FETHULLAH GÜLEN YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FETHULLAH GÜLEN YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dünya Onun Diyalog Hareketini Konuşuyor


   
Samanyolu Haber   
11.11.2009
Fethullah GülenDeğişik kıtalarda, pek çok ülkede üniversiteler, dernekler ve STK'lar görüşlerinin barış içinde yaşanabilir bir dünyayı mümkün kılabileceğini söylüyor. Tanzanya'da düzenlenen konferansta da Fethullah Gülen Hocaefendi konuşuldu.
"Düşünce'de ve Pratikte Fethullah Gülen" adlı konferans Tanzanya'nın Dar-üs Selam sehrinde düzenlendi. Eski 2. Cumhurbaşkanı, Savunma bakanı, Bayındırlık ve İmar bakanı, devlet bakanı gibi Tanzanya bürokrasisinin neredeyse en önemli isimlerinin yanısıra üniversite rektörleri ve öğretim üyelerinden iş adamlarına kadar geniş ve seçkin 310 katılımcı konferansı takip etti.
Konferansta ana fikir, Fethullah Gülen'in düşünce ve aksiyonunu perspektifinde barış içinde birlikte yaşamanın mümkün olduğuydu. Buna örnek olarak öncelikle dünyanın dört bir yanında açılan Türk okulları gösterildi. Konuşmacılardan Tanzanya ikinci Cumhurbaşkanı Ali Hassan Mwinyi Fethullah Gülen ile tanışmasını ve okulların ülkesine geliş hikayeseni anlattı.
Ali Hasan Mwinyi - Eski 2. Cumhurbaşkanı: Türkiye'deki bazı okulları ziyaret etme fırsatım olduğu için çok şanslıyım. 1995 civarındaydı. Ben bu fırsat ile onu Tanzanya'yı ziyaret etmeye davet ettim. Sonrasında daha ileri gittim ve ondan Tanzanya'da okullar açmasını istedim. Muhammet Fethullah benim davetime cevap verdi. Ve sonrasında o, bizim feza okulları diye adlandırdığımız yeri açtı. Ana okulu, ilk okul, sonrasında lise. Ümit ediyorum ki gelecekte üniversite de olacak.
Eski 2. Cumhurbaşkanı Mwinyi, okullardan duyduğu memnuniyeti de ifade etti.
Ali Hasan Mwinyi - Eski 2. Cumhurbaşkanı: O okullar farklı yaşlarda, farklı etnik gruplarda, farklı inançlarda ve farklı kültürlerdeki çocukları gemiye aldı. Hepinizin de bildiği gibi bu okullar Tanzanya'nın en iyisi. Bu çocuklar bize, barışın, kardeşliğin, sevginin mesajı olacaktır.
Türkiye'de eğitim gördüğü için kendini çok şanslı hisseden Savunma Bakanı Hüseyin Mwiyni Tıp Eğitimi gördüğü Türkiye'de tanıştığı okulların ülkesinde de açılmasından memnun olduğunu söyledi.
Hüseyin Ali Mwinyi - Tanzanya Savunma Bakanı: Biz gerçekten Tanzanya'da Türk kardeşlerimizin olmasından dolayı çok mutluyuz. Bize kendi çocuklarımızın eğitiminde yardımcı oluyorlar. Şahsım olarak müteşekkirim, çünkü kendi çocuklarım bile bu okullarda. Feza okullarına girmek isteyenlerin sayısı çok fazla. Ama okulun kapasitesi ihtiyacı karşılamıyor. Türk kardeşlerimizi kapasiteyi genişletmek için cesaretlendirmeliyiz.
Savunma Bakanı Türkiye'de katıldığı fuarlarda gördüğü Savunma Sanayiinde kaydedilen ilerlemeden de bahsetmeden geçmedi. Savunma sanayi alanında da işbirliği yapılabileceğinin işaretini verdi.
Hüseyin Ali Mwinyi - Tanzanya Savunma Bakanı: Fuar vesilesiyle gittiğim Türkiye'de gördüm ki savunma sanayi alanında çok kaliteli ürünler var. Çok etkilendim. Savunma bakanınız ile de konuştum. Türkiye ve Tanzanya savunması arasındaki işbirliğini görüyorum
İngiltere'den konferansa katılan Central England Birmingham üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör Ian William ise Fethullah Gülen hareketinin merkezinde eğitim kurumlarının olduğuna dikkat çekti.
Prof. Ian Williams-University of Central England Birmingham: Fethullah Gülen hareketi dünyadan kopuk değil. Okullar da hareketin tam merkezinde. Sadece bu ülkede değil, Türkiye'de, Balkanlar'da, ABD'de, Rusya'da, Filipinler'de, ve benim ülkem İngiltere'de de bu böyle. Kuranı kerim bizi bu sesi dinlemeye davet ediyor. Siz insanoğlu için yetişmiş en iyi kişilersiniz. Çünkü siz insanlığa hizmet etmek için yetiştirildiniz. Eğer daha yakından bakarsak, bu hareketin ayırt edici özelliğini görüyorsunuz. Çoğu girişim diyor ki; ama bu girişim dini bir devleti arzulamıyor. Bu benim bile daha radikal diyebileceğim bir şey teklif ediyor. İnsanların kendini değiştirmeye teşvik ediyor.
Mısırlı Entelektüel Eymen Şehit ise ülkesinde olduğu gibi Tanzanya'da da inanç temeline dayalı bu sistemin dünya barışına yaptığı katkıyı ele aldıklarını söyledi.
Eymen Abdullah Mahmud Shahate - Kahire Üniversitesi Öğretim Üyesi: Burada yapılanların İslam'ın güzel yüzünün çağın gerçeklerinin de gözönüne alınması ile birlikte pratiğe geçirildiğini gördük. Böylece eğitim yoluyla tüm dünyanın sorunlarına reçete yazabilecek bir yeni bir nesil yetiştirmek amaçlanmıştır. Dünya çapında açılan okullar da bunun en güzel örneklerinden olmuşlardır.
Amerika Birleşik Devletlerinde tedavi gören Fethullah Gülen Hocaefendi de konferansa bir mesaj gönderdi. Hocaefendi mesajında davetli olduğu konferansa sağlık sebepleri dolayısıyla katılamadığı için üzgün olduğunu ifade etti, şu cümlelere yer verdi:
"İnanıyorum ki insanlığın temelinde güzellik ve iyilik var. Ve er ya da geç temeline geri dönecektir. Ben inanıyorum ki bir gün, bu güzellik ve iyilik tüm sınırları aşacak ve bütün dünyaya barış getirecek. Şimdi bizim bu yönde yürümemiz gerek. Tek bir adım bile bu yolda önemli. Tek bir adım bile saygı ve teşekkürü hak ediyor. Karşılıklı saygı ve anlayışı hâkim kılarak barışı elde etme yolunda, sadece devletler arasında değil ayrıca bireyler arasında da diyalog çok önemli. İnsanlığın bu meşaleye ihtiyacı var. Ben bugün sizlerle olan ve olamayan bu fikrin mimarlarına teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Ve inanıyorum ki gelecek nesil bunu minnettarlıkla anacaktır."

Hüdâ ve Hevâ

Fethullah Gülen   
09.11.2009
Hüdâ ve Hevâİstek ve arzularımızın hüdâ eksenli mi yoksa hevâ u heves kaynaklı mı olduğunu nasıl tesbit edebiliriz? Bu mevzûda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
İnsanın, Hak yolunda bulunurken dahi hiç farkına varmaksızın hüdâyı bırakıp kendi hevâ u hevesinin peşine takılıp gitmesi her zaman için ihtimal dahilindedir. Bu sebeple hüdâ-hevâ ayrımı üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur.
Hevâyı hüdâdan tefrik etmenin iki yolu vardır. Bunlardan birisi zahirî yoldur. Burada insan, dinin açık emir ve yasaklarını göz önünde bulundurarak neyin hevâ, neyin hüdâ olduğunu görüp anlayabilir. Mesela insanın, temel kaide ve disiplinler çerçevesinde, Din-i Mübin-i İslam'ı, vaz' ediliş esaslarına uygun olarak anlama cehd ve gayreti içinde bulunması hüdâdır. Fakat insanın, usulüddini, fıkıh metodolojisini göz ardı edip kendince vaz' etttiği kuralları esas alarak dini yorumlamaya kalkışması hevâdır. Dinin temel kaide ve prensiplere uygun olmayan bu kuralların pozitif bilimlerin bir gereği gibi takdim edilmesi ya da tecdit veya reform adı altında yeniliğin bir icabıymış gibi sunulması, onları, hevâ ve heves mahsulü olmaktan çıkarmaz.
İbadet Yolunda Hevâ Tuzakları
Dini anlama tarzında olduğu gibi, ibadet hayatında da insan, hüdâ yerine hevâsının peşine takılıp sürüklenebilir. Mesela bir insan namaz ibadetini kusursuz denecek ölçüde mükemmel bir şekilde yerine getirse, ancak eda ettiği bu namazı "Allah'ım ben namazımı eda ettim, kullukta bulundum. Bana bir oğlan evlat nasip et" gibi bir karşılığa bağlasa, o insan Allah'a ibadet ediyorken hevâsının peşinde gidiyor demektir. Yanlış anlaşılmasın, elbette ki insan, dualarında, arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak'tan ister. Biz, bir sahabî anlayışıyla kaybolan ayakkabımızın bağını bile Allah'tan talep ederiz. Ancak asla unutulmamalıdır ki, bir insanın her şeyi Allah'tan istemesi başkadır; ibadetlerini, içindeki bir kısım hesaplara bina ederek âdeta kendi isteklerinin gerçekleşmesi maksat ve niyetiyle ibadet yapıyor olması ise tamamen başkadır. Çünkü ibadetler, Allah rızasından başka hiçbir şey üzerine bina edilemez. Aksi durum insanın, çizgi dışına çıkması ve –hafizanallah– Allah'a kulluk yolunda gözüktüğü halde, Allah'a değil de, hevâ u hevesine kulluk yapması mânâsına gelir.
Bundan dolayıdır ki, ehlullah, ibadetlerin cenneti kazanma veya cehennemden azat olmaya bile bağlanamayacağını söylemişlerdir. Evet, Cennet arzusuyla Allah'a kulluk yapma mahzurlu görülmüş ve bu tür kimselere Cennet'in kulu, Cennet'in boynu tasmalı kölesi denmiştir. Aynı şekilde Cehennem endişesiyle Allah'a kulluk yapan kimseler de Cehennem'in kulu olarak görülmüş ve netice itibarıyla Allah'a kulluğun sadece Allah rızasına bağlanması gerektiği ifade edilmiştir.
Üstad Hazretleri'nin mesleğinde insan tabiatını inkar etmeme bir esas olduğundan, eserlerde, zevk-i ruhaniye kapı aralandığını görüyoruz. Mesela hatırlanacağı üzere Yirminci Mektub'ta, önce iman-ı billah zikredilmiş, sonra marifetullah, daha sonra muhabbetullah ve ardından da zevk-i ruhanî denilmiştir. Ancak burada bir hususun gözden kaçırılmaması gerekir. O da şudur: Eğer bu silsilede nazara verilen lezzet-i ruhaniye, ibadet neticesinde ve talep edilmeksizin ortaya çıkan bir zevk-i ruhaniyse, onda bir mahzur olmasa gerek. Fakat ibadet ü taat, zevk-i ruhaniye ulaşmaya bağlanmışsa, orada yine hevâ u hevese uyulmuş demektir. Çünkü hiç kimse Allah karşısında alacaklı değildir. Bizler ömür boyu başımızı secdeden kaldırmadan ibadetle meşgul olsak yine alacaklı konumunda olamayız. Çünkü biz zaten, Allah'ın ihsan buyurduğu sayısız nimetlerle alacağımızı tâ baştan almışız. Üstad Hazretleri'nin enfes ifadeleri içinde: "Ubudiyet mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır." Mesela vücudumuzdaki her bir organımız Allah'ın büyük bir nimetidir. Bir düşünün; bir dudağınız olmasa belki yine konuşabilirsiniz. Ancak böyle bir durumda olsanız ve imkanınız da bulunsa, size bir dudağı bir milyar dolara verseler alır mısınız, almaz mısınız? Bence sahip olduğumuz nimetlerin gerçek fiyatı işte budur. Kısasta ortaya konan diyet miktarını, onun gerçek bedeli olarak anlamamak gerekir. Çünkü kısastaki diyet miktarı, tecziye mülahazasıyla ortaya konmuştur. Yani diyetle, zarar veren tarafı cezalandırma, mağdur tarafı da memnun etme esas alınmıştır. Yoksa ortaya konan diyet miktarı insanın o uzvunun gerçek kıymetini ifade etmemektedir.
Cenab-ı Hakk'ın ahirette ihsan edeceği nimetlere gelince onların Allah'ın fazlından olduğu muhakkaktır. Buhari'de geçen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeye "Unutmayın ki yaptığı amel, sizden hiç kimseye, Cennet'i kazandırmayacaktır" buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz; "Siz de mi ey Allah'ın Resûlü?" diye sorduklarında Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): "
وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِى اللَّهُ مِنْهُ بِفَضْلٍ وَرَحْمَةٍ
Allah (celle celaluhu) fazl u rahmetiyle muâmelede bulunmazsa, evet, ben de!" (Buhârî, Rikak 18) şeklinde cevap vermiştir Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek beyanlarından açıkça anlaşılacağı üzere biz ancak Cenab-ı Hakk'ın fazl u rahmetiyle sarıp sarmalanır, siyanet edilirsek Cennet'e girebiliriz.
O zaman diyebiliriz ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cennet'e girmeyi Allah'ın fazlına bağladığına göre bizler de kulluğumuzu Allah'ın rızası dışında hiçbir şeye dayandırmamalıyız. Evet, kulluğumuzu ne zevk-i ruhaniye, ne Cennet'e girmeye ne de cehennemden tevakkiye bağlamamamız gerekir. Allah deyip oturmalı, Allah deyip kalkmalı, Allah deyip yatmalı ve böylece hevâ u hevesten uzak kalmaya çalışmalıyız.
İslam'ın temel prensiplerini çok iyi bilen bir kimse, zannediyorum mülahazalarını işte bu bakış açısına göre ayarlayabilir. Yani o bilir ki, Allah, Allah olduğu için Mabud-u Mutlak'tır, dolayısıyla kulluk sadece O'na yapılır. Evet, bu mülahazadaki bir insan şöyle düşünecektir: ‘Ben O'nun kuluyum. Benim kul olmam, O'nun da Mabud-u Mutlak olması benim O'nun karşında el pençe divan durmam için yeter bir sebeptir. O'na kullukta bulunmak için başka bir sebep aramaya gerek yoktur.'
Gizli Ajandalar Beklenmedik Hesaplar
Buraya kadar anlatılanlar hüdâ-hevâ temyizinde dinin sarih nasslarının söz konusu olduğu veyahut amel ve davranışların zâhirine göre kanaat belirtmenin mümkün olduğu hususlarla alakalıydı. Ancak bazı durumlar vardır ki, orada hüküm ferdin kendi vicdanına kalmıştır. O noktada açık ve net bir şey söylemek oldukça zordur.
Mesela siz, temel disiplinler açısından meseleye bakıp falan kişinin Allah'a kulluk yaparken kulluğuna hiçbir şey karıştırmadığı gibi bir sonuca varır ve ona göre muamelede bulunursunuz. Halbuki o şahsın içinde binbir türlü arzu ve hevesler dönüp durmaktadır. Mesela dua için el kaldırış ve namazda el pençe divan duruşunda bile farklı mülahazalar sözkonusudur. Sürekli Allah diyor gözüktüğü halde, hakikatte kalbi hep dünyaya bağlı bulunmakta, "dünya.. dünya.." diye atmakta, kendi rahatını, makam ve mansıbını düşünmektedir.
İşte bu noktada hüküm, tamamen vicdan hakemliğine kalmıştır. Burada kişi kendisiyle yüzleşmeli ve vicdanına dönüp ne kadar samimi olduğunu sorgulamalıdır. Çünkü "
أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ
Görmedin mi o hevâsını ilah edineni?" (Casiye Suresi, 45/23) âyet-i kerimesinde de buyurulduğu üzere insan hiç farkına varmaksızın hevâ putunun peşine takılıp dalâlet vadilerine sürüklenebilir.
Zira sûret-i haktan görünen öyle meseleler vardır ki, arkalarında ciddi nifak gizlidir. Samimiyet yoktur o amellerde ve hep bir kısım hesaplar vardır gizliden gizliye. Öyle ki, bu amellerin sahipleri, yaptıkları bütün güzellikleri hep kendi hesaplarına bağlı götürür ve âdeta hesap insanı kesilirler. Tabiî neticede de burada belli hesaplara bağlı iş yapayım derken öbür alemde hiç beklemedikleri, ummadıkları bir sürü hesapla yüz yüze gelirler. O kişi bir de bakar ki, namaz orada ayrı bir hesap konusu, oruç ayrı, el açıp yalvarmalar da ayrı bir hesap konusu olmuş.. namazda sesini yükseltme ve namazın içinde Allah'ı ifade edeceğine kendini ve hislerini ifade etmeye matuf tavırlar ise ayrı bir hesap konusu...
Böyle bir kişiye öbür âlemde, "Sen namazda Allahü ekber diyerek sesini duyurdun. Bu şekilde sesini yükseltirken, bunun farkında mıydın değil miydin? İradenle onun önüne geçemez miydin?" diye sorarlar. Eğer o kişi, farkında olmadan bunu yapmışsa problem yok, ancak işin içinde birazcık dahi olsa iradîlik sözkonusuysa, "sen o ses yükseltmelerle, huşû ve hudû gibi görünen o sunî tavırlarla kendini ifade ettin" denir ve ona göre muamele görür. İnsanın akıttığı gözyaşları da, Allah'a içini döküşü de öyledir. Onların da içine birazcık dahi olsa iradîlik katılırsa mahz-ı nur olan o ameller ayn-ı levsiyat haline gelir. Ve insan bunların hesabının altından kalkamaz.
Kişinin bu hâli, aynı zamanda, şeytanın insanı sağdan vurmasıdır. Yaptığı güzel amelleri kirletmek suretiyle onları boşa çıkarmasıdır. Böylece insan az gider uz gider dere tepe düz gider ama döner geriye bakar ki, bir çuvaldız boyu yol alamamış. Çünkü yapılan amellerde hüdâ değil, hevâ esas alınmıştır.
İşin İçinde Kim Var?
Misalleri çoğaltabiliriz. Mesela bir insan dese ki, "İnsanlık yolunda koşturup duran bu arkadaşlar eşi-menendi olmayan çok değerli insanlardır. Ancak sağda solda, gönüllüler hareketinin bu güzelliklerini başkalarına da duyurup anlatayım derken üsluplarını iyi ayarlayamadıklarından ciddi hatalar yapıyorlar." İşte bu söz, niyetin belirleyiciliğine göre öyle bir hâl alır ki, ona "kalleşce bir söz" denilse sezadır. Çünkü dile getirilen böyle bir ifade doğru olsa bile, esasında sözün sahibinin asıl maksadı o değildir. Evet, hakikaten herkes her meseleyi doğru bilip doğru anlatamayabilir, her zaman üslup ayarlaması yapamayabilir. İnsanlar tecrübesi olmadığından dolayı bir meseleyi anlatırken hataya düşebilir. Ancak bu sözün sahibi, esasında kendisinin işin içinde olduğu bir meseleye başkasının karışmasından rahatsızlık duymakta ve bunu farklı kılıflar altında bir şekilde dile getirmek istemektedir. İşte bu sebeple böyle bir söz, mâhiyet-i nefsü'l emriyesinde doğru olsa bile, esasında o, becerikli bir adamın ağzından çıkmış koskocaman bir yalandır. Görüldüğü üzere böyle bir durumda da yine hevâ gelmiş, hüdânın yerine oturmuştur.
Aynı şekilde bir kimse, bir yerde vaaz kürsüsüne çıkmak veya bir topluluğa sohbet etmek isteyebilir. Ancak o şahıs, âlem çağrılıyor ben niye çağrılmayayım mülahazası içinde sürekli kendisine aralanacak bir kapının, bir davetin beklentisi içindeyse, böyle birinin asıl gayesi gönüllerin coşması, dinin gürül gürül ilan edilmesi değildir. Onun asıl derdi kendini ifade etmek, isbat-ı vücutta bulunmaktır. Hele böyle biri, yaptığı bir konuşmadan sonra insanlarda meydana gelen tesiri kendine verir ve hatta yerine göre kendini nefyediyor gözükerek; "esasen konuştuklarımın bir kıymet-i harbiyesi yok, ancak Allah'ın takdiri işte, nasılsa, konuşunca insanlar dinliyorlar" türünden sözlerle meseleyi "inşallah maşallah" ambalajları içinde takdim ediyorsa, o insan en tehlikeli bir riya tavrıyla hiç farkına varmaksızın şeytanî bir yolda sürüklenip gidiyor demektir.
Elbette ki gidip bir yerde konuşma, sohbet etme, hak ve hakikate tercüman olma ve o istikamette ter dökme mahzursuzdur. Fakat bütün bunların içinde onda bir oranında bile olsa insan, "işin içinde ben de varım, benim de sesim soluğum var" mülahazasını taşıyorsa, çevresini aldatıyor demektir. Çünkü bunca zaman millete nasihat eden, halkın içinde muvahhid mü'min görünümünde olan bir insan hâlâ "Allah, peygamber" derken kendini ifade ve isbat gayreti içinde bulunuyor; bulunup herkesi kör ve alemi sersem sanıyorsa o, düpedüz Allah'a karşı yalan söylüyor, hevaya bindiği halde hüdaya binmiş görünüyor ve bindiği o merkubu küheylan gösterme gayretinde bulunuyor demektir.
Halbuki insan bilmelidir ki, hilaf-i vaki beyanlarda bulunmak suretiyle belki çevresindekileri aldatabilir ama Allamü'l-guyub olan Allah (celle celaluhu) her şeye nigehbandır. O, yaptığın konuşmalarda, kaleme aldığın makalelerde, döktürdüğün risaleciklerde, hasılı edip eylediğin her amelde işin içinde sen mi varsın yoksa Kendisi mi bunu çok iyi bilmektedir.
Birkaç misalle açıklamaya çalıştığımız heva ve hüda ayrımını insan derinden derine düşünürse bütün amellerinde görebilir. Bundan dolayı bizler bu hususta her zaman tetikte ve teyakkuzda olmalı ve nefsimizin işin içine karıştığını hissettiğimiz an elimizden geliyorsa hemen o işi bir başkasına devretmesini bilmeliyiz. Mesela siz Osmanlı ordularının başında olsanız ve Merzifonlu'nun ulaşamadığı ufka ulaşıp büyük bir zafer elde etme yolunda bulunsanız, ancak o esnada bir aralık "Kanuni'nin koparamadığı bu kızıl elmayı ben alıyorum" gibi bir mülahaza aklınızdan geçse, işte bu noktada yapmanız gereken mefkureye zarar vermeden o işi becerebilecek birini bulup komutanlığı ona devrederek hemen geriye çekilmek olmalıdır. Mesele hakikaten çok hassas ve naziktir, sürekli tetikte ve teyakkuzda olunması gerekir. Bu sebeple diliyor ve dileniyoruz Rabbim hepimizi, hakkı hak bilip ona ittiba eden, bâtılı bâtıl bilip ondan kaçınan salih kullarından eylesin... Âmin.

Kolombiya'da "Fethullah Gülen Hareketi" Konferansı


 
fgulen.com   
05.11.2009
Kolombiya'daki Türk yatırım şirketi Andino Business Consulting tarafından Rosario Üniversitesi bünyesinde açılan Türkiye Araştırmaları Merkezi'nin Türkiye Sömestiri programı çerçevesinde düzenlediği etkinlikler devam ediyor. Fotoğraf ve ebru sergilerinin yanı sıra konserlerin düzenlendiği etkinliklerde alanında iyi yetişmiş bilim adamları tarafından konferanslar veriliyor.
Bu çerçevede; İslam'da Tıp Etiği (Ahmet Tayel), Türk Müziği (Ali Öcal), Türk Yemeği Adabı (Jose Linero), Türk Gravür Sanatı (İbrahim Demir), Türk Mimarisi ve Mimar Sinan (Memet Charum), Türk İşadamlarının Kolombiya Tecrübesi (Ercan Köksoy), Türkiye'nin Demokratikleşme Süreci ve Sosyal Katılımcılık (Serdar Kaya), Osmanlıda Kadın (Diego Castellanos) ve son olarak Fethullah Gülen Hareketi konferansı 30 Ekim 2009 tarihinde Türkiye Araştırmaları Merkezi müdürü ve Andino Business Consulting genel koordinatörü Yunus Yaman tarafından verildi.
Yunus Yaman hareketin nasıl doğduğundan başlayarak, Fethullah Gülen'in hoşgörü ve diyalog eksenli bakış açısıyla dünya ile entegrasyonundan, insana hizmet, öteki için yaşama düşüncesinden ve bunu hayata geçirmek için olmazsa olmaz eğitim faaliyetlerinden bahsetti. O'nu destekleyenlerin hangi motivasyon ile hareket ettiklerini örnekleriyle gösterdi. Konferans soru cevap bölümünün ardından sona erdi. Konferansı üniversitenin akademik kadrosunun yanı sıra uluslararası ilişkiler bölümü öğrencileri ile halktan katılımcılar dinledi. Katılımın oldukça yoğun olduğu gözden kaçmadı. Akademisyenlerin sorularından Türkiye'yi ve Fethullah Gülen Hareketi'ni takip ettikleri gözlendi.
Konferans serisi İsmail Yıldız tarafından 6 Kasım 2009 tarihinde verilecek "Yurtdışında Yaşayan Türklerin Psikolojisi" adlı konferansla devam edecek.

Tanımayanlar Onları Zengin Zanneder

İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir.
Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında "afîf" tabiri kullanılagelmiştir.
İslâm ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine "kuvve-i akliye"; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce "kuvve-i gadabiye"; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da "kuvve-i şeheviye" demişlerdir. Kuvve-i şeheviye'nin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini "fısk u fücûr"; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da "humûd" olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise "iffet" kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manasıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir.
Kur'an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Mü'minûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükâfatı olarak Allah'ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiştir. (Ahzâb, 33/35) Mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün mü'minlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Ayrıca, Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir.
Evet, Hazreti Yusuf (aleyhisselam), vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında "Ya Rabbî! Bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten zindan daha iyidir." (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur.
Cenâb-ı Allah'ın, "İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık." (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti İsa'nın doğumunu dile dolayanların yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla, "Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!" (Meryem, 19/23) diye inlemiştir.
Helal Dairesi Geniştir Harama Lüzum Yoktur
İffetin bu umumî manasını hatırda tutmakla beraber, onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman Hazretleri'nin, "Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur." şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.
Bu açıdan, insanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yanıdır. Evet, insan kendi emeği ve alın teriyle geçimini sağlamalı, gerekirse inşaatlarda taş kırmalı, hamallık yapmalı ama asla başkalarına el açmamalıdır.
Evet, bu müstağni insanlar, kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen, kimseye evvel ve âhir diyet ödeme mecburiyetinde kalmayan aziz ruhlardır. Halden anlamayanlar, izzet-i nefislerini korumayı açlığa tercih eden ve yokluklara katlanıp asla isteme zilletine düşmeyen bu insanları zengin zannederler. Aslında, dikkat edilse hallerinde fakirlik emareleri görülecektir. Fakat onlar kimseden bir şey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç istemez ve kat'iyen dilencilik yapmazlar.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (aleyhi ekmelü't-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri, "Allah'ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum." niyazıdır. Her söz, hal ve tavrıyla hidayet üzere olan, muttakilerin imamı ve iffetlilerin en afîfi Allah Resûlü'nün hidayet, takva, iffet ve gönül tokluğu istemesi, hem bu hususlardaki temadî ve derinlik talebi şeklinde anlaşılmalı hem de ümmet-i Muhammed'in (aleyhissalatü vesselam) neler istemesi gerektiğine bir işaret olarak kabul edilmelidir.
Özetle
  • İstikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrına "iffet" denir.
  • İffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.
  • İnsanın, el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yanıdır.
Sırtta yük taşımak dilencilikten hayırlıdır
Kur'an-ı Kerim, ihtiyacı olduğu halde dilenmeyenleri takdirle anmış ve onların durumunu da iffet çerçevesine dâhil etmiştir. "Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir.
Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir." (Bakara, 2/273) mealindeki ayet-i kerime işte bu manadaki iffeti ve iffetlileri anlatmaktadır. Sadakaların kimlere verileceğini belirten bu ayet, Peygamber halkasının Allah yoluna adanmış talebeleri olan, mescidde yatıp kalkan, Resûl-i Ekrem'in sohbetlerini dinleyip öğrenerek sonraki nesillere nakletmeye çalışan, vakitlerini ibadetle, ilimle değerlendiren ve iâşeleri de Allah Resûlü tarafından karşılanan "Ashab-ı Suffe" başta olmak üzere, kendini öğrenip öğretmeye vakfeden, dolayısıyla malı-mülkü olmayan, başka bir meslekte çalışmaya vakit bulamayan ya da güç yetiremeyen ama her şeye rağmen başkalarına da el açmayan, hayâ ve iffetlerinden ötürü dilencilikte bulunmayan her devirdeki fakir fakat afîf Müslümanları takdir etmektedir.
Haddizatında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hakiki fakiri bu çerçeve içinde zikretmiş; "Fakir, kapı kapı dolaşan ve bir iki lokma veya bir iki hurma ile baştan savılan kimse değildir. Gerçek fakir, durumu bilinmediği için kendisine sadaka verilmediği halde, ihtiyaç içerisinde olmasına rağmen iffetinden dolayı başkalarına el açmayan ve halktan hiçbir şey istemeyen insandır." buyurmuştur.
Ashab-ı Suffe'den olan Ebu Hüreyre gibi sahabe efendilerimiz açlıktan kıvrım kıvrım kıvrandıkları halde kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişlerdir. Öyle ki, Hazreti Sevban ve Hakîm b. Hizam'ın da aralarında bulunduğu bazı sahabiler, insanlardan bir şey istememe konusunda Allah Resûlü'ne söz vermiş ve ömürlerinin sonuna kadar sadık kaldıkları bu vaadlerinden dolayı asla sadaka kabul etmemiş; hatta deve üzerindeyken kırbaçları yere düşse onu bile kimseden istememeleriyle meşhur olmuşlardır. İşte, "Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini korur ve arttırır. Bir insanın bir ip alıp sırtında odun taşıyarak onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır." buyuran Peygamber Efendimiz'in bu tavsiyesine uygun yaşamak da iffetin önemli bir derinliğini teşkil etmektedir.
Haftanın Duası
Allah'ım, bendeni, hatalarını itiraf edip pişmanlıkla kıvranan, herhangi bir inhiraftan sonra yeniden toparlanıp dergahına yönelen, büyük-küçük her gaflet karşısında himmet kanatlarını açıp Senin inâyetine sığınan kullarının arasına kat. Bizleri seher vakitlerinde istiğfara sarılarak Senin mağfiretini dileyen Hak erlerinin safına dahil et; beni günahlardan, ayıplardan, isyanlardan, kusurlardan ve hakka muhalefet etme tehlikelerinden arındır.
Sözün Özü
İnsan, beden ve cismaniyetin dar çerçevesinde kalır, tıpkı çuval içinde yok olup giden bir tohum gibi olur. Böyle bir tohumda çoğalma, artma ve bereketlenme söz konusu olamayacağı gibi, mevcut hâliyle kaldığı müddetçe onun için çürüme ve yok olma mukadder demektir. Fakat ne zaman ki toprağın altına girer ve neşv ü nema sürecine dahil olursa, sümbüle, derken oradan başağa yürür ve Allah'ın izniyle, bir tek tohum ambarlar dolusu buğdaya dönüşür.

Kıvam ve Kardeşlik M. Fethullah Gülen




Soru: Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki, insanımız hem yurt içinde hem yurt dışında pek çok hayırlı işe vesile olmaktadır. Fakat kimi zaman fertler arasındaki beklenmedik bazı tavır ve davranışlar kardeşlik duygusunu yaralıyor ve hüsnüzanların sönmesine sebep oluyor. Bu durum bir kıvam probleminden mi kaynaklanmaktadır, bu konuda kıvamı yakalama ve koruma adına neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ümmet-i Muhammed’in kökten ve toptan yok edilmemesi, umumi bir kıtlığa maruz kalmaması ve çoğunu helak edecek bir düşmanın onlara musallat kılınmaması için Cenâb-ı Hakk’a dua dua yalvarmış ve Allah (celle celâluhu) Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın bu duasını kabul buyurmuştur. Buna göre bu ümmet umumi bir helaka uğramayacağı gibi, mütemadî olarak başkalarının hâkimiyeti altında da kalmayacaktır. Ancak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu ümmetin kendi arasında birbirleriyle vuruşmamaları, birbirlerine düşmemeleri için yapmış olduğu duasının Cenâb-ı Hak tarafından kabul buyurulmadığını ifade etmiştir. (Müslim, Fiten, 19/20)
Bu son talebin kabul edilmeyiş hikmetiyle alâkalı şu husus dile getirebilir: Bu mesele, insanların kendi iradeleriyle çözecekleri bir husustur. Zira insan akıl ve şuur sahibi bir varlıktır. Kendi iradesi işin içinde olmadan sürü gibi güdülmek, bir yere toplanmak, ağaçlar gibi üst üste yığılıp bir arada bulunmak insan haysiyet ve şerefine terstir. Bunun yerine insanın, iradesinin hakkını vererek bir arada yaşayabilme ve başkalarıyla beraberlik tesis edebilme yollarını araştırması gerekir.
“Bazınızı Bazınızla İmtihan Edeceğiz”
Zaten Cenâb-ı Hak ilahî kelamında farklı âyet-i kerimelerde tekrar tekrar insanların birbiriyle imtihan edileceğini ifade buyurarak Ümmet-i Muhammed’in maruz kalabileceği bu azim fitne hususunda bizi ikaz etmektedir. (En’âm Suresi, 6/53) Evet, Allah (celle celâluhu) bizi pek çok şeyle imtihan etmektedir. Bazen hastalıklarla, bazen musibetlerle, bazen ibadet ü taatle, bazen de günahlarla yani günahlara karşı bize verdiği zaaflarla imtihan ediyor. İnsan bu imtihanların hangisinde muvaffak olursa, o sahada imtihanı kazanmış demektir.
İşte bu imtihanlardan biri de bazımızın bazımızla imtihan edilmesidir. Allah (celle celâluhu) insan nevinde değişik neviler yaratmıştır. İnsanlardan her bir fert başlı başına bir nev gibidir. Herkesin mizaç ve huyu farklıdır. Kimse kimseye benzemez. Allah insanları bu şekilde farklı farklı yaratmakla, esma-i ilâhiye ve sıfat-ı sübhaniyesinin cilvelerini gösteriyor. Ve aynı zamanda bununla bizi imtihan ediyor ve imtihanda başarılı olanlara mükâfat vaad ediyor. Yani senin huyun onun huyuna uymadığı gibi, onun huyu da sana uymayacak. Sen ayrı bir meşrebin çocuğu, o ayrı bir mizacın çocuğu, öbürü de yine ayrı bir mezağın çocuğu olacak. Ancak aranızdaki bütün bu farklılıklara rağmen, birlik ve beraberlik tesis edebilmenin, beraber yaşayabilmenin yollarını arayacaksınız.
Üstad Hazretleri ihlâsı anlattığı bir bahiste talebelerinden birisine, “Falanın yazısı senin yazından daha güzel.” diyerek bir talebesinin faziletini ortaya koyuyor. İşte bu da bir imtihandır. Söze muhatap olan şahıs bu durum karşısında memnuniyetini izhar ediyor. Üstad Hazretleri bakıyor ki, o kişi bunu kalbinden söylüyor. Hz. Pir ihlâs adına böyle bir tavrı çok önemli buluyor. Belki herkes böyle bir durum karşısında kalbinde aynı memnuniyeti duymayabilir, böyle bir gönül safveti herkesten beklenmeyebilir. Ancak tavır ve davranışlarımızı kontrol etmek bizim elimizdedir.
Diğer yandan hiçbir zaman unutulmaması gerekir ki, bazı huyları kötü olan bir insan, “mutlak kötü insan” demek değildir. Hususiyle namaz kılan, oruç tutan bir insana kötü derseniz, siz kendi kötülüğünüzü, kendi çarpık bakış açınızı ortaya koymuş olursunuz. Evet, siz Allah’a, Peygambere, haşr ü neşre iman eden bir kimseye kötü derseniz, kendiniz kötü bir sürece girmişsiniz demektir. Bir arkadaşınızın bir kötülüğüne maruz kalabilirsiniz. Aranızda hırgür çıkabilir. Ancak burada yapılması gereken ona hemen kötü damgası yapıştırmak değil, bir yolunu bulup aradaki kırgınlığı gidermektir. Çünkü fertler arasında oluşan kırgınlıktan sonra ilk defa özür dileyip “kusura bakma kardeşim, hakkını helal et” diyen kimse o işin kahramanı sayılır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususa işaret eder ve birbirine küsen iki kişiden hayırlı olanın, önce selâm veren olduğunu ifade buyurur. (Buhari, Edeb 62) Bu hususta Kur’ân’ın fermanı ise şu şekildedir;"
 وَلاَ تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلاَ السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet sûresi, 41/34)
Kudsî Beyanlara Rağmen
Bütün bu kudsî nasihat ve ikazlara rağmen, bu mevzuda gösterilen zaaf ve boşlukların, zaman zaman beni ciddi mânâda sarstığını, derin bir üzüntü ve ızdıraba gark ettiğini ifade etmeliyim. Zira bakıyorsunuz sohbet meclislerine giden, imanı anlatan eserleri müzakere eden iki insan, kalkıp birbiriyle didişiyor, birbiriyle uğraşıyor. Demek ki, onlar, küfür ve dalâlet zihniyetinin inanan insanlar üzerine nasıl bir kin ve nefretle yürüdüğünü görmüyor/göremiyor; düşmanlığa kilitlenmiş hasım bir anlayışın kurmuş olduğu planların, yapılan bütün bu hayırlı işlere mâni olabileceğini idrak edemiyorlar. Allah aşkına, eğer bunlar küçük meselelerse, o zaman büyük olan mesele nedir? Onur ve gururumuzun bir yerde hesaba katılmamış olması mı? Yoksa biz, Allah ve Resûlü’nün inkar edilmesini önemli görmüyor da, aleyhimizde söylenilen bir lafa takılıp kalıyor, onu mu daha ehemmiyetli görüyoruz?!
O zaman gelin neye, ne ölçüde değer verdiğimize bir bakalım. Hangi küçük hadiseleri hiç yoktan yere gözümüzde büyütüp bir heyûla hâline getirdiğimizi ve bunun karşısında hangi büyük meseleleri gözümüzde küçük bir mevzu hâline getiriverdiğimizi insafla müşâhede edelim. Allah bize akıl vermiş. Daha da ötesinde iman ve iz’an nasip buyurmuş. Bu sebeple gelin arada bunca fasl-ı müşterek varken nasıl oluyor da birbirimize düşüyoruz, oturup bunun bir değerlendirmesini yapalım. Uhuvvet Risalesi’nde denildiği gibi, Hâlıkımız bir, Mâlikimiz bir, Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir bir.. bir bir, bine kadar bir bir.. sonra vatan bir, mefkûre bir, aynı yolun yolcusu olma bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Şimdi bu “bir birler” hep bir ve beraber olmayı gerektirdiği hâlde sinek kanadı kadar önemsiz meseleler için niçin ve nasıl birbirimize düşüyoruz, durup düşünmemiz gerekmez mi? “Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz meseleler” dedik. Evet, mesela birisi kalkmış bana “aşağılık mahluk” demiş, küfretmiş, hakaretlerde bulunmuş. Bu durum bana aynıyla mukabelede bulunma hakkını vermez. Çünkü zulme zulümle karşılık vermeyi Hazreti Üstad, “mukabeleyi bilmisil kaide-i zalimanesi” olarak ifade ediyor.
Hem,"
 لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ
Dünyanın, Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı kâfir ondan bir yudum su içemezdi.” (Müslim, Zühd, 13) buyurulmuyor mu? Demek ki dünyanın, o kadar kıymeti yok ki kâfir su içebiliyor. Şimdi eğer bütün dünya böyle ise, dünyaya ait bir kısım kırık dökük, paramparça işlerin ne ehemmiyeti olabilir ki, inanan bir insan bunlardan dolayı kan kardeşinden daha ileri olan can kardeşine, mefkûre ve yol arkadaşına karşı tavır alabiliyor. Allah aşkına siz söyleyin, mantıkla telif edilir yanı var mı bu meselenin?
Ve yine hatırlayacaksınız Uhuvvet Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Hâfız-ı Şirazî’den “Dünya öyle bir metâ değil ki bir nizâa değsin.” ifadesini naklediyor. Zannediyorum hiçbirimiz “Bu zat, bu sözüyle mübalağa yapıyor.” diye içimizden geçirmemişizdir. Demek doğru konuşuyor, hakikati ifade ediyor. Pekâlâ biz, o gerçeği, o doğruyu hayatımıza ne kadar yansıtıyoruz?
İşte bütün bunları düşününce “O hâlde ne güne okuyoruz bu kitapları.. ne diye Kur’ân ve Sünnetle meşgul oluyor, ne diye Nurlarla iştigal ediyoruz.. neden sorular soruyor, bizi Müslümanlığın en uç noktalarına götürebilecek teferruata dair bir kısım konuların tahlil ve analizini istiyoruz ki?” diye sormadan edemiyorum kendi kendime. Evet, işimize yaramayacak, bize bir şey ifade etmeyecekse, kemalat-ı insaniye adına elimizden tutup bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a ulaştırmayacaksa niçin zamanımızı israf ediyor, neden gevezelik yapıyoruz ki!..
Bîzarım Birbirini Affetmeyen Kardeşlerden
Demek bir yerde bizim de ciddi bir rehabilitasyona, kendi insanlığımızı düşünüp onu yeniden gözden geçirmemize ihtiyacımız var.
Kanaatimce hepimiz için geçerli bir husus bu. Zira çok küçük şeyleri büyütüyor, basit, dil ucuyla dahi olsa hemen gıybetlere giriveriyoruz. Böylece zihinler gıybet mülâhazasıyla kirletiliyor; gönüllerin aydınlık çehresine gıybet ziftleri akıtılıyor.
Bakın, bu mevzuda, hesabını veremem korkusuyla dikkat etmeye çalıştığım bir hususu size nakledeyim. Diyelim ki burada bir arkadaşımız oturuyorken kalkıp dışarıya çıktı. Ben de onun gıyabında “Galiba ara sıra uykusu geliyor. Ben görmeyeyim diye kalkıp aşağıya indi.” şeklinde bir mülâhazaya girmiş veya bu mazmunu işmam eden bir laf ağzımdan kaçırıvermişsem, o arkadaş bu sözümü duyduğunda rencide olabileceğinden, karşılaşır karşılaşmaz ona ilk sözüm, “Hakkınızı helal edin.” olmuştur. Çünkü gıybet büyük bir günahtır. Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Gıybet zinadan daha şiddetlidir.” buyuruyor. “Bu, nasıl olur diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: “Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul buyurur. Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, 14/255) Demek ki gıybetin öyle nevi vardır ki, zinadan daha şiddetlidir. Mesela ilim sahibi, insanların hüsnü zan besleyip arkasından gittiği büyük bir zat hakkında bu şekilde konuşmak büyük bir günahtır. Çünkü böyle bir zatın gıybeti, arkasında olan bütün insanların hakkına girme gibi altından kalkılamayacak azim bir günahı netice verebilir. Evet, mesele işte bu ölçüde naziktir. Ancak eğer temelde biz, Allah Teala’nın büyük gördüklerini büyük görüp büyük kabul etmiyorsak neticede nice küçük mevzular gelip bu büyük meselelerin yerini alacaktır/almaktadır.
Demek iman noktasında ciddi bir kıvam problemimiz var bizim. Sosyal alanda olduğu gibi ferdî planda da iman esaslarına dair boşluklarımız söz konusu. Evet, demek ki Allah’ın hâzır ve nâzır olduğuna, O’nun hatırının her hatıra tercih edilmesi gerektiğine ve her şeyin hesabının öbür âlemde görüleceğine kâmil mânâda inanamıyoruz.
Hâsılı, dertliyim, üzgünüm, bîzarım bu mevzuda bize yakışmayan tavır ve davranışlardan, ortaya konan zaaf ve boşluklardan. Evet, bîzarım birbirini affetmeyen kardeşlerden.. bîzarım kusur gören, kusur araştıran arkadaşlardan.. bîzarım “Kiramen Katibîn” gibi günahları yazanlardan.. bîzarım kardeşinin hata ve kusurlarını kaydedip durduğu hâlde sevaplarını görmezlikten gelenlerden…
Şunu da ifade edeyim ki, bütün bunları, kendi heva u hevesime göre değil, sizin de saygı duyduğunuz kaynaklara bağlı olarak dile getirmeye çalıştım. Bu sebeple diyebilirim ki, eğer bu söylenenlere gerçekten inanıyorsak, o zaman gelin, kardeşliği zedeleyecek her türlü duygu ve düşüncenin rüyalarımıza dahi girmesine fırsat vermeyelim. İnanıyorsak, kötülük yapanın bile elini öpmesini bilelim; bize sırtını döneni dahi kucaklama yolları araştıralım. Evet, eğer inanıyorsak, Mevlana gibi hareket edip dövene elsiz, sövene dilsiz davranma düsturunu hayatımıza hayat kılalım.

Erdoğan Esenkal




M. Fethullah Gülen - Her Şey Sen'den

?ui=2&view=att&th=1247659ec71a89b1&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1247659ec71a89b1&zwHer şey Sen’den, Sen ganîsin,
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Hem evvelsin hem âhirsin,
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Bulduğumu Sen’de buldum,
Bâtıl şeylerden kurtuldum;
Gelip kapında kul oldum;
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Ayân ışığın her yerde,
Gözsüzlere eşyâ perde;
Huzûrun dermân her derde,
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Dünyâlar Sen’inle Cennet,
Nimet Sen’den kime minnet?
Gel kuluna merhamet et!
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Gönüllere hayat îman,
İnananlarda itminân;
Gâfillerin hali yaman,
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Işiginla aydin heryan,
Şaşkinlar ariyor bürhan,
Tecellin her yerde ayân,
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Âlem kitap eşyâ ap-ak
Otlar agaçlar ve toprak,
Sen’i söyler yaprak yaprak,
Rabb’im Sana döndüm yüzüm!
Ârif gönlün bağlayarak;
Aşık herdem ağlayarak,
Kulun bağrın dağlayarak,
Rabb'im Sana döndüm yüzüm!


Aklımız O'na Kurban


   
Fethullah Gülen,
Zaman   
09.10.2009
Aklımız O'na KurbanHayatımızın her anında sürekli Allah Resûlü'nü mülahazaya alma, sürekli O'nu düşünme, yapılan her işte O'nun sevgisini, kabulünü ve şefaatini kazanma gayreti içinde olma çok önemlidir.
Mesela, O misvak kullanmayı tavsiye buyurmuşsa, bana düşen, onun faydasına ve sıhhat açısından yararlarına bile bakmadan, sırf O kullandı ve tavsiye buyurdu diye misvak kullanmaktır. O işi, elde edeceğim bir faydaya bağlamak da ne demek? O kullandı ise ben de kullanırım. Efendimiz bana dese ki takla atacaksın. Bu meselenin mantığı var mı? Aklım öyle inceliklere ermez benim.. Senin mantık dediğin şey nedir ki? Mevlânâ Hazretleri demiyor mu, "Aklını Hazreti Muhammed'e kurban et." Ben de aklımı kurban ederim Efendim'e ve Onun emir ve tavsiyelerini yerine getiririm.
Öyleyse, siz de bazı şeyleri yaparken, kendi hislerinizi, size râci' bir faydayı nazar-ı itibara almayın. O işin içinde o fayda da olabilir; Allah o işten size bir kısım yararlar da hâsıl edebilir. Fakat siz şefaat zeminine ulaşmaya bakacaksınız. O Zat'la tanışmaya ve buluşmaya çalışacaksınız. O'nun daire-i kudsiyesi içine girince sizin bir şey talep etmenize zaten lüzum yoktur. Rica ederim, evinize bir misafir geldiği zaman siz ne yapacağınızı bilmez misiniz? Buraya şimdiye kadar gelen misafirlerden kim aç kaldı, kim çay-kahve içmedi? Siz boş çevirmiyorsunuz misafirlerinizi. Şimdi, siz O'nun maide-i semaviyesinin başına gidecekseniz, O'nun da ne yapacağını bildiğine iman edeceksiniz. Allah ne yapacağını, misafirlerini nasıl ağırlayacağını bilir. O zaman ibadet ve hasenâtınızın karşılığını neden Allah'ın rahmetinin enginliğine bırakmıyorsunuz? Neden o türlü şeyleri teşhis ve tayin etmek suretiyle meseleyi daraltıyorsunuz? Neden "Şefaatî liehli'l-kebâiri min ümmetî-Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir" diyen bir Sultan-ı Zîşân'ın size teveccühüne meseleyi bırakmıyor da, onu kendinize göre bir kısım küçük, sinek kanadı kadar menfaatlere bağlıyorsunuz. Öyle bir tavır hem O'na karşı bir saygısızlıktır, hem de himmetinizi dar tutma ve verilecek şeylere bir yönüyle filtre koyma demektir.
Bu açıdan, misvak kullanmanız, misvağınız yoksa parmaklarınızı dişlerinize sürüp onları sıvazlamanız (sivak), abdest sırasında genzinize su çekmeniz... gibi şeyleri bile Efendimiz yaptığı için yapmanız bunlara bir şuur katma manasına gelir. "Ya Resûlallah, bunu Sen yaptın ya, ben de onun için yapıyorum. Abdest dualarının Sana ait olup-olmadığını bilmiyorum ama madem İbn Hümam onları Sana isnad ediyor ve 'bunlar abdestte okunsun' diyor, bunları Sen abdest alırken söylediğin için ben de söylüyorum. Abdestten sonra bir yudum su içtiğin için ben de içiyorum..." Bütün bunlar hep O'nu duymaya çalışma, hayatın her safhasını O'nun hayatı ve atmosferiyle bütünleştirme ve O'nun yaptığı şeyleri paylaşma cehd u gayretidir.
Sen "Habibim!" desen O "Ümmetim!" demez mi?
Siz O'nun sevgisi, hoşnutluğu ve şefaati arkasında bu kadar koşarsanız, o Rahmet Peygamberi de mutlaka geri dönüp size teveccüh buyuracak ve elinizden tutacaktır. Alvar İmamı'nın ifadeleriyle sorayım:
"Sen Mevlâ'yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk'ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?"

Evet, "Sen gönülden bir kerecik 'Yâ Resûlallah' deyiversen, O "Ümmetim!.." deyip imdadına koşmaz mı?" Kaldı ki, yine Üstad'ımızın dediği, bazı sâdık kâşiflerin ifade ettiği ve bir kısım kitaplarda da geçtiği gibi, mahşerde "Ümmetî, ümmetî" diyecek olan Şefkatli Nebî, doğduğu zaman da "Ümmetî, ümmetî" demişti. Allah, O'nu çok özel bir mahiyette yaratmış ve gönlünü insanlığın kurtuluşuna bağlamıştı. Diğer peygamberlerin şefkati O'nun şefkatinin yanında deryada katre kalırdı. Öyleyse, siz bir kerecik "habibî" deseniz, o da mutlaka "ümmetî" diye çağrınıza icabet edecektir.
Hâsılı, salâvatın mânâsı rahmettir. Allah Teâlâ, Efendimiz'e bizzat salât etmiş, meleklerinin de Peygamberimiz'e salât ve selâm ettiklerini bildirmiş ve bize de onu bir vazife olarak tahmil buyurmuştur. Bizim salâtımız, "Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin." manasına bir duadır. Bununla beraber salât u selamın ayrı bir hususiyeti daha vardır. Salât u selam makbul bir duadır; yapılan diğer duaların başında ve sonunda salât u selam okununca, iki makbul dua arasında istenilen şeyler de makbul olur. Onun için hem duanın başında, hem de sonunda salât u selam okumak lazımdır. Gerçi, Efendimiz (Aleyhissalatü vesselam) duaların "Ya ze'l-celâli ve'l-ikrâm" hitabıyla noktalanmasını tavsiye buyuruyor; fakat o sözü Efendimiz'in tevazuuna verip, onda başka bir mahmil düşünüp duaları "Ya ze'l-celâli ve'l-ikrâm"la beraber salâtla bitirmek daha doğru olsa gerektir. Evet, hem kendilerinin ifadesiyle, hem Sahabe-i Kiram'ın hassasiyetiyle, hem de büyük zatların keşfiyle salât u selamın ayrı bir hususiyeti vardır ve o geriye çevrilmeyen bir duadır.
Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn.
(Allahım, Efendimiz Hazreti Muhammed'e, O'nun aile fertlerine ve ashabına salât ve selam eyle.)
Özetle
  • Hayatımızın her anında sürekli Allah Resûlü'nü mülahazaya alma, sürekli O'nu düşünme, yapılan her işte O'nun sevgisini, kabulünü ve şefaatini kazanma gayreti içinde olma çok önemlidir.
  • Siz sünnete riayetle şefaat zeminine ulaşmaya bakacaksınız. O Zat'la tanışmaya ve buluşmaya çalışacaksınız. O'nun daire-i kudsiyesi içine girince sizin bir şey talep etmenize zaten lüzum yoktur.
  • Salâvatın mânâsı rahmettir. Bizim salâtımız, bu rahmetin celbine vesile ve "Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin." manasına bir duadır.
Niçin o inkisar, neden o ağlama?
Terbiye ve talim adına yapılan işlerin en tesirlisi davranışlarla ifade edilenidir. Evde hayatı uygunca tanzim etmenin, çocuklara bir fikir verme bakımından önemi münakaşa edilmeyecek kadar büyüktür.
Bir teheccüd namazını -mümkünse- onun uyanık olduğu saate rast getirme, sadece Mevlâ-yı Müteal'in sizi gördüğü o karanlıkta, tıpkı Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi 'tekallübât' sizi sarıp da kıvrım kıvrım kıvranırken, çocuğunuzun mütecessis nazarlarının şuuraltı sermaye açısından ne ilhamlara erdiğini kestiremezsiniz. O, "Niçin o inkisar, neden o ağlama, neden o kalb burkuntusu?" diyecek; şayet bunları sesli düşünecek olursa, siz de ona Allah'ın huzuruna çıkıp da nimetlerinden mahrum kalacağınız, azabına dûçâr olacağınız endişesini taşıdığınızı anlatacaksınız. Hem sevgi ve ümit dolu bakışlarınızla hem de endişeli hâlinizle Allah'a karşı saygınızı onun ruhuna duyuracak ve hep onun gözetiminde olduğunuzu vurgulayacaksınız. Kendinize tanzim ettiğiniz bu hayat şeklini ve şayet var ise iç derinliklerinizi ona hissettirmeye çalışacaksınız. Aksine henüz ruhunuzda yer etmemiş ya da size ait olmayan şeyleri anlatmaya uğraştığınız zaman, ona emniyet telkin edemeyecek ve müessir olamayacaksınız.
Bu itibarla bizim davranışlarımız başka, sözlerimiz de başka olmamalıdır. Aslında buna, amelî münafıklık denir. İç-dış farklılığı çocuğu riyakârlık, mürâilik ve dual bir anlayışa iter, Kur'ân'ın ifadesiyle, onu bir orada-bir burada "müzebzeb" hâle getirir.
Siz, çocuğa Allah'ın nimetlerini anlattıkça, o da Allah'a (cc) karşı sizinle beraber şükran hissiyle, hamd hissiyle dolacak ve; "O sizin anlattığınız bizi yaratan, insan yapan ve sayısız nimetleriyle nimetlendiren, sıhhat lütfeden, anne-baba veren, her gün değişik nimet sofralarını gönderen; havayı, suyu, toprağı, ağaçları yaratan, yaratıp emrimize veren Allah'a (cc) binlerce hamdolsun." diyecektir.
Hele bir de yer yer bunları telkin eder, evdeki konuşmaları, muhavereleri bu yörüngede götürürseniz her şey bir başka güzelliğe ulaşır.
Haftanın Duası
Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla... Dinimizi en güzel şekilde yaşama ve onu başkalarına da anlatma hususunda Allah bize yeter. Dünyamızı mamur kılma, yeryüzünde Hakk'ın muradını gerçekleştirme ve bu yolda karşılaşacağımız her türlü musibete sabretme noktasında Allah bize yeter. Taşkınlıkla üzerimize hücum edenlere karşı -bütün zalimlere hadlerini bildirme kudretine sahip bulunan- Allah bize yeter.
Sözün Özü
Şayet neş'et ettiğiniz yerde kalıp kendinizi o çeperle sınırlandırmışsanız, Hızır'dan ders alsanız bile belli bir darlığın mahkûmusunuz demektir. Aksine her taraftan haberdar olabiliyor, her yeri âdeta avucunuzun içi gibi biliyorsanız, işte ancak o zaman dünyanın geleceği adına ümit vaat ettiğinizden bahsedilebilir. Yoksa rahatlıkla denilebilir ki, Amerika'da, Avrupa'da neş'et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu hâline

Eğitimde Hoşgörü ve Diyalog Konferansı Sonuç Bildirgesi

Eğitimde Hoşgörü ve Diyalog Konferansı Sonuç Bildirgesi    
daplatform.org   
01.10.2009
Eğitimde Hoşgörü ve Diyalog Konferansı Sonuç Bildirgesi27–29 Eylül 2009 tarihinde Türkiye İstanbul Kentinde eğitimde hoşgörü ve diyalog konulu konferans yapılmıştır. Konferans; Diyalog Avrasya Platformu, Uluslar arası Avrupa Başkentleri Pedagoji Kulübü ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından organize edilmiştir. Bu konferansa Avrupa ve Orta Asya'dan olmak üzere toplam 25 ülke katılmıştır. Katılımcılar yapmış oldukları sunumlar ve tartışmalar sonucunda çocukların ve gençliğin eğitiminde hoşgörü ve işbirliği atmosferinde tüm güçlerini birleştirerek karşılıklı birbirlerini anlamada ve birbirlerine hoşgörülü olmada diyalogun önemli olduğu konusunda ortak karara varmışlardır.
Konferans katılımcıları değişik kültürlerin yakınlaşmasında ve ilişkilerin gelişmesinde Türkiye'de bilhassa İstanbul'da birçok etkinlik yapılmakta olduğunu görmüştür. BM Asamblesi Aralık 2007 63. Kurultayında 2010 yılının uluslararası kültürlerin yakınlaşması ve kaynaşması yılı olarak kabul etmesi kararını konferansımız onaylamıştır. BM Genel Asamblesi Uluslararası kültürlerin yakınlaşması ile ilgili etkinliklerin organizatörlüğünü, Uluslararası kuruluşların ve kültür faaliyetlerinde bulunan önde gelen kurumların bu işe teşvik edilmesi görevini UNESCO'ya vermiştir. İstanbul konferansı katılımcıları UNESCO'nun 2010 yılındaki faaliyetleri arasına aşağıdaki etkinlikleri önermektedir:
Ortak Görüş Bildirgesi
  1. Sosyo-psikoloji uzmanları, uygulayıcı pedagogların ve otoriter bilim insanlarının yer aldığı bir komisyon oluşturularak eğitim programlarında ve kitaplarında ırkçılığın, ayrımcılığın, üstünlüğünün ve eşitsizliğin olup olmadığının araştırılması ve analiz edilerek ortaya çıkarılması gerekmektedir. Ülkelerin birbirlerini daha iyi anlaması ve yakınlaşması için ortak tarih ders kitabı ve eğitim öğretim kaynakları oluşturulmasını desteklemek. Proje Fransa ve Almanya da uygulanmasına.
  2. Türkiye'nin inisiyatifiyle başlayan uluslararası tolerans gününde bütün orta öğretim kurumlarında tolerans derslerinin verilmesinin desteklenmesi ve dersler için ortak müfredat oluşturulması kararı alınması.
  3. Uluslararası işbirliği ve toleransın temsilcisi olan farklı ülkelerde faaliyet gösteren uluslararası okulların UNESCO koruması altına alınması.
  4. Basın yayın kuruluşlarının yöneticilerine yönelik, çocuklara ve gençlere tolerans ve kültürlerin yakınlaşması eğitiminin verilmesi konulu uluslararası seminerler düzenlenmesi.
  5. Uluslararası kardeş okul projelerinin gelişmesine her türlü desteği sağlanması.
  6. Çocuklara ve gençlere yönelik kültürlerarası diyalog ve tolerans kampları düzenlenmesi.
  7. BM üyesi ülkelere çocuk haklarını savunan ombudsmanlıkların kurulmasının tavsiye edilmesi.
  8. Kültürlerarası eğitim veren eğitim kurumlarının kurulması ve desteklenmesi.
Yerel Yönetimlere Tavsiyeler
  1. Moskova'da, Kiev'de İstanbul'da ve Kophenhang'ta başarıyla gerçekleştirilen 'Bölgesel Eğitim Gününün' yaygınlaştırılması.
  2. Eğitim şube yöneticilerinin karşılıklı staj programlarına destek verilmesi.
  3. İlgili ülkelerin bünyelerindeki eğitim kurumlarını uluslararası dostluk antlaşmalarına teşvik etmesi.
  4. Uluslararası gönüllüler grubu oluşturularak kültürel değerlerin tekrar canlandırılması.
  5. Bütün okullarda hoşgörü dersinin verilmesi.
  6. Uluslar arası ve bölgesel eğitim fuarlarının düzenlenmesi.
  7. Her yıl bir başkentte uluslar arası çocuk etkinliklerinin düzenlenmesi.
  8. Öğrenci meclislerini güçlendirerek belediye, veli ve STK ile ilişkiye geçirilmesi.
  9. Uluslararası eğitim kurumlarında, eğitim faaliyetlerinde kullanılmak üzere çocuk konsolosluklarının kurulması.
  10. Şehirlerarası kardeşlik heyetleri oluşturularak eğitim ve kültür temsilcileriyle ortak eğitim ve kültür eğitim politikalarının belirlenmesi.
  11. Yüksek öğretim kurumlarındaki öğretmen adaylarına ve mesleğe devam eden öğretmenlere hoşgörü ve dünya kültürü üzerine yoğunlaştırılmış kurslar verilmesi.
Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğüne
T.C. Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Milli Eğitim Müdürlüklerinin "Eğitimde Hoşgörü ve Kültürlerin Yakınlaştırılması" konusunda inisiyatif alarak attığı gerçekçi adımları takdirle karşılıyoruz katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz.
Uluslararası Pedagoji Kulübü üyeleri, konferansın içeriğini ve sonuç bildirgesini medya aracılığı ile tüm eğitim kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına, UNESCO temsilcilerine ve konferans katılımcılarına duyuracaktır.
Sivil Toplum Kuruluşlarına ve Farklı İnançlara Mensup Kuruluşlara
Sivil toplum kuruluşlarının ve farklı inançlara mensup kuruluşlara, toplum üzerindeki pozitif etkilerini kullanarak, kültürlerin birbirlerine yakınlaşmasını sağlayacak yuvarlak masa toplantıları, seminerler ve benzeri toplantılar düzenlemesini tavsiye ederiz.
Medya Kurumlarına
Basın yayın organları tarafından değişik dinlere mensup kişiler arasında, değişik toplumlarda, değişik meslek gruplarında ve aile arasında karşılıklı hoşgörü anlayışı örneklerinin verilmesi ve teşvik edilmesi.
Moskova Belediye Başkanlığına
Moskova 2010'da UNESCO tarafından düzenlenecek olan okul öncesi konferansına Avrupa-Asya Milli Eğitim Müdürleri'nin davet edilmesi.