kıkırdayarak, kırıtarak konuşmamalıyız. Takvamızdan ödün vermeden, kuşkuya yol açmayacak tarzda olmalı sözlerimiz. Hal ve tavırlarımızda önemli tabii. Normal bir şekilde yani bilinen biçimde olmalı davranışlarımız. “Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.” (Ahzab,32)

Bizler sokakta raks eden bon bon kızlar gibi değiliz. Bizler şeker kağıdı gibi de giyinmeyiz.
Cahiliye kadınları gibi sokakta kırıtarak da yürümeyiz. Sevgili mü’mineler! Unutmayın bizler İslam toplumunun ana çekirdeğini oluşturuyoruz. Hani bir söz vardır, ‘’bir erkek eğitirseniz, bir insan eğitmişsinizdir. Bir kadın eğitirseniz, bir toplumu eğitmişsinizdir.'’

Allah (c.c.)’ım! Hak yolunda olduğumuzu sanıp da asıl gayeden uzaklaştırma bizi. Cahiliye kadınları gibi amaçsız bir hayatın çirkin araçları yapma bizi. Günaha çağıran vesileler olmaktan, hayatın boş figüranları olmaktan sana sığınıyoruz.

?ui=2&view=att&th=1264b9fc8e06817f&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b9fc8e06817f&zw

EY NEFİS...

?ui=2&view=att&th=1264b7be687d514e&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b7be687d514e&zw

Her şey bitmiş gibi nazlaniyorsun ey nefis! Sanki cennetten müjde geldi. Cehennemden halas oldun, bu ne hal? Hic şey bitmiş degil. Ölüm vakti gelinceye kadar ibadet ve taat gerek insana. Hic birşey bitmiş degil ey nefis! Kum saati, son tanesini birakmadi diger kutba. Bomboş kalmadi daha gözlerin. Cukuruna kacmiş gözlerin bir noktaya dikilmiş halde fersiz kalmadi. Belki daha vakit var.

Hic birşey bitmiş degil!

Ne günahlarin icin af fermani yazildi, ne cennetten bir muştu üveyki kondu pencerene, ne de gaybten birses duydun “Kurtuldun!” diye. Duysan bile nereden biliyorsun bunlarin şeytanin hileleri olmadigini.

Öyleyse ne diye kibir daglarinda dolaşirsin? Nicin inmiyorsun kulluk düzlügüne, kalb diyarina. Başini nicin secdeye koyup inlemezsin, “Ya Rabbi günahlarimi affet!” diye.

Hic birşey bitmiş degil!

Cilen tamamlanmadi. Sikintilarin son bulmadi. Gevşeme…

Metafizik gerilimini saglam tut ve onu daima muhafaza et.

Ama senin bundan nasibin pek azdir. Zira sen haddi aşmayi, ihlas ve samimiyetle ibadete tercih edersin. Ve başini alip nice yad ellere gidersin. Bunun icin birömür boyu kayiptasin, hedersin ve baştan aşagi kedersin….

Hicbir şey bitmiş degil!

Bitti zannediyorsan, sen bittin. Gözyaşlarin bitti. Iniltin tükendi. Gafletin hüşyar gözlerini yendi. Kapandi basiretin. Gülerken suretin, kömürleşti siretin…

Hic birşey bitmiş degil!

Daha cok inilti ve efganin var önünde. Hem nice inilti örgülü, dokulu mahzenlerin. Ve o dehlizler icinde akan nice kuruntu ve gözyaşi sellerin….

Düşme!

Sürcme!

Dikkat et!

Ve her şey bitti deme!
Sakin ipi gögüsledigini söyleme. O bir vehim. Kopan parcalari lehim bile etmedin. Bunlar basit lehim işi degil. Kaynak işi. Hem de saglam bir kaynak…

Sen kaynagi unuttun. Yanliş yolu tuttun, bir yudum suya hasretken. Dudaklarin manadan kupkuru. Daha da kurumasi icin şehveti sectin, mali, menali, şöhret-i kazibeyi sectin. Ve serap dolu şişeleri veya seraptan şişeleri agzina diktin ve solduran korlari, ateşleri, alevleri ictin…

Halbuki yolunda nice engeller var daha. Ama bir tek vaha yok.

Araman gerekirken o vahayi; sen bitmeyi sectin. Ve baş aşagi gittin bir ömür boyu.

Aşk kanatlarini cikardin veya yoldun  iki omuz başlarindan… bir Tuba agacini kökler gibi cennet bayirlarindan. Sonra onu bir kenara attin.

Sonra yeis kanatlarini, kin ve öfke şahballarini taktin. Yani kendini şeytana sattin. Ardindan kendini yedin bitirdin. Icindeki bütün iyilik ve güzellik duygularini isirdin, kopardin, cignedin ve benliginden yaban otlari gibi dişari attin. Sonra tükürdün birde…

Halbuki ümidin bir’de, Tek’te, Yar’da, Dost ve Enis’teydi.

Lakin özün, kalbin; sisteydi, pustaydi, kaostaydi o an….

Sen işigi birakip karanligi sectin böylece. Karanlik ve zifir ictin… Yani heva ve heves ektin öz tarlana. Evvelki halince yakin toplaman gerekirken yaktin kendini, kin bictin, öfke bictin.

Hic birşey bitmiş degil ey nefis!

Sana ulaşsin bu sesim, kisik nefesim.

Sakin aldanma!

Başini secdeden kaldirma. Inle bir ömür boyu. Kopkoyu semavi bir renk, Hakk’in boyasiyla boyan. Seni solduramasin ne vehim, ne şüphe, ne zaman, ne mekan…

Ezanla uyan mahşer günü!

Sana rehberlik etsin Hz. Muhammed Mustafa (sas). Seni alsin, tutsun elinden, gecirsin haşr, mahşer ve mizan ilinden. Cennetü’l-Firdevs’e erdirsin. Orada ab-i hayat, kevser icirsin, mest ü hayran kendinden gecirsin.

Böylece dünya sancisi, ardindan kabir, haşir, mahşer, sirat sancisi, korkusu dinsin.

O zaman belki birparca ‘oh’ diyebilirsin. Her aci bitti, her elem yok oldu, izdirablar son buldu, diyebilirsin.

Ama şimdi,
Hic birşey bitmiş degil!

Bunu bil!

 selam ve dua ıle..


?ui=2&view=att&th=1264b7c816b18f04&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b7c816b18f04&zw



ALLAH DOSTU DERKİ.....

?ui=2&view=att&th=1264b6c9a40cfbe2&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b6c9a40cfbe2&zw

?ui=2&view=att&th=1264b6e0f78d7c64&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b6e0f78d7c64&zw
Kimseye ne derdini,
Ne acını,
Ne ızdırabını,

Açma... Melek bile bilmesin...
ALLAH’a aç her derdini. Arzularını... Utanmazsan eğer...

“Yan, ama tütme!..”

Yazılandan gayri gelmez.

İyisi de gelir fenası da.

Hepsini hoş gör!..
Kadere boyun eğ!..

Elde olmayan birşey vardır.

Kader.

Onunla mücadele edilmez...

Kendini bir ekranda görüp işiten insan, bu perdenin içindeki gönüldür... Gönül insanın gölgesinin gölgesinin mânevî görünmez gölgesidir.
Gönül ALLAH’a bağlanmanın ismidir.

Bir âlemde yaşıyoruz.

Fakat içimizde, mekân olan cesedde kudret âleminden bir şey taşıyoruz o da gönüldür.
Mutlak olan ALLAH’dır.

Her şey O’ndan fakat hiç bir şey O değil...
O’nu göremiyoruz.

Zira O’nun dışında değiliz...

O hâlde içine dön!..

Çok şükür ki kusurlar,

Hatâlar koku hâlinde değildir.

Koku hâlinde olsaydı birbirimizin yanında duramazdık...

Bu günün insanları ara sıra kendi kendilerini hatırlıyorlar.

O da ne zaman?

Söylemekten utanırım.

Hani bazı yerlerimiz vardır ülkemizde “deprem” sebebiyle hatırlarız. Yazık...

ALLAH kelâmında :

“Kul ve hayvan hakkı ile bana gelmeyin!” diyor.
Bu ne demektir?
“Ahirete böyle gelmeyin!” demek değildir.

Mânâ-yı emri anla!

Onun içinde bir merhamet, acıma ve sevgi gizlidir. Eşek...
İnsanların ruhî hamulesi olan ilâhî tarafı ki, buna biz “âdemiyyet” tarafı diyoruz.
Bu hamule ile temas için şu sözleri bilmek lâzımdır:

RAB. ÎLAH. HAKK gibi mübârek lâfızlardır.

Rabbi’s- semâvat.

Rabbü’l- maşrıkeyn.

Rabbü’l- magrıbeyn.

Rabbi’r- Rahîm.

Rabbi’l- felak.

Rabbi’n-nas.

Lâ ilahe.

Hakkı’l- Mübin.

Bunlar nedir?
Bu lâfızların yerine ALLAH lâfzı konamaz.

O hâlde bunlar nedir?
ALLAH ile konuşmak için hitap kelimelerini bilmek lâzımdır.

Dikkat son söz şu:
Mansur:

“Ene’l- HAKK” dedi.

“Ben ALLAH’ım” demedi.
Bunu hâllet ben söyleyemem.
Söylersem her yer karışır.

Zâten evvelce karışmış...

Kelamullah şeklen Arap’çadır amma aslen ALLAH’cadır.

Bunu bil, gaflet etme!

ALLAH her yerde hazır ve nazır değildir.

Her şey ALLAH’da hazır ve nazırdır.

İnsanın gözü, aklı kadar görür.

Ama kulağı öyle değildir.

Es SEMİ’ül- BASİRdir.

Es SEMİ’ evvel söylenmiştir.

Görmeyen peygamber gelmiştir, fakat sağır peygamber gelmemiştir, yoktur.

ALLAH insana anlama bakımından nüzul ederek, ses hâlinde tecellî etmiştir.

Bu, insana büyük bir iltifatı rabbanidir...
“Gürültü yapma!”.

“Sesinizi nebînin sesinden fazla yükseltmeyiniz!”
“ALLAH yavaş konuşanları sever!”

Bu âyet ve kudsî hadis nedir?

Anla!

Budalalık etme!..

Bu lâfa da gücenme!

Ben anlayamayana anlatamadığımdan kendime söylüyorum.

Bak sana ağzında kemiksiz bir et parçası dil var ya, onun anatomisini söyleyim.

Şaşırır kalır insan aklı...

Dil ucu üstü gıdıklanır, bazen kaşınır.
Yanak içleri sıcak-soğuk,

Damak tuzlu, acı, sıcak soğuk hislerini alırlar.

Dimağa götürür onun atomlarını dimağdaki bilgisayar cinsini hemen söyleriz: Tuzlu, Tatlı, Acı, Sıcak,Soğuk, Ekşi gibi...

İnsanın yapacağı birçok şey vardır.

Yapamayacağı birçok şeyler vardır.

Bunları biliyor musunuz?...
Nasihat vermek bugün imkân dışında kalmıştır.

Nasihat kelimesinin mânâsı “öğüt” değildir.

“Araç-gereç” in mukabili de “malzeme” olmadığı gibi...

Malzeme kelimesinin yerini tutmaz.

O mânâyı vermez.

Kuru bir lâf olur.

Nasihat demek :
İnsanın yaratılışında mânevî taraftan birçok ulvî ilâhî his ve duygular vardır.

Kelâm ve İlim ile bunların merkezlerine inerek onları geliştirmek âdetâ dimağdaki ilâhî bilgisayar tuşlarına geçirip içindeki nüveyi ortaya çıkarmak için o merkezleri okşayarak bazen sen ve yumuşak bir nevi vaaz etmektir.
Bir tohumda gizli “çınar”ın ortaya çıkması için yaratılışında ona verilen emir üzere hareket eder.
“Toprak, hararet, güneş, su’yu sana bulan çalışma ile ortaya çık!” emri...
Kültür, Edebiyat, Müzik, An’ane, Tarih her şey bunda âmildir.

İnsan ALLAH’ın sevgisi ile yaratılmış en güzel mahlûktur.
Bu güzellikte olan insanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
Manevî meselelerde hiçbir sisteme girmeden düşünmek lâzımdır.

Güya tekâmül icabı her şeyimiz değişti.

Hâlâ da değişiyor.

Bu günkü Türkçe gibi değişen ve başıboş bir dil ile, eskiyi kitabları ile anlatmak imkân haricine çıkmıştır.
Bu dil ile hiç kimse kendi içine inmeye muvaffak olamaz.
Nasihatdaki kitabların kelimelerin yerine varacak “malzeme” bugün kalmamıştır.
Araç gereç’in işi de değildir bu... SELAM VE DUA İLE....

?ui=2&view=att&th=1264b6d59575c169&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264b6d59575c169&zw

Bana sevgini bahşet ey Fahri Kainat,ey Alemlere Rahmet Nebi!

?ui=2&view=att&th=126416f73cc65b91&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126416f73cc65b91&zw
Bana sevgini bahşet ey Fahri Kainat,ey Alemlere Rahmet Nebi!
Sadece benim yüreğim değil,tüm yürekler senin sevgi yağmurlarına muhtaç Efendim!
Küçük elleri büyük yürekleriyle,ebabiller gibi zulmün üstüne taş olup yağan,Filistinli çocuğun kalbine de yağdır sevgi yağmurunu sağanak sağanak..
Sadece inancını yaşamak,iffetin timsali örtüsüyle toplum sahnesine çıkmak istediği için,alay edilen,dışlanan ve yok edilmeye çalışılan Zeynep’lerin yüreğine de yağ ey Nebi!!
Yağ ki;bu sevgi yağmurları onlara direnme gücü versin .
Her türlü zulme rağmen ,sevgiyle ve güler yüzle bu kutlu dava yolunda yürüme azmi versin....
ZALİMLERİN YÜREĞİNE DE YAĞ EY NEBİ!!!!!!

Gerçi onların yürekleri taş,beyinleri taş,ruhları hep taş ama;Hz. Ömer’in ve Hz. Halit’in taşlaşmış gönüllerinde bile iman tohumlarını yeşerten Mevla’m, belki onlardan da yeni Ömer’ler yeni Halit’ler yeni Vahşi’ler çıkartır.
Eğer hidayet nasipleri değilse,eğer iman tohumları yeşermeyecek kadar kalpleri taşlaşmışsa,onların üzerlerine azap olup yağ ey Nebi,tıpkı Bedir’de Ebu Cehil’lerin üzerine yağdığın gibi......

Bütün bunlardan sonra yine banagel!
Şu günahkar,şu katı kalbime, sevgine muhtaç,aşkına susamış yüreğime gir ya Muhammed!!
Ay’ı böldüğün gibi yüreğimi de aşkınla ikiye böl!
Bir tarafında EN BÜYÜK SEVGİLİ taht kursun en zirveye,bir tarafında sen kur saltanatını Ey Nazlı Sultan!
İbrahim’in baltasını al eline ve kır yüreğimdeki bütünputları.
Musa’nın elini getir yüreğime ve aydınlat yüreğimi.
Musa’nın asasını vur gönlüme!
Böl yürek denizimi ikiye ve EN BÜYÜK SEVGİLİ’ NİN sevgisiyle senin sevgin,el ele geçsin yüreğimin en derinine ve en zirvesine giden yoldan ve sonra kapansın yürek denizim, firavunî sevgiler boğulsun iman denizlerimin dalgalarında.
Gel yüreğime ya MUHAMMED!
Yüreğim;hicretinden önceki Medine gibi seni bekliyor.
Yüreğime hicret etya MUHAMMED!Gel ve mescidini kur gönlüme..
Münafıklığı ve küfrü kov kalbimden..
Ve iman devletini kur yüreğime...
Yüreğime gel ya MUHAMMED!
Misafirlerin en azizi,en güzeli!En mübareği ve en mukaddesi!Misafirlerin gülü,en güler yüzlüsü,en güldüren yüzlüsü,güllerin kendisinden güzellik ve ilham aldığı,gül yüzlü ve gül yürekli Nebi!!!Gel ve gülle donat kalbimi!Gel ve nurunla doldur,gel ve sevginle kandır, gel ve aşkınla yandır yüreğimi!Sensiz ana babasını kaybetmiş gözü yaşlı,kalbi yaralı bir yetimim ey Nebi!Gel ve sevindir beni,okşa saçlarımı,al gönlümü.Tut ki;erken yitirdiğin Kasım’ınım,doyamadığın Abdullah’ınım.Tut ki; canının goncası torunun Hüseyin’im.Şefkatinle sar beni,muhabbetinle kuşat beni ey Nebi...

Yüreğime gel ya Muhammed!Yüreğim şimdi Mescidi Aksa...
Filistinli çocuklar koşuyor yüreğimin bulvarlarında..
Kimisi babasını arıyor gözü yaşlı, kimisi oyun yerine taş atıyor zulmün beynine,kimisi küçük bedenine gelinlik yerine,damatlık yerine bombalar kuşanmış yürüyor küfrün kalbine. 
Şehadetin gururu ve ay yüzlerinde...
Ve Ümmetin boynu bükük, ümmetin diz çökmüş yüreğimde. 
Haydi! Yüreğime gel ey Nebi!Cebrail’le,Burak’la gel!
Ve imanı yaralanmış,izzeti paralanmış,namusu ayaklar altına alınmış,her cephede yenik düşmüş ümmetinin yüreğini sevgi yağmurlarınla yıka ve çıkar miraca!!!!!
Ey Nebi!’’Sevdiğinize sevginizi söyleyin’’buyuruyorsun.
İşte söylüyorum,işte haykırıyorum sana;SENİ SEVİYORUM EY NEBİ.......................
SENİ ÇOK SEVİYORUM!!!!!
VE EN BÜYÜK SEVGİLİ’ DEN ;önce O’nu ve sevgisini,sonra da seni ve sana kavuşmayı diliyorum...
Seni seviyorum Efendim!
Seni çok seviyorum ey SEVGİLİ!!!!!!!!!!!!!!


?ui=2&view=att&th=126415c6a2af5d18&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126415c6a2af5d18&zw

 

Bir Aksam Üstü Yüreğin Daralırsa;

?ui=2&view=att&th=1264154d0bb55a59&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264154d0bb55a59&zw



Bir Aksam Üstü Yüreğin Daralırsa;
Gözlerinden Tövbe`Ler Taşarsa;
Avuçların Dualar`La Dolarsa;
Bir Besmele Çek Gönül`Den
Katran Karası Geceler Seni Boğarsa;
Vücudunu Soğuk Terler Basarsa;
İcinde Ard Arda Toplar Patlarsa;
Bir Besmele Çek Sessizce
Sır Verecek Bir Dost Bulamazsan;

Günahlarından Ayrılamazsan;

Boğuk Boğuk Hep Ağlarsan;
Bir Besmele Çek Yürekten
Gönül Dost`Larını Birgün Bulursan;
O Yüce İlahiyata Kavuşursan;
Şükr Dua`Larını Hep Okursan;
Bir Besmele Çek Unutmadan

Huzuru Neşeyi İslamda Bulursan;

Başladıgın Her İşte Onu Anarsan;
Kalbini Tüm İnsanlara Açarsan;
Bir Besmele Çek Her Seferinde
Nefsinle Şeytana Cihad Açarsan;
Her Hayırlı İşe Koşarsan;

Muhammed Aşk`Iyla Tutuşup Yanarsan;

Bir Besmele Çek Kalbten
Gençligini Bitirip Ömrünün Sonuna Varırsan;
Ve Nefes Almaktan Yorulursan;
O Kerim Allah`In Huzuruna Cıkarsan
Bir Besmele Çek İlk Söz Olaraktan...
Baki selam ve dua ile gönül dostları...

?ui=2&view=att&th=1264155937f72982&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1264155937f72982&zw



HARİKA BİR KISSA(LÜTFEN OKUDUKTAN SONRA PAYLAŞIN)

?ui=2&view=att&th=1263d8df8b58b157&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1263d8df8b58b157&zw
HARİKA BİR KISSA(LÜTFEN OKUDUKTAN SONRA PAYLAŞIN)
Başka
dua bilmez misin
Bir
şahıs,
Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan
kaçınanları
koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ
bilmez
misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:
Ben
Beyt-i
Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de
baktım ki,
içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye
tutuştular. Bin
altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım.
Îmânım ise,
Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle
mücâdele
içinde iken, birinin sesi duyuldu:
Burada,
içinde
bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona
otuz altın
müjde vereyim!
Bin
haramdan
otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana
otuz
altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin
bu
paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu
kölenin
yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne
konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:
Ben
Mağrip
sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti.
Beni de
esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın
da vermiş
ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi
evlâdın gibi
baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın
az
altına râzı olma, elli bin altına sat beni.
Dediği
gibi
oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir
kısım
mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı
satıyordum. Bir
tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel
kızcağızı
yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın,
çehiz
olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler
vardı.
Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş
altın
yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki:
Babam bu
keseyi
Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz
altını
ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar.

Bunun
üzerine
ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin
bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha
da
perçinlenmiş oldu!..

(Nevâdir-i
Süheylî, Sayfa: 280-81)

Evet,
enteresan
bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından
verdiği
mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki
karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine
kulak
vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın.
Âmîn...


 
 


Örtünmenin Sınırı

?ui=2&view=att&th=12640d8fbf0cb35b&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12640d8fbf0cb35b&zw

 Örtünmenin amacı bakılması haram olan yerleri kapatmaktır. Bu yerler kadınlarda el ve yüz dışında bütün bedenidir. Zor durumda ayaklar için de ruhsat vardır. Kadın namazda veya yabancı erkeklerin yanında eli ve yüzü hariç bütün bedenini örtmelidir. Örtü altından sarkan saçların da örtülmesi gerekir.
 Başın yüz kısmı hariç, diğer bütün yerleri örtülmelidir. İç elbise üzerine giyilen dış örtü ayak topuklarına kadar inmelidir. Kollar da el bileklerine kadar kapalı olmalıdır.
 Temizlik, ekmek pişirme, bağ bostanda çalışma gibi sürekli iş halinde olan kadınların gerekirse kollarını dirseklerine kadar açık tutabileceğini söyleyen âlimler vardır.367
 El ve yüzün namazda ve namaz dışında örtülmesi gerekmez. Ayaklar için de ruhsat vardır. fakat zaruret yoksa örtülmesi daha güzeldir. Ayakların açık kalması hacetten kaynaklanınca, bir günah olmaz. Devamlı yol yürüyenler, ayaklarını kullanarak iş yapanlar ve ayakkabı veya çorap bulmakta zorlanan fakirler bu fetva ile amel edebilirler.
 Nitekim, ''Kadınlar süslerini (yabancı erkeklere) açmasınlar''369 âyetinde ''kendiliğinden görünen yerler müstesnadır'' ifadesiyle bedenden bazı yerlerin açık kalabileceğine işaret edilmiştir.
 Âyetlerdeki emre bakılınca örtünmede kadın için iki parçalı bir giysi şekli ortaya çıkar. Birincisi saç, boyun ve göğüsleri örten ve omuzlara doğru yakaların üstüne salınan baş örtüsü; ikincisi ise dış giysidir.
 Dış giysi de iki şekilde olabilir:
 1. Baş örtüsünün üstünden, bedeni aşağıya kadar örten büyük parça giysi.
 2. Baş örtüsünün altında boyundan aşağı topuklara kadar örten dış giysi.370
 Örtünmenin gayesi, avret yerlerini örterek kendini ve karşıdakini haramdan korumaktır. Bunun için önemli olan giyilen elbiselerin parçası değil, özelliğidir. 

 367-Heyet, el-Fetâva'l-Hindiyye, 5/329.
 368-Kâsânî, Bedâi, 6/492 (Beyrut 1997); Heyet, el-Fetâva'l-Hindiyye, 5/329.
 369-Nûr 24/31.
 370-bk. Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi'l-Kur'ân, 14/156; Elmalılı, Hak Dini, 6/337.


BİR HADÎS



 
?ui=2&view=att&th=1263d915cc4ee59d&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1263d915cc4ee59d&zw
 
 
BİR HADÎS

Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz (asm) fermân etmiş: “Her şeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir.”
Deylemî


O ANDA BİLE…

Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe Hazretleri’nden sonra bu mezhebin en büyük imamı kabûl edilen büyük hukukçusu İmâm-ı Ebû Yûsuf Hazretleri (m.731-798) oldukça ağır hastaydı. Talebelerinden İbrahim İbnu’l-Cerrah hocasını ziyarete geldiğinde büyük imam baygın vaz‘iyette yatıyordu. Meşhur hukukçu, bir müddet sonra gözlerini yavaşça açıp kendine geldi. Karşısında talebesini görünce yüzünde bir ışıltı belirdi. Hemen bir mesele hakkında onunla müzâkere etmek istedi.

İbrahim şaşırdı:

“Efendim bu halde de mi?”

Ebû Yûsuf’un yorgun dudaklarında tatlı bir tebessüm belirdi.

“Evet… Evet” dedi ve devam etti:

“Olur ki biz bu meseleyi hallettiğimizde birisi bu sâyede kurtulmuş olur.”

Ve hoca ile talebe arasında mesele bir müddet müzâkere edilip neticeye bağlandı.

İbrahim İbnu’l-Cerrah, hocasından müsâade isteyip ayrılmak için kalktı. Tam evin dış kapısına henüz varmıştı ki içeriden çığlık sesleri yükseldi. İmam Ebû Yûsuf, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.

Birisi her gece kalkıp Allah'ı anıyor, O'na dua ediyordu....



 
?ui=2&view=att&th=1263d92f18d37217&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1263d92f18d37217&zw
Birisi her gece kalkıp Allah'ı anıyor, O'na dua ediyordu....

Şeytan ona dedi : ''Ey Allah'ı çok anan kişi, bütün gece Allah deyip çağırmana karşılık seni buyur eden var mı ?

Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin ? ''

Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu ve hüzün içinde uyudu.

Rüyasında ona şöyle dendi:

- Kendine gel uyan! Niye duayı, zikri bıraktın? Neden usandın?

Adam:

- Buyur diye bir cevap gelmiyor ki... Artık kapıdan kovulmaktan korkuyorum, dedi.

Bunun üzerine dendi ki ona:

- Senin Allah demen, O'nun buyur demesi sayesindedir. Senin yalvarışın, Allah'ın senin ruhuna haber uçurmasındandır.


Senin çabaların, çareler araman, Allah'ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağları çözmesindendir.

Senin korkun, sevgin, ümidin, Allah'ın lütuf kemendidir. Senin her Yarabbi demenin altında, Allah'ın buyur demesi vardır..

Gafilin, cahilin gönlü bu duadan uzaktır.

Mesnevi'den

Ilımlı islam ya da grileştirmek

?ui=2&view=att&th=1263d95992bbe88b&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1263d95992bbe88b&zw

Ilımlı islam ya da grileştirmek

Tarihten günümüze tüm egemen güçler kendilerine karşı yükselen her direnişi aynı yöntemlerle ortadan kaldırmayı denemişlerdir. Hakim güç halkın bilinçlenip, kendisine karşı belli bir potansiyele sahip olmasını istememiş, tehlikeli gördüğü anda yok etmenin yollarını aramışlardır.Egemenlerin kendileri için sorun gördüğü tüm yapılara karşı sergilediği tavırları şöyle sıralayabiliriz.
1-ALDIRMAMA: Ortaya çıkan yapıya karşı alttan alta tedbir alırken, kamuoyuna hiçbir şey yokmuş gibi sunarlar. Bir avuç çapulcu yada baldırı çıplak deyip, basite alırlar. Önemli olmadıklarını her seferinde dile getirerek aldırmayıp, görmemezlikten gelirler.
2-FİİLİ SALDIRI: Aldırmamak eğer halen bu yapının genişlemesine, halk içerisinde rağbet görmesine devam ederse bu sefer de yapının başındaki insanlara fiili saldırıya geçerler. Onları tutuklatır, ekonomik baskılara tabi tutar, yıldırılmaya veya korkutulmaya çalışırlar.
3-ALAYA ALMA: Bu fiili saldırılarda bu hareketi sindirmez, her şeye rağmen yapının başındaki insanlar hiçbir şeyden etkilenmeden işlerine devam ederlerse egemenler bu sefer hareketin önderlerini yada müntesiplerini alaya alır, onların şahsiyetlerini hedef alarak toplum nazarında küçük düşürmeye çalışırlar. Bunu yaparlarken doğru-yalan ayrımı yapmadan her davranışı meşru görerek onları kamuoyunda rencide etmeye insanların güvenlerini kaybettirmeye çalışırlar.
4-Hayatlarına kastetme: Tüm bunlar halen hareketin halk tarafından kabulüne engel olmazsa bu seferde yapıda bulunanların tamamını ortadan kaldırma yollarını ararlar. Büyük bir öfke ile taş üstünde taş bırakmama pahasına onları yok ederler.
5-GRİLEŞTİRME: Hareketin önde gelenleri öldürüldü, her türlü baskı yapıldı, yine insanlar bu yapıya ilgi gösteriyorlarsa, hiçbir baskı ve dayatma insanları oradan uzaklaştırmıyorsa bu sefer en son basamak devreye sokulur. Bu süreçte hareketin düşüncesi, egemenleri hoşnut edecek düzeye çekilir. Biraz sizden, biraz bizden denilerek orta bir yol bulunur. Hak- batıl şirketi kurulur. Hakkın bembeyaz rengi batılın kapkara rengine bulaştırılır ve sonuçta gri bir renk elde edilir. Böyle bir ortaklığın kime faydası olacağı baştan bellidir. Güçlü ile kurulacak her türlü ortaklık yılanla çuvala girmektir. Bir müddet sonra yılan ortağını boğarak çuvaldan zafer havası ile çıkacaktır.
İslam dünyasında yüzyıllardır ortaya çıkan her hak hareket yukarıda sayılan olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Bu karşı koymalardan egemenlerin en fazla başarı sağladıkları alan hiç şüphesiz grileştirmedir. Onlar nice cihad meydanlarındaki mağlubiyetlerini bu sulandırma projeleri ile başarıya taşımışlardır.
Bugün tüm dünyayı ellerinde bir oyuncağa çeviren sözde büyükler! adına ılımlı İslam dedikleri kendileri için tehlike arz etmeyen uydurma dini, tüm İslam dünyasına dayatmaktadırlar. Müslümanlar; dinlerini ve bu dinlerinin sorumluluklarını, yüce kitapları olan ve furkan gibi hak ile batılı birbirinden kesin ölçülerle ayıran bir özelliğe sahip bulunan Kur’an’dan alırlarken, sizin, bazı menfaatleri ileri sürerek kabul ettirmeye çalıştığınız bu dini benimsemeyeceklerdir. Öyle bir din ki bu ılımlı İslam dedikleri şey kıblesi Kabe’ye değil, Beyazsaray’a bakıyor. Böyle olunca da onları memnun etme bu dinin en temel kuralı oluyor. Bu dine göre onlar bizim her şeyimizde tasarruf hakkına sahip olacaklar, bizim tüm yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza hakim olacaklar. Biz ise onların izin verdikleri kadar dindarlık yapma hakkına sahip olacak, onların kes dediklerini kesecek, öldür dediklerini ise öldüreceğiz. Onların iyi dedikleri bizim için iyi olacak, kötü dedikleri ise kötü olacaktır.
Bunun adına din ve tabi ki yaşamak diyorsanız eğer, bu dayatmaları kabul edelim. Yok eğer kabul etmeyeceksek ki etmemeliyiz böyle bir zilleti benimsemek yerine, vahyin doğru anlaşılması mücadelesini verelim. Dinimize ait ilkeleri hiç kimseye değil vahye inşa ettirelim.
Kur’an diyor ki: Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız O,size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış(furkan)verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. (Enfal suresi 8/29)
Vahyin müntesipleri olan bizler ne zaman ki sadece Allah’tan korkmaya başlar, onların imkanlarını görüp, Allah’a ait bir alanı onlarla paylaşmaya kalkışmazsak, işte o zaman furkan olan Kur’an’ın sahibi Allah, bizlerde bir furkan verecektir.O zaman bizde tarihte olduğu gibi bir bakışta maskeleri düşürecek kadar basiret sahibi olacak hak-batıl,iyi-kötü,güzel-çirkin,başarı-başarısızlık,kazanç-kayıp kavramlarına vahyin baktığı gibi bakacak kimsenin dayatması ile değil ilahi kelamın ilkeleri ile hareket edeceğiz.
Ne diyelim Allah bu ümmete merhamet etsin ve aramızda ki ayrılıkları onların planlarına malzeme yapmasın.

İstiğfar ve Tevbe

İlahî fırsat günlerini yolcu etmeye hazırlandığımız bugünler de bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini idrak etmenin heyecan ve coşkusunu yaşıyoruz. Bu gece yapılacak en önemli amel insanın Rabbinden af dilemesi ve O’na yönelmesidir. Af dilemek istiğfar, O’na yönelmek ise tevbedir. Biz çoğunlukla bu iki önemli kavramı birbiri yerine kullanır,sanki bu iki kavramın aynı vurguları ve mesajları varmış gibi anlarız. Tabi böyle anlamamız sadece yanlış bilgi edinmemiz ile kalmaz birde eylemlerimize yansıyarak gerçek istiğfar ve tevbeden mahrum kalır,bu iki eylemin hayatımızda ve tabi ki ukbamızda ki kazanımlarından istifade edemeyiz.
İstiğfar; kişinin kusurunun bağışlanmasını Allah’tan talep etmesi, sözlü olarak af, mağfiret ve rahmet istemesi,fiili olarak da bu talebine uygun davranmasıdır. İşte burada istiğfarın iki farklı çehresinin olduğunu görüyoruz. Biri sözlü talep, diğeri ise fiili çabadır. Bu iki çehre birbirinden ayrılmadığı gibi, birinin eksikliği diğerinin de oluşmasına engel olmaktadır. Böyle olunca da gerçek anlamda sahibine fayda sağlayacak bir istiğfar oluşmamaktadır. İnsan hayatı boyunca günde yüz, binler sözlü istiğfar da bulunsa, ama fiili hiçbir çaba ortaya koymasa nasıl bir fayda elde edebilir ki?
Tevbe ise istiğfarın hazırladığı yada temelini attığı yapının üzerine inşa edilir. Bunun için tevbe de bir tek çehreden bahsedilebilir; o da eylemdir. Kalbi yönleri olan bu eylemin her basamağı insanın bir şeyler ortaya koyması ile gerçekleşmektedir. Bunu İslam Üleması şöyle dile getirmişlerdir: Sahih bir tevbe için şu dört eylem şarttır.
1- Kalpten pişmanlık duymak. Bu biraz da istiğfar ile alakalıdır.
2- İşlenen o günahtan hemen rücü etmek, yani yüz çevirip sevaba yönelmek.
3- Bir daha benzerini işlememeye azmetmek.
4- Bu eylemleri birilerinden utandığı yada korktuğu için değil sadece Allah’ı memnun etmek için yapmak.
İşte sahih tevbe yada Kur’an’ın deyimi ile nasuh tevbe budur. İnsan bunu yapabilirse taib olur. Ya yapamazsa; o zaman da taibin zıddı olarak zalim olur. Bunu bize bizzat Kur’an söyler, der ki: “Ve men lem yetub fe u’laike humu’z zalimun” “Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” (Hucurat Sûresi 49/11) Demek ki başka ikinci bir yol yok; ya taiblerden olup tevbe edeceksin, yada bu işi önemsemeyip, ihmal ederek zalim olacaksın. Peki bu iki sonuç bizi nereye götürür. İsterseniz yine cevabı Kur’an versin: “Allah tevbe edenleri sever” (Bakara Sûresi 2/222) Ya zalim olursanız, işte onun cevabı: “Allah zalimleri asla sevmez”
(Al-i İmran Sûresi 3/57) Burada verilen mesaj çok önemlidir. Allah, korku eksenli bir inanç düzlemi oluşturmaktansa, sevgi eksenli bir inanç oluşturmak istemektedir. Eğer biz Allah’ın sevip-sevmemesinin değer ve acısını bilsek bu ayetleri daha iyi anlamış oluruz. O’nu sevgisini kazanmak cenneti kazanmaktan çok daha önemlidir. Böyle bir bilinç bizi her şeyi helal-haram sevap-günah düzleminde düşünmenin ötesine taşıyarak farklı bir noktaya ulaştıracaktır. Bu nokta her şeyi O’nun hesabına yapmak,her şeyi O’nun için yapmak,her şeyde O’nun rıza ve hoşnutluğunu gözetmek gibi önemli bir duruştur. Artık o cehennem azabından korkmaktan
daha çok, Rabbi ile arasında var olan sevgi bağına zarar vermekten korkacaktır. Müthiş bir hassasiyet sahibi olacak, değil hayatı rüyaları bile Allah’ı memnun etmeyecek eylemleri konuk etmeyecektir. O; Allah’a karşı kulluk görevini ibadetlerle yerine getirirken, bir taraftan da gösterdiği hassasiyetle O’na (c.c.) dost olma ve bu hal üzere kalma yollarını arayacaktır.
İşte her Kadir gecesi insan da böyle haşmetli ve zor bir işi gerçekleştirmek için gelir. Eğer bu kudret gecesi gelir de sahibine böyle bir bilinç kazandırırsa, o geceyi ona, bin aydan yani bir ömürden hayırlı kılar ve o gece onun kaderini belirleyerek onu taibler zümresine katarak, Allah’ın sevgisine mazhar olanlardan eyler. O (c.c.) severse bütün dünya sırt dönse ne olur ki… Ya O (c.c.) sevmezse, bütün bir dünya sevse, hepsi dost olsa ne ehemmiyeti var ki..
Gelin dostlar bu geceyi layıkı ile ihya ve idrak edelim. Bütün günahlarımızı istiğfar ile temizleyelim. Rabbimizden af ve mağfiret isteyelim. O gece eller, diller, bedenler ve gönüller tek bir şey için çarpsın. O şeyde Rabb-i Rahimimizin rızası olsun. O gece varlığımız sadece dua dua inlesin. Meleklerin sabaha kadar bizi gözetlediğini unutmayalım. O gece istediğimiz, niyazımız ne olursa olsun,eğer gönülden ise verileceğini hatırımızdan çıkartmayalım.
Kim ne isterse istesin ben bu gece kaybettiğimiz büyük bir değer olan ihlas isteyeceğim.
Ya Rabbi ne olur bizi muhlis kullarından eyle..amin
 
 

resulullah (sav) aşıkları

 
?ui=2&view=att&th=1263d979d871ddd6&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1263d979d871ddd6&zw

 
Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden ,her gördüğüm buluta ,
yeni bir nisan ısmarlıyorum,kalbime yağsın diye..."
" Her doğan güne ,yeni bir bahar ısmarlıyorum,
günbegün solan hayatıma renk katsın diye..."
"Her batan güneşe yeni bir sonbahar ısmarliyorum,
ölümü hep hatırlatsın diye..."
"Her çaresizliğime,yeni bir ümit ısmarlıyorum,çaresiz kalmasın diye..."
"Her dostuma,yeni bir vefa ısmarlıyorum,sevdamız büyüsün diye...."
"Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum,yapancı maske takmasın diye..."
"HER KAPANDIĞIM SECDEYE YENİ BİR DUA ISMARLIYORUM,BENİ , BIZLERI O' (c.c.) HİÇ YALNIZ BIRAKMASIN DİYE..."
"Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum,eksik kalmasın diye..."
Birde açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin,
uçan kelebekleri olmasa ,baharlarımızın...
sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin,
Beş vakitte,beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın...
Daha çok kirleneceğiz...
Daha çok çirkinleşeceğiz...
Daha çok sağırlaşacağız...
Daha çok yalnızlaşacağız...
Keşkelerim,belkilerim,ölüm olmasa,
Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,
Ruhumuzu arındıran dua olmasa,
Daha çok bunalacağız,bulanacağız...

Resûlu Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdular ki:
“Allah
bir kulu kendine zor ve acı gelen bir dertle imtihan ettiğinde, kul o
derdi Allah’tan bildiği ve ondan kurtulmak için Allah’tan başkasına dua
etmediği sürece, Allah bu hali, onun günahlarına keffaret ve arınma
vesile kılar.”
hadis, Hz. Muhammed (Sav)...