BEDİÜZZAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEDİÜZZAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GÜLİSTAN




Lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri,
kuru çubuğunda aranılmaz.
İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN



İlâhî, Senin rahmetin melceimdir
ve Rahmeten li'l-Âlemîn olan Habibin,
Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir.
Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum
Bediüzzaman

Melce: Sığınak


GÜLİSTAN




Hakîki bir Müslüman, samîmi bir mü'min;
hiçbir zaman anarşîye ve bozgunculuğa taraftar olmaz.
 Dînin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşîdir.
Bediüzzaman

Fitne: Ahlâkta ve cemiyet nizâmında azgınlık ve bozgunculuk; azdırma, baştan çıkarma, karışıklık
Anarşi: Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu

GÜLİSTAN


İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer!
Duâ gibi hazîne-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan
bir vesîleyi elden bırakma.
Ona yapış; âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık.
Bir sultan gibi, bütün kâinatın duâlarını kendi duân içine al,
bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumi gibi
  de,
kâinatın güzel bir takvîmi ol.

Bediüzzaman


GÜLİSTAN




Nar ağacı safi bir şarabı hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir,
kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN







Ey sabırsız nefsim! Sen, üç sabır ile mükellefsin:
Birisi tâat üstünde sabırdır,
birisi mâsiyetten sabırdır,
diğeri musîbete karşı sabırdır.
Bediüzzaman

Taat: İbadet
Masiyet: isyan, günah

GÜLİSTAN

En bahtiyar odur ki:
dünya için ahireti unutmasın,
ahiretini dünyaya feda etmesin.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN





Cadde-i kübrâ,
elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan
Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt
ve eimme-i müctehidînin caddesidir ki,
doğrudan doğruya Kur'ân'ın birinci tabaka şakirdleridir.
Bediüzzaman

Cadde-i kübra:
Büyük cadde; en selâmetli yol; Kur`ân`ın gösterdiği yol
Velâyet-i kübra: Büyük velilik. Cenab-ı Hakk`ın insana yakın olmasına bakan ve peygamber varisi olmaktan gelen gayet kısa ve yüksek, tarikat berzâhına uğramadan zahirden hakikata geçen velilik mesleği
Asfiya: Sâfiyet, kemâlât ve takvâ sahibi olup, Hz. Peygamberin (a.s.m.) vârisi olup, onun meslek ve gayelerini hayata geçirmeye ve tatbike çalışan âlim zât
Tabiin: Peygamberimizi (a.s.m.) sağ iken görmüş olan mü`minlerle, yâni sahabilerle görüşmüş ve onlardan ders almış olan salih Müslümanlar
Eimme-i ehl-i beyt: Ehl-i Beyt`ten yetişen mânevî nüfuz sahibi ehl-i ilim zâtlar
Eimme-i müctehidin: İctihad eden imamlar. Kur`an ve sünnetin ışığında dinî konularda hüküm çıkarabilen âlim zâtlar
Şakird: Talebe

Bir provokasyon ve Bediüzzaman'ın cevabı



Bir provokasyon ve Bediüzzaman'ın cevabı


Bir Cumhuriyet Bayramı esnasında Afyon hapishane müdürü, Bediüzzaman'ı tahrik için kendince bir planı hazırlar ve uygular

 
Bir Cumhuriyet Bayramı esnasında Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri Afyon hapishanesinde tutuluyorlardı.
 
Her zamanki gibi gizli cemiyetler kurmak gibi uyduruk bir suçlamayla yargılanıyorlardı.
 
Bediüzzaman, çok kötü şartlara sahip hapishanenin camları kırık büyük bir koğuşun dondurucu soğuğunda adeta ölüme terk edilmişti.

Bunlar yetmiyormuş gibi her fırsatta çeşitli tahrik yolları deneniyordu.
 
Günlerden 29 Ekim’di. Afyon Hapishanesi Müdürü Mehmet Kayıhan, Said Nursî'nin koğuşuna Türk bayrağı asar. Amacı bellidir: Onu ve talebelerini tahrik etmek.
 
Her zaman olduğu gibi Bediüzzaman ve talebelerini tanımayan, anlamayan veya anlamak istemeyen yöneticiler bayrak hadisesi ile suçlanacak müşahhas delil peşindeydi.
 
Halbuki, Bediüzzaman’ın hayatı o bayrağın temsil ettiği mana uğruna yapılmış fedakarlıklarla doluydu.
 
Birinci dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay kumandanı olarak çarpışmış ve yaralanıp esir düşmüştü.

İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşı ise kimsenin cesaret edemediği çıkışlarla halkı uyandırmıştı.

Bayrağı gören Bediüzzaman Said Nursi, el yazısıyla hapishane müdürü ve o günkü ülke yöneticilerine ders vererek şu notu gönderir.



Müdür Bey size teşekkür ederim ki;

Kurtuluş Bayramının bayrağını benim koğuşuma taktırdınız. Hareket-i Milliyede İstanbul'da İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab ve neşrile belki bir fırka kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki Mustafa Kemal şifre ile iki defa Ankara'ya taltif için istedi.
Hatta demişti: Bu Kahraman Hoca bize lazımdır .

Demek benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır

Said Nursi"


GÜLİSTAN





Mesleğimiz, müsbet hareket etmektir.
Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor.
 Hem, müşterileri de aramaya mecbur değiliz.
Müşteriler yalvarmalı.
Bediüzzaman

Meslek:
Yol, usûl, gidiş
Müsbet hareket:  Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket
Mübareze: Çekişme, kavga, dövüş


GÜLİSTAN


Ölümün hakikatini gören kamil insanlar,
ölümü sevmişler.
Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.
Bediüzzaman


GÜLİSTAN




Münafık kâfirden eşeddir.
Onun için, kâfir Rus'un bana çektirmediğini çektiriyorlar.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN

Kizb, küfrün esasıdır.
Kizb, nifakın birinci alametidir.
Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır.
Ahlak-ı aliyeyi tahrip eden, kizbdir.
Alem-i İslamı zehirlendiren, ancak kizbdir.
Alem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbdir.
Nev-i beşeri kemalattan geri bırakan, kizbdir.
Müseylime-i Kezzab ile emsalini alemde rezil ve rüsvay eden, kizbdir.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN




Kabrime teveccüh edip giderken,
Senin dergâh-ı rahmetinde,
cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim:
"El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân!
Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!"

Bediüzzaman

Bediüzzaman'ın üç hedefi

?ui=2&view=att&th=12485431ef6f7c1c&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12485431ef6f7c1c&zw
“Hedefi olmayan hedef olmaya mahkûmdur” sözü güzel bir söz. Hedef, emeldir. Varılmak istenen gayedir. Asıl maksattır. Biz de asrın sahibi Bediüzzaman Hazretlerinin üç hedefi üzerinde durmaya çalışacağız.

Bediüzzaman birinci hedefi: Yıl; 1900, yer; Van. İşte bu tarihte Bediüzzaman daha önce 1897 yılında Van Valisinin dâveti üzerine Van’a gitmiş ve Valinin konağında kalmaya başlamıştır. Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sahibi olmuştur. Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devretmiştir. İşte bu yıllar içerisinde Bediüzzaman’ın ruhunda fırtınalar estiren bir hadise yaşanmıştır. Yaşanan hadise şudur: İngiliz Müstemlekât Nazırının İngiliz Meclis-i Meb’usanında elinde Kur’ân’ı göstererek, “Bu Kur’ân Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’ân’dan soğutmalıyız” sözü üzerine, ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanan Bediüzzaman, “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” der. Kur’ân’ın bir mu'cize olduğunu ispat ederek her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak ister, buna kat’î karar verir. Van’da bulunduğu on beş sene müddet içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyade kitabı ezbere devrettiği gibi, âlem-i İslâmın hal-i hazırda durumu hakkında da gerekli her türlü malûmatı elde eder.

Bediüzzaman’ın birinci hedefi: “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manev'î bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!” demesidir. Bu hedefini telif ettiği Risâle-i Nur Külliyatı ile bütün dünyaya ispat etmiştir. Çünkü onun eserleri kırkın üzerinde dünya diline çevrilmiş ve dünyada Kur’ân’dan sonra en fazla satılan kitap unvanına kavuşmuştur. Milyonlarla insan bu Kur’ân tefsirini okuyarak imanını kurtarıyor ve İngiliz Müstemlekât Nazırının “Bu Kur’ân Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’ân’dan soğutmalıyız” sözünü Bediüzzaman’ın "Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” sözü ile hedefine ulaşamadığını bu gün net olarak yaşıyoruz ve Bediüzzaman’ın ise hedefine ulaştığını müşahede ediyoruz.

Bediüzzaman’ın ikinci hedefi: Medresetü’z-Zehra namında doğuda Van, Bitlis ve Diyarbekir illerinde fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzem olan şarkta üç üniversite açılması. Bediüzzaman bu mânâda şu izahı yapmıştır: "Hem 55 seneden beri, Medresetü’z-Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı. Sonra İttihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî darülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad’a dedim ki: ‘Şark böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.’

O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: ‘Öyleyse o 20 bin altın lirayı Şark Darülfünununa veriniz.’ Kabul ettiler. Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van Gölü kenarında Artemit’te temelini attıktan sonra Harb-i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.

“Esaretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: “Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihatçılar 20 bin altın lirayı verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz.” Onlar 150 bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: “Bunu mebuslar imza etmelidirler.”

Bazı mebuslar dediler: “Yalnız sen medrese usulüyle sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Halbuki şimdi garplılara benzemek lâzım.”

Dedim: “O vilâyat-ı şarkiye âlem-i İslâmın bir nev'î merkezi hükmünde, fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir.” (Emirdağ Lâhikası, s: 276)

Bediüzzaman zahirde maddî olarak belki bu üniversiteleri tam istediği mânâda açtıramamış ancak manevî Medresetü’z-Zehra namında dünyanın her tarafında Risâle-i Nur hizmetleri ile fünun-u cedide yanında ulûm-u diniyeyi birlikte ders veren medreseleri açtırmış ve halen bu manevî üniversiteler hizmete devam etmektedir.

Böylece Bediüzzaman’ın bir ikinci hedefi olan din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı “Medresetü’z-Zehra” namındaki hedefi de hayata şamil olarak gerçekleşmiştir.

Bediüzzaman’ın üçüncü hedefi: Van Gölü’ndeki Akdamar Adası’nda on senede elli talebe yetiştirip İslâmı dünyanın başına geçirmek ve dünyaya hâkim kılmak.

Niçin elli talebe? Dünyaya elli talebe ile nasıl hâkim olunur?

Bediüzzaman’ın, “Akdamar Adası’nda on senede elli talebe yetiştirsem, İslâmı dünyaya hakim kılarım” dediği bir hakikattir. Çünkü o kemiyet değil keyfiyet peşindedir."Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder” sözünü bu elli talebede makes bulacağına inanarak bu keyfiyet ile İslâmın prensipler yönünden hâkimiyetinin bu kaliteli genç nesillerle olacağını müjdelemiştir.

Bu gün milyonlarca genç Bediüzzaman’ın yıllar önce Akdamar Adası’nda yetiştirmeye karar verdiği gençlerin bütün dünyada her bir kıt’anın başına İslâmı geçirdiği ve hâkim kılmaya başladığı hedefinin yaşandığı günlere şahit oluyoruz.

“Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan” Ne mutlu size!” sadâsını işiteceksiniz.” (Münâzarât, s: 214)

Demek oluyor ki Bediüzzaman bu üç hedefine de ulaşmıştır. ALLAH ondan ebeden razı olsun. Cennet-âsâ baharı müjdeleyen Bediüzzaman, kabrinden bu baharı temaşa ediyor İnşâALLAH

GÜLİSTAN


Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ıztırap çeken kardeşim!
Bu dünya eğer daimî olsaydı
ve yolumuzda ölüm olmasaydı
ve firak ve zevâlin rüzgârları esmeseydi
ve musibetli, fırtınalı istikbalde mânevî kış mevsimleri olmasaydı,
ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN


Şükrün mikyâsı;
kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir.
 Şükürsüzlüğün mizanı;
hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN




Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun.
Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur.
Her dediğin doğru olmalı;
fakat her doğruyu demek doğru değildir.
Bediüzzaman

GÜLİSTAN





Kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahmân, Rahîm ve Lâtif ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelâli ve'l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet lâtif bir sûrette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket sûretinde gönderir. Onların iaşelerini, tamahkâr ve bahîl insanlara yükletmez.
Bediüzzaman


GÜLİSTAN


Hadis-i şerifte vardır ki:

"Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur."
Hatta Nakşilerin hafi zikre verdiği büyük ehemmiyet,
bu nevi tefekküre yetişmek içindir.
Bediüzzaman