Bugün CUMA

?ui=2&view=att&th=1250deaf883adeb9&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250deaf883adeb9&zw

Bugün CUMA
 
?ui=2&view=att&th=1250debc5bd95a93&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250debc5bd95a93&zw

Yürüyorsun..telaşların omuzlarında..çalışıyorsun umutların köşe başlarında..yaşıyorsun özlemlerin yarınların ardında..gülüyorsun mutlulukların var-yok arası gidip gelmelerde..an'ın bıçak sırtında nefes alıp veriyorsun..aldığın nefes kadar umutlusun,verdiğin kadar huzurlusun..

Sürekli ve kalıcı sanıyorsun kendini..oysa bedenini bir andan başka bir ana taşıyamıyorsun..sonraların sonrasında hayallerin..iki dudağının arasında hayatın..alıp verdiğin nefes kadar varsın..nefesin ha bitti ha bitecek..

Varlığını çoğaltıyorsun kendince..biriktiriyorsun elinde olanlar bitti bitecek..

Kızgın bir kor gibi avucunda kaygıların..şehrin girdaplarında bir varsın bir yoksun..umut ile umutsuzluk arasında dolanıyorsun..

Kaldırımların sana söyleyeceği yok..kapılar bir yerlere açılmıyor..meydanlar sesine ses katmıyor..sokaklar kalbine çıkmıyor..aynalarda yüzün eskimiş,ağlıyor..

Bilmeden benliğini sivriltmişsin..farkında değilsin umutlarının hepsini cılız nabzına taşımışsın..sesin çöle düşüyor,sözün boşlukta kalıyor..huzurdan azalıyorsun her an hüsranın büyüyor..

Bugün cuma..varlığın bayramı bugün...seni varedenin seni severek var kıldığını haykırıkıyor ezanlar..seni sevenlerin ve sevdiklerinin arasına katan Rabbinin,varlığını sadece varlığını,hiç bir şeye sahip olmasanda,hiç bir albenili görüntüye sığınmasanda,hiç koşulsuz kabul ettiğinin habercisi ezanlar..

Dur şimdi..şimdi dur..kendini kırılgan aynalarda çoğaltmaya çalışan bencilliğini sustur..seni boş sevdaların yokuşuna süren hırsını sakinşleştir..

Gürültüyü kes;secdenin sükunetine at özlemlerini..kıskanıpta seni güya iyliğin için bin bir cezbeyle dünyanın kuyusuna atmak isteyen,atıpta ardından kanlı gömleğine bakarak yalan yere ağlayacak sahte kardeşlerinden uzağa at kalbini ve kalıbını..
?ui=2&view=att&th=1250ded5bc2d1886&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250ded5bc2d1886&zw
Bugün cuma..
Dünyadan ümidini kes..
Sonsuzun pınarına yapıştır dudağını..

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN.
?ui=2&view=att&th=1250ded5bc2d1886&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250ded5bc2d1886&zw


Şükredici Olmayayım mı?

?ui=2&view=att&th=1250caa7de4dfc41&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250caa7de4dfc41&zw

 Şükredici Olmayayım mı? ... ... ...

İmâm-ı Evzâî, Halîfe Câfer'e buyurdu ki:
Cebrâil aleyhisselâm bir gün Peygamber efendimize gelmişti. Resûlullah efendimiz, Cebrâil'e;
"Yâ Cebrâil! Bana Cehennem'i anlat." buyurdu. Cebrâil de;



"Allahü teâlâ Cehennem'e emretti. Bin sene iyice kırmızılaşıncaya kadar yandı.
Bundan sonra bin sene daha yandı. Sapsarı oldu.
Bin sene daha yanıp, simsiyah oldu.
Onun için Cehennem koyu ve siyahtır.
Alevleri ve parçaları parlamaz; seni Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, Cehennem elbiselerinden birisi, dünyâdakilere gösterilmiş olsaydı, hepsi ölürlerdi.
Eğer, Cehennem'in içecek kovalarından bir tânesi, dünyâ suyuna dökülmüş olsaydı, ondan tadan herkes ölürdü.
Eğer, Allahü teâlânın bildirdiği zincirden bir arşın, dünyâdaki dağlar  üzerine konulsaydı, bütün dağlar erirdi. Bir kimse Cehennem'e girip, çıksaydı, yeryüzündekiler onun kokusundan ölürlerdi." dedi.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz ağladılar.

Resûlullah efendimiz ağlayınca, Cebrâil aleyhisselâm da ağladı ve;

"Yâ Muhammed! Sende mi ağlıyorsun, halbuki Allahü teâlâ seni günahdan muhâfaza eyledi." deyince,Resûlullah efendimiz;  "Allahü teâlâya  şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdu.

Resûlullah efendimiz ile Cebrâil aleyhisselâm ağlarlar iken, gökten bir ses;

"Ya Muhammed, yâ Cebrâil!  Şüphesiz Allahü teâla sizi, günâh işlemiyecek  şekilde yarattı.

Onun için, yâ Muhammed! Allahü teâlâ seni bütün peygamberlerden üstün kıldı.

Yâ Cebrâil! Seni bütün gök meleklerinden üstün kıldı." dedi.

"Ey müminlerin emîri! En üstün şey takvâdır. Çünkü, kim, Allahü teâlâya itâat için şeref isterse, Allahü teâlâ onu yükseltir.

Kim de şerefi günâh işlemek için isterse, Allahü teâlâ onu alçaltır."

Halîfenin yanından ayrılırken, halîfe ona hediyeler vermek istedi. Fakat kabûl etmedi ve;

"Benim ona ihtiyâcım yok. Ben nasîhatı, dünyâlık karşılığında satmadım." buyurdu.

Sen Yeter ki, Herşeyin Sahibi'ne (c.c.) Teslim Ol ..!


?ui=2&view=att&th=1250ca566adc9af8&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250ca566adc9af8&zw
 
 
 
 
 
Dertler, acılar ve çaresizlikler…
 İnsan eli kolu bağlı bir vaziyette Rabbi’ne (c.c.) teslim olduğunda, karanlıklar aydınlığa döner… Herşeyin en iyisini bilen O’dur (c.c.). Bizim gidecek başka kapımız mı var?
Keşke, Rabbimize her zaman niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olabilsek…
 O’nu (c.c.) bilip vicdanımızda O’nun (c.c.) irfanına erdikten sonra mükellef olduğumuz hususlar mevzuunda “niçin böyle oldu?”, “neden bunlar hep benim başıma geliyor?”, “ALLAH’ım (c.c.) neydi günahım!” demeden sadece ve sadece teslim olmamız nispetinde O’na (c.c.) karşı şükran borcumuzu eda edebilsek… Kapısının sadık tasmalı kulları olarak yüzümüzü kapısının eşiğinden ayırmayıp “Rabbim (c.c.) günahkar kulun kapına geldi.. bahtına düştüm..” deyip kendimizi O’nun (c.c.) rahmet kollarına bırakabilsek…
Sözün burasında bir misal olması bakımından kadınlık dünyasının sultanlarından Hz. Hacer Validemizin teslimiyetini nazarlara arz edelim.
 Hz. İbrahim, kucağındaki çocuğuyla birlikte Hz. Hacer anamızı ekinin bitmediği, suyunun olmadığı kupkuru bir çöle, şimdiki adıyla Mekke’ye bırakmakla emrolunur. Eşini ve biricik oğlunu orada bırakan Hz. İbrahim geriye döner. Biraz ilerlemiştir ki, arkadan ağzı kevser içesi, Rasul-i Ekrem’e gerçekten nine ve anne olacak büyük kadın Hz. Hacer’in sesi duyulur: “Ya İbrahim, Ya İbrahim! Bizi burada bırakman ALLAH’ın emri mi yoksa kendi isteğin mi?” Bunun üzerine Hz. İbrahim, “ALLAH’ın emri ile seni buraya bıraktım Ya Hacer” der. Bu sözleri duyan Hz. Hacer’in dudaklarından şu sözler dökülür: “Madem ALLAH’ın emriyle getirip bizi buraya bıraktın, gayri ALLAH bizi terk etmez. ALLAH’a teslim olmak, emrettiği şeyleri yerine getirirken, bizi zayi ve terk etmeyeceğine inanmak lazım.”

BAHTINA DÜŞTÜM YA RABBİ!
O sırada başta İki Cihan Serveri Fahri Kainat Efendimiz (S.A.V.) olmak üzere kıyamete kadar gelecek nurlu halkanın başı, onların şerefli dedeleri Hz. İsmail bir çocuktur.
Başında koruyucu olarak anasından başka kimsesi yoktur. Etrafta su ve yiyecek namına bir şey görülmüyordu. Hz. İbrahim eşini orada bırakıp uzaklaştıktan sonra bütün yük, Hz. Hacer’in omuzlarına kalmıştır. Ama o, “Rabbin emriyle olduktan sonra gam yemem” diyordu.
Biraz sonra çocuk susayınca ağlamaya başlar. Anne bir yudum su bulabilmek için sağa sola koşar. İlk gözüne ilişen Safa tepesi olur. Safa kapısından dışarı çıkar, “Acaba bir yerde su görebilir miyim.. suyun alameti olan kuşlara şahit olabilir miyim.. ben ne olursam olayım ama şu yavrucuk ağlıyor ve içim parçalanıyor” duygu ve düşüncesiyle tepeye tırmanır.

Safa’da bir şey göremeyince Merve tepesine tırmanır ve Safa ile Merve arasındaki bu geliş gidişler yedi defa olur. Dört defa gider, üç defa gelir. İyice yorulan ve takati kalmayan Hz. Hacer anamız, “Artık bittim Ya Rabbi. Bütün sebeplere sarıldım. Bu yavruyu bırakıp gidemem. Senin emrine muhalefet de edemem. Bahtına düştüm” diye inler
. Bu içten yapılan dua, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rahmetini harekete geçirir ve ilahi emirle Hz. İsmail ayağını yere vurunca yerden bir su (zemzem suyu) fışkırır. Ve bu sudan hem anne hem de çocuğu kana kana içerler.
Evet Hz. Hacer validemiz, teslimiyetinin meyvesini böyle görür ve aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan müminlere de nice dersler verir. (İbn Sad, Tabakat, 1/50-164)

Musibetlerimizi def edecek, bizi huzura kavuşturacak, gönül dünyamızda zemzemler fışkırtacak, bizi iman ufkuna ulaştıracak, kanayan yaralarımızı dindirecek ve bize inşirah verecek olan sadece ve sadece Rabb’imizdir (celle celâluhu). Biz, sebeplere sonuna kadar sarılıp ALLAH’ın (c.c.) bize verdiği imkanları kullanacağız. İşte bu noktadan sonra ALLAH’ın bitip tükenme bilmeyen kudret ve kuvvetine şahit olacağız.
 Gecemiz gündüz olacak, şafaklar atacak, ak horozlar ötecek, çatlak sesler dinecek, meseleyi ters anlayanlar kaybolup gidecektir. Bize düşen niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olmak, sadakatle O’nun (c.c.) kapısından ayrılmamak ve bir ömür boyu O’nu (c.c.) tanıyıp tanıtmaya çalışmaktır.
--------------------

secdem…



?ui=2&view=att&th=124fd6b3cb119a62&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_124fd6b3cb119a62&zw

Yüzünü toprağa sür şimdi…
Evine dön. Sılana koş.  Subhane rabbiye’l -a’la. “Sen varsın. Sen a’lasin. Eksiklikten uzaksın, noksanlıktan muallâsın, kusurdan mukaddessin. Kusur bende. Benden yana eksiklik. Bende saklı acizlik. Bende bekler fakirlik. Yalnız sana muhtaç olma zenginliğimdir secdem. Yalnız Sana kul olma şerefimdir secdem. Sultanlığımdır secdelerim. Varlığımı huzurunda sıfırladığım andır. Senin şah damarı yakınlığından kalbimin yakınlıklar emdiği andır, ruhumun muştular bulduğu demdir. Miracımın kab-ı kavseyni secde. Beni aradan çıkardığım yerdir secde. Dediğini yapıyorum, secde edip yaklaşıyorum. Sana yaklaşıyorum. Tüm uzaklıkları uzaklara bırakıyorum. Tüm aldanışları tuzaklarda bırakıyorum.


Yüzümde secdelerimin izini bırak ey Rabbim.
Alnıma rahmetinin nefesini bırak ey Rabbim.
Kalbime En Sevgili’nin aşkını bırak ey Rabbim.


Secdemden dirilt beni.
Secdemde öldür beni.
Secdemde durut beni.
Secdemde doğrult beni.



Küçük bir çocuğun ümidi

?ui=2&view=att&th=1250ca2c9660366c&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1250ca2c9660366c&zw 
Deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu.
Mutlaka bir mücevherdi bulduğu.
Şekli de bir insan kalbi gibiydi.
Üstelik de parıl parıl parlamaktaydı.

Çocuk, taşı avuçlayıp evine koştu.
Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı.
Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın,
birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı.
Fakat bunu ona söyleyemedi.

Küçük çocuk,
rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor
ve o paranın bir bölümüyle, bir de top alacağına inanıyordu.
 Fakat babası buna yanaşmıyordu.

Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında,
tatilde simit sattığı çarşıya gitti.
Kuyumcu vitrinleri,
göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu.
Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle.

Çocuk, en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra,
bir süre vitrin önünde bekledi.
İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı.
Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım.

Küçük çocuk, biraz sonra içeri girdi.
Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak:

- Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim! dedi.
Eğer isterseniz size satarım.

Adam, taşa uzaktan bir göz atıp:
- O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur.
- Hayır! diye atıldı küçük çocuk. İsterseniz ıslatın.
Ne kadar parladığını göreceksiniz.

Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor
ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu.

Kadın, onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp:
- Tam istediğim şey! diye gülümsedi. Onu bana satar mısın?
Küçük çocuk,
taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu.
 Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı.
 Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı.

Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi.
Belli ki, mücevher gibi taşıyacaktı.

Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için,
kadının aldandığını düşünüyordu.
Bu yüzden de:

- Söylemiştim ama tekrar edeyim! dedi.
Satın aldığınız şey basit bir taştır.

Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak:
- Zannetmiyorum!... dedi. O taş bence bunlardan çok değerli.
Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.


Değeri ölçülemeyecek kadar büyük olan küçük bir çocuğun ümidi..



Büyüklenmeci olmayan bir özgüvenin sahibi olarak Said Nursi…



“Bir kaç defa ziyaretine gittik. Fakat hiç konuşmuyordu. Yatağı bir tahta ranzada idi. Duvara asılı bir torbada Kuran-ı Kerim vardı. Başka bir kitap görünmüyordu. İlk gidişte bize çay yaptı ve verdi. Amma, kederli duruyor ve konuşmuyordu. “Nasıl yapalım da konuşturalım, bir mesele soralım. Peygamberimiz Mi’rac’a ruhen mi, yoksa bedenen mi gitti, diye soralım” dedik. Böylece konuşturmayı umuyorduk. Yine bize çay verdi. Imam efendi sordu:
“Efendim ulema farklı söylüyor. Acaba Mi’rac bedenen mi, ruhen mi?” deyince, Üstad sağa sola baktı. Ve bana:
“Hafız, yazın var mı?”
Ben:
“Güzel yazarım efendim”
“Öyleyse al şu defteri” dedi ve başladı söylemeye. İşte ilk defa Mirac Bahsi böyle yazıldı. Tek sayfa olarak tam otuzbeş sayfa yazmışım. Üstad da yazdıklarıma baktı.
“Yazın güzelmiş” dedi. “Sen bana lâzımsın. Amma ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol.”
Ben de “Efendim, ben de tirkakiyim. Sigara içmeden yapamam. Ne yapacağız?” dedim.
Üstad, “O zaman, Besa (arnavut yemini) yapalım. Ben kızınca, sen birşeyler deme. Sen kızınca, gidip sinekleri dağıtırsın” dedi.1


SAİD NURSİ asabî bir insandır. Geçinilmesi zordur. Bakışlarından sertlik akar. Büyük bir ciddiyetin içine gömülmüş yüzü, aynı zamanda hayatın çeşit çeşit acılarının içinden geçmiş bir insanın yüzüdür. Kat kat açılan bir bohça gibi, duygularında ki her elem, keder acı örtüsü kaldırıldığında, altından bir başka yenisi çıkmaya her an hazır dertlerle hemhal olmuş bir insanın yüzüdür. Bakışlarındaki sertlik ondan akıp size geldiğinde ise, derin bir şefkate, merhamete dönüşür. Dolu tanelerinin size gelene kadar eriyip buhara dönüşmesi gibi. Sert kayaların ortasından fışkıran bitkilerin yumuşaklığı kadar insana güven veren bir kişilik fışkırır bu sertlikten.
Said Nursî gergin bir insandır. Kimi zaman huzursuz bir insandır. Bazen merdümgirizlik hastalığına yakalandığını söyler. “Eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki; ona merdümgirizlik yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan müteessir olmak” 2 şeklinde açıklar bunu. İnsanlardan kaçar. Yalnız kalır günlerce. Hayatının çeşitli dönemlerinde melankolik ruh hallerine girer. Ruhunun sosyal hayatın gerekliliklerini kaldıramadığını söyler.
Said Nursî asabî bir insandır, ancak onun asabiyetinin bir çekiciliği vardır. Sert bakışları onun dünyasına girmeye vesile bir kapı olur. Sizi içsel dünyasına buyur eder. Onun sertliği savrulup gidebileceğimiz dünyada bize derin bir güven duygusu aşılar. Kişiliğinin asabiyeti asla bir huzursuzluk ve tedirginlik uyandırmaz insanda. Aksine zamanımızın fırtınalarına karşı güvenlikli bir sığınak olur.
Bir psikiyatrist olarak bana onun kişiliğini incelemeyi cazip kılan yönü, başka asabî insanların aksine, asabiyetindeki çekiciliktir. Asabiyet âdeta ona yakışır. Bazı elbiselerin bazı insanlara yakışması gibidir bu. Üzerinde iğreti durmaz. Onun kişiliğinin asabiyeti onun hayatının aslında biricik malzemesi olur. Asabiyeti ve gerginliği, onunla uğraşanlara karşı bir silaha dönüşür. Kendisini seven insanlara karşı ise fırtınalı sosyal hayatta bir sığınağa.
Said Nursî’de insanı böylesine çeken ne var? Onun kitaplarını neden tekrar tekrar okumak istiyorum? Onun kitapları insan ruhunu nasıl bu kadar yatıştırabiliyor? Gençken her aşık olduğumda gider, 17. sözün son kısımlarını okurdum. Kendimi değersiz hissedersem, her nereyi okursam okuyayım, mutlaka teselli eden cümleler bulurdum. Ölüm korkum haşir risalesi, cennet bahsi, ruhun bekası bahisleri ile sükun bulmuştu. Hastalar risalesi ile hastalıklar dahi sevimli görünmeye başladı gözüme. İhtiyarlar Leması ateşli gençlik günlerimin sıkıntılarını serinleten bir gölge gibi beni altında taşıdı. Risaleleri yazan kişi asabi olsa da, Risalelerde ne bir asabiyet vardı ne bir huzursuzluk. Hep huzur akıyordu. Bir yandan insanın nefsine ve narsistleşmiş benliğine ciddi yüzleştirmeler yaşatmayı ihmal etmeden, öte yandan insanın ruhunu ve kalbini meleklerin yumuşaklığı ile donatıyordu.

Bunların bir sırrı olmalıydı.
Bunların bazı sırlarını buldum sonra.
Onun kişiliğinde düğümleniyordu sırlar.

Abdülkadir Badıllı’ının Mufassal Tarihçe-i Hayatının ikinci cildini okurken, en başa alıntılandırdığım Şamlı Hafız Tevfik’in hatırasını okuyunca, bir yıldır onun psikobiyografisi ile ilgili bir kitap çalışmasına yönelik kişilik yapısının özelliklerinin izini sürerken, önemli bir ipucu karşıma çıkıverdi.
Talebe adayına “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebiliyordu. Sonra Barla Lahikası’nda “sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatla lillah için hizmeti….”3 ile karşılaştım.
Said Nursî asabî, hiddetli, geçinilmesi zor bir insan olduğunu kabul ediyordu. Bunu yazmaktan, söylemekten çekinmiyordu. Bunu bir meydan okuma tarzında da yapmıyordu. Eğer kişiliği asabî bir insandan huzur akıyorsa burada derin bir şey aramalıydım.

Son psikiyatrik çalışmalar insanın doğduğu andan itibaren belirli kişilik özellikleri ile doğduğu, çevre koşulları ile bunların ifrat veya tefrite doğru kaydığı yönündedir. Ikiz çocuklarda yapılan gözlemlerde bir çocuğun sakin, diğerinin daha hareketli olması bu yönde manidar bir bulgudur.
Said Nursî’nin de çocukluğundaki davranış örüntülerine baktığımda, aynı şekilde asabî, hareketli, laf söz dinleyemeyen bir çocukluğu olduğunu görüyorum. Bu örüntü bazı yumuşamalar göstermesi ile birlikte tüm yaşamı boyunca devam etmiş, ancak hiddetli davranışlarını kontrol etme yönünde daha muvafık olmuştur.
Said Nursî’nin bir talebesine “Ben asabiyim, herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebilmesi ciddi bir özgüven işaretidir. Bu özgüven ise onun kendi kişiliği ve varoluşu ile uyum içinde olduğunu, benliğinin varoluşuna karşı büyüklenmeci, narsistik bir tutum takınmadığının ipuçlarını verir bize.

Kişinin kendini varolduğu haliyle kabul edememesi, kendi varoluşuna karşı bir hınç duymasına yol açar. Kişinin insanî zayıflıklarını ve yetersizliklerini reddedetmesi, onun benliğinin büyüklenmeci bir tutum alması ile ilgilidir.
Kişinin kendi varoluşuna olan düşmanlık dolu nefreti, olması gerektiğine inandığı kişilik ile olduğu şey arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanır.
İşte burada Said Nursî’nin farkı açığa çıkar. Onun asabiyetinin nasıl olupta bizlere hayatla, varoluşla ilgili derinlik, içtenlik, sukûnet olarak dönüştüğünü açıklar.
Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendini tanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”4 ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,” “nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık, kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır.
Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafı olarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir.
Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar. Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer. Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür.
İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim. Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.”
İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider.

Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmet adınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder. “Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”5 der. İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur.

Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler.
Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur. Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır.
Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir. Nefsine “ey nadan nefsim”6 demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir.
Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür. İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını, kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir. Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir.

Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir. Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir. Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder.
Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden. “Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.” 7 diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahi şikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder.
Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der. 8
•••
Asabi insanlar ikiye ayrılır.
Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar.
İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler, hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler.
Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de, kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor.
Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende güven duygusu uyandırabiliyor.
mustafaulusoy@zaferdergisi.com

1 Abdülkadir Badıllı. Bediüzzaman Said-i Nursî. Mufassal Tarihçe-i Hayatı. II.cilt. S. 770
2 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 61
3 Said Nursî. Barla Lahikası. S. 199
4 Said Nursî. Nurun İlk Kapısı. S. 33
5 A.g.e. s. 33
6 Said Nursî. Sözler. S. 216
7 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 106
8 Said Nursî. Lemalar. S. 120.
Mustafa Ulusoy

Vefatının 49.yıldönümünde Üstad Bediüzzamanı Rahmetle anıyoruz…”Cemiyetin îmanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim” diyen aziz üstad biz buna şahidlik ediyoruz o ekilen nur tohumları bugün zeminimizde ve dünyanın her tarafındaki zeminlerde çiçek açtı açıyor elhamdülillah.Allah daimen ebeden razı olsun…

Güvenin Canına Kıydılar

 
?ui=2&view=att&th=124e27efec3c9e40&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_124e27efec3c9e40&zw
 
 
Kelimelerin duygularını ifade edemeyeceğini gayet iyi bildigi için sustu …
Anlamın muğlâklığı, yorumun sınır tanımayışı ve muhatabın yargıları, konuşmanın safiyetini erittiği / incittiği için sustu …
Halbuki konuşma, kendini ele vermek demekti. Düşündüğünü dillendirmekti. Duygularına harf elbisesi giydirip harfleri, dağarcıktaki kelimelerin emrine vererek cümleleri Aşikar eylemekti, içini Aşikar eylemekti. Ve söz, güven demekti, “içten pazarlıklı değilim” demekti, “Söylediğim gibiyim” demekti. Yalan, söze karışmamalıydı zaten; samimiyete kıyılmamalı, öz hırpalanmamalıydı.
Yalanı, oynamayı, gevelemeyi gönderince uzaklara, sadece yüreğin yansıması kalmıştı sözcüklere. Ve konuşan ne derse, muhatap dinler, kulak verirdi. Gereğini gücü nispetinde yapardı. Çünkü güvenirdi. Insanı hırpaladılar, güvenin canına kıydılar, Güveni öldürünce maskeler çıktı tozlu sandıklardan.
İnsanlar yüzlerine takındılar kendilerinin olmayan şeyleri. Örtmek için içlerini. Yutmak için sözlerini. Gizlemek için yüzlerini. Gözlere siyah gözlükler taktılar, görünmemek için. Çünkü biliyorlardı gözün gücünü, sözü söz yapanın göz olduğunu, ÖZÜN göze yansıdığını.
Evet, insanı hırpaladılar güvenin canına kıydılar, güveni öldürünce çıktı maskeler tozlu sandıklardan. Maskeler takındı saklanmak isteyenler. Ve öyle bir hal aldı ki her şey, maskesizler dışlanır oldu. Kendini Aşikar eylemek, kabalık diye adlandırıldı. Duygularını söylemek ötelendi. Samimiyet aldı başını gitti. Söz gidince ne yapsındı, sustu.
Onu susmak zorunda bıraktılar. Çünkü onun insanlara verecek bir tek yüzü vardı. İkincisini kimsenin görmediğine, herkesi görene saklardı; ıssız anlara saklardı, gecelere saklardı, secdelere saklardı.
Evet, sustu. Çünkü söze önem verilmediğini düşündü. Görselliğin, insanı avucunun içerisine aldığını, insanların artık sadece görülen yanlarıyla değerlendirildiğini gördü. Halbuki onun modern dünyada kendisini pazarlayabilecek herhangi bir şeyi yoktu. O fazlaca Sıradan, fazlaca iddiasızdı kimilerine göre. Yaşam felsefesi “içinde bir insan olarak” hayatını idame ettirme üzerineydi insanlar. Sözü katledince, Elsiz-dilsiz kaldı, Ne yapacağını bilemedi. Uykusuz geceler geçirdi, Yapılacak en iyi şeyin, susmak olduğuna kanaat getirdi. Ve sustu.
Istiyordu ki, / kendi özüne dönsün kendi olsun herkes. Maskelerini çöpe atsın, bir de dünyaya kendi olarak baksın. Olmadı … Bu olmayışlar onu yıprattı, koşmanın verdiği yorgunluğa Dostların çekimserliği de eklenince şaşırıp kaldı, böyle olmamalıydı ona göre.
Yorulmaktan Şaşkın, şaşkınlıktan yorgun idi. “Ne yapabilirim” diye bir kez daha sordu kendisine. Yani kalan iki yarenine. Sus dediler. , Yine dinledi ve sustu her zaman Onları dinlemişti. Çünkü susmak da bir tür konuşmaktı. Ama susmanın dilini sadece susanlar bilirdi. Tüm duyma güdüsünü kulaklarına indirgeyenler, tüm Tıpkı düşünme becerisini Aklına hapsedenler gibiydi onun Gözünde.
Halbuki onu hakikat olanlar bile her zaman konuşmamışlardı tarih içerisinde söylediği. Bu dertliler Zaman, zemin ve yürek bulunca serpmişlerdi incilerini. Ama malumatfuruşluğu alim olmak, birkaç sevi şiiri ezberlemeyi Aşık olmak, biraz felsefe okumayı hakim olmak sananlar onu bıktırdı. “Ah” etti onlara, kendi içleri gibi kendi dışlarında olan her şeyi de kirlettikleri için. Biraz dinginleştiğinde ise duyguları, sustu.
Işte sessizliğe kanat çırpıyordu bir kez daha. Dinlemenin erdem olduğunu kitaplardan okumuştu, soylenen kendisine her bir şeye kulak vermenin ve ama en iyiye tabi olmanın gerekliliğini. Ancak bunun bu kadar insana ait bir şey olduğunu yeni anlamıştı. Evet, insan dinlemeliydi. Kulak kesilmeliydi. O zaman duydukları onu ürpertmişti, bunları yıllardır nasıl olup da duyamadığına hayret ediyordu. Hayreti zaten Nimet biliyordu, şimdi ise her bir nimeti hayret olarak görmeye başlamıştı.
Galiba sessizlik buydu.
Ve sustu … kelimelerini beline doladığı kuşağın içerisine sıkıca yerleştirdi. Orucunu bozacağı zaman için onları gizledi. Ak akçelerin saklandığı Keçe keseye bir kez daha baktı. Susmanın kendisine sağladığı benliği kucakladı. Susmaktan sonra yapılacak en iyi şeyin buralardan gitmek olduğunu gayet iyi biliyordu. Öyle yaptı. Yürüdü, gitti uzaklara …
alıntı.
Selam ve dua ile …

sevgi ne mi??

?ui=2&view=att&th=124e27df9aada97b&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_124e27df9aada97b&zw
 
 
Sevgi, gururu yere serip bir Hasır Edip çiğnemektir,
Sevgi, ugrunda akıttığın göz yaşlarını saklamaktır,
Sevgi, Acıya tatlı gözlerle bakmaktır,
Sevgi, Gül’ü koklamak dikeni tutmaktır,
Sevgi, aglarken tebessum edebilmektir,
Sevgi, kederi, Acıyı, Elemi Yarı Yarıya paylaşabilmektir,
Sevgi, hasrete hasret kalmaktır,
Sevgi, işte o sevgi varya …
Sevgi, seni sevebiliyorum demenin anlamını vermektir …
Sevgi, anne diyen Dudakların titremesidir,
Sevgi, gözlerden yaprak yaprak düşen Düstur,
Sevgi, En sevgiliye edilen bir selam bir salattır,
Sevgi, Mevlaya denilen bir amin, bir zikir, bir şükrdür,
Sevgi, fanilik karþýsýnda fani olmamaktır,
Sevgi, secdede eğilen bir Bastır,
Sevgi, secdede gözlerden akan bir yaştır,
Ve sevgi başı yaran taşa duyulan özlemdir,
Ve sevgi secdede açan gullerde gizemdir
Sevgi, Acıya tatlı gözlerle bakmaktır,
Sevgi, Gül’ü koklamak dikeni tutmaktır,
Sevgi, aglarken tebessum edebilmektir ..

“Kalb, kırda atılmış bir kuş kanadi gibidir.
Rüzgar nasıl bu kanadi alt üst çevirirse kalb de böyledir. “Hadis-i Şerif

İsyanım Kendime'dir!

 
?ui=2&view=att&th=124e27bafcc9c630&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_124e27bafcc9c630&zw

 
Haykırıyorum: O halde susturun (!)
Asra yemin olsun ki,
en çok kendime zulmettim!

“Stratejik bulmadılar Düşüncelerimi.
Çağın tuğrasını çektiler, mil niyetine “

- Hangi pranga öfkemizi içimizden söküp atabilir ki?
Aklım başımdan istifa edeli çok oldu. Kaç zamandır ruhuma kinimi üflüyorum.
Karabasanlar kesiyor soluğumu. Içimin boşluklarından İntihara teşebbüs ediyor travmalı tüm duygular.

Katlime ferman, yine “ben” oluyorum.
Üç kuruşluk susuşlarla mevte kadar bozdum misâkımı. Rant sağlama peşinde değilim. Siyasete kurban edecek bir davanın Mensubu hiç değilim.
Yalnızca düş peşindeyim.
Hadi sen de düş peşime …

Bu ipte kaç cambaz oynama kavgasında böyle?!
Yargısız infazlarda nöbet tutuyorum.
Hangi yaramdan sarılıyorsam tekrar Kanıyorum.

Asra yemin olsun ki,
En çok kendime kinim! ..

Kend (t) ime Kustu / rüldü / m
Hüsranların yamacında gezineli dünyaya sataşır oldum.

Bir çığlığa susuyorum. Avaz avaz ayaz oluyorum. Üçüncü çoğul kişiler ünlemlerimi elimden almış olsalar da: Haykiriyorum.
Şimdiki zamanı yaşayanlar telaşa kapılmasınlar! “DİNİ GEÇMİŞ ZAMAN” bir uyarladılar “uzlaşan” tüm fiilleri.
Asra Kasem olsun ki,
Isyanım kendimedir!

Bütün çilemi alt alta toplasam kaç yürek eder? Kaç kahırlık yanmışımdır geçen bunca yılda ben? Bu hesap, kitaba uymaz. Dağıt ve tekrar topla, sağlamasını yap sonra (!)
Isyanım Kavgamın şanındandır. İsyanım gönlümün susmaya razı olamayışındandır. Sus (ma) ve isyankar olma gönlüm (!)
Asra yemin olsun ki,
Aldanış üstüne aldanışlardayım!

Güneşin avuçlarında yakalıyorum yüreğimi. Kendimi arayışlarım uzun metrajda. Bakiyem dibe vurmada.
Ruhsatım yok vakte şükür biçmeye. Aldanış ki, Yakama yapışan Yazgı. Aldanmışlık ki, Ardışık mahvoluşlar seansı. Tüm aldanışlarımın bileşkesi Yamalı bir mağlubiyet!
Aşınan zamanların vurgunuyum ben. Gazap üstüne azap giydirilmiş hükmüme.
Gittikçe ufalıyorum ..
Hudutları aşan zihnim sınır dışı ediliyor.
Düşlerimden yırtın libasımı.
Düşüncelerimi dar ağacında ağarlayın.
Fikir sancıdır, ağır bedel ister biliyorum ..
Düşünüyorum: hadi öyleyse Vurun.
Çekin ipimi!
Azrail’e Baş eğersem, aklımla Arami bozarım.

Asra yemin olsun ki,
Haddi aşan hatalardayım.

Niyetsiz bir tevbe kaç günahı silebilirse, o kadarım. Sınır tanımaz bir acziyetin sınırındayım. Aldanışlar uçurumundayım, heyhattt! …
Ayari BOZUK BİR ÖMÜR, KAÇ Ölüme DENK GELİR?
Asra yemin olsun ki,
İnsanlık ziyanda. . .

Iki yol arasında gel-gitlerdeyiz. Ne tam iman, ne tam inkar .. Ölüm Değmemiş yaşamımıza, hakikatin gölgesindeyiz. Sabri ve hakkı merkez edinemeyenleriz. Bir tarağın kırılmış ve AYRILMIŞ dişleriyiz ..
-FE Eyne TEZHEBUN? –
Bu gidiş nereye?
İnşallah SELAMETe.
İnşallah HİDAYETe.
Sırat-I MÜSTAKİMe ..

Ya Rab!
SEN bizlere MERHAMETİNDEN LUTFEYLE!

Lal edilmiş çığlıklarımızın arifesinde haykırmalardayım.
Şükür ki kapsama alanını aşacak yankılarım.
Hadi kesin sesimi!
Susturun içimdeki susmayan beni.

Eyvallah özgürlüğün tene değişine!
Eyvallah!


Ve can Cânan'dandır.

 
?ui=2&view=att&th=124e279bc21603ea&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_124e279bc21603ea&zw
 
 
Ele avuca gelmiyor olabilir. Dokununca dökülüyor parmak uçlarından elimizde avucumuzda varlıktan yana ne varsa, parmak uçlarımızda yakınlıktan yana ne varsa,
hepsi, hepsi suyundan olabilir dokunuşundan olabilir.
Söze sığmıyor, dile gelmiyor olabilir.
Siire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor.
Dilimize damağımıza Degen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı olabilir, hepsinin tuzu olabilir. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep, hepsi canın Romanı heyecanı olabilir.
Mezara inmiyor olabilir, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, Toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlar boyu GİZLENEN ne varsa, hepsi tarlası olabilir. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep kavgası olabilir
Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi kaygısı olabilir, hepsi olabilir tortusu bir giden.
Tene değiyor gibi, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası gibi, hepsinin ayinesi olabilir.
Nefese siniyor gibi, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte Eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı Kaynatan her neyse, hep candan, hep ocağından olabilir, hepsi olabilir Alevi.
Dağılıp çözülüyor, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında kıvrımlarında zamanın olabilir. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı Fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından.
Için, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden Yüzlere uğruyor, mahzun yüzlerden Geçip gidiyor. Için de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarında dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından.
Yaralarda çoğalıyor için, kanda kıvranıyor, geceyi açılıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcak Kanda Azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi, hepsi olabilir çaresinden paresinden olabilir.
Dağı yol eyliyor olabilir, denizi Çölde boğuyor, rüzgarı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgâr nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı.
Can, Paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir.
Yüreğimizin yayında gerili oktur olabilir, ki buralı değildir, Şimdiye de razı değildir; bizden Önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı bir hayaldir olabilir, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş bir şebnemdir olabilir, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde Aşkları vardır.
Ve Cânan’dandır olabilir. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de Rahmet Duası, Medine Ensar sevdası … Ne varsa, Cânan’dan yana, hepsi candan Ala, hepsine olabilir feda, hepsine canlar kurban olası.
Canan yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinde dolanıp temizlenen ümmetin taze kanlari, Hacılar bundan böyle taşraya akmalı, dışarı illere varmalı, herkesi aşk ile boyamalı, herkesi Canan ile oyalamalıdır.
Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, Sevdiğimiz ve var Bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer Bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, Yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz …
Hepsi Cânan’

ın ayinesinde bir göründü bir kayboldu. Hepsi Canan Hatırına varlığa vardı. Hepsi hepsi Canan uğrunda birer kırığı edebilirsin … Canan ol ki [asm], canın cânıdır. Canlar cânıdır. Yüreğimiz bir Canan sevdasına kanmalı, Canımız Canan ile kanamalıdır.
Selam ve dua ile …

Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben


Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben
Düşeceksin sanırım kirpiklerimden…”

Hatırladınız mı şarkıyı?
Gözyaşında nelerin saklı olduğunu, hangi hüznün ve elemin, hangi gamın ve kederin, hangi sevincin ve neşenin, hangi sevginin ve sevgililerin ve kimlerin saklı olduğunu anlatan, söyleyen ve “hüngür hüngür” haykıran bu güzel şarkıyı hatırladınız mı?
“Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben…”
Sizin gözyaşlarınızda neler saklı?
Kime ve kimlere mesken yaptınız gözyaşlarınızı?
O güzelim buğulu gözleriniz kime ve kimlere “yataklık” ediyorlar?

Sahi, nedir gözyaşı? Sığınak mı, barınak mı?
Acı mıdır gözyaşı, sevinç mi?

Ve,
Nedir ağlamak?
Neden ağlar insanlar, neden akıtırlar gözyaşlarını?
Ve neden ağlamazlar?
Neden ve niçin saklarlar gözyaşlarını?
Neden ve niçin “iç”lerine akıtırlar
“terkîbinde” nelerin saklı olduğu meçhul olan, kaynağı belirsiz o iki damla ıslaklığı?
“Gözyaşı Medeniyeti”nin mensupları neden ağlamazlar?
Ağlamak bir “küçüklük” tezahürü müdür?
Medeniyetinin hamurunun gözyaşı ile yoğrulduğu söylenen bir toplumda ağlamamakta neyin nesi oluyor?
Nereden çıktı bu “kadın gibi ağlama” lafları?
O zaman siz “erkek” gibi ağlayınız…
Yok hayır, “adam” ve “insan” gibi ağlayınız…

Ağlamak…
Nereden ve niçin geldiği belli olmayan iki damla sıvınıngöz pınarları”ndan süzülerek, gözün “koruyucu melekleri” olan kirpiklerde bir yarım tur attıktan sonra, yavaş yavaş, kimseyi incitmeden, sadece kendi sahibinin “gönül telini” samimi bir şekilde titreterek, kendine has “eda”sı ile birlikte, yılların izini taşıyan “yüz” ün o kıvrımlarından süzülerek, bazen elin tersiyle silinerek, bazen de çene kenarlarından kayarak toprakla buluşma “eyleminin” adı…
“Göz Pınarları.” Bu harika tamlamayı mensuplarına hediye eden medeniyetin çocukları, niçin ağla mıyorsunuz?
Yoksa, gözlerde bir “pınar” olduğunu, o “pınar”ın “gözyaşı” ile dolu olduğunu, zaman zaman boşaltılmazsa sahibini rahatsız edeceğini, “musluk”larını ne kadar sıkı sıkıya kapatsanız da “o”nun mutlaka kendine bir “yol” bulacağını, sizin “o”na yol vermemeniz halinde “o”nun kendi güzergâhını kendisinin çizeceğini ve “o” parlaksı, efsunlu, sahibine ayrı bir “güzellik” katan güzelim sıvının “içinize” doğru akacağını ve nihayet sizin ağlamamanız halinde, “dışı”nızın ağlamaması halinde “içiniz”in ağlayacağını bilmiyor musunuz?
“İçin için ağlamak” tabirini hiç duymadınız mı?
Öyleyse neden ve niçin “dışın dışın” ağla mıyorsunuz?

Ağlayın…
Allah aşkına ağlayın…
Bazen sessizce, bazen hıçkırarak, bazen de bağırarak ağlayın…
İçinizin ağlamaması için dışınızı ağlatın…
Akıtın gözyaşlarınızı göz pınarlarınızdan…

Açın ellerinizi semaya, bükün boynunuzu, isteyin affınızı Yaratıcıdan ve ağlayın ki göreceksiniz meleklerinde sizin o ağlama “seansına” iştirak ettiğini…
Günahlarınızın affı için ağlayın, mazlumların “âh”ını almamak için, kaprisleriniz için, gelmeyecek olan gençliğiniz ve gelmesi mukadder olan ihtiyarlığınız için, kendiniz için, ana-babanız için,çoluk-çocuğunuz için, benim için ve samimi dualarınızın kabul olunması için ağlayın…
Elinizden “ağlamaktan başka bir iş” gelse de ağlayın “gelmese” de zira ki ağlamak başlı başına bir “iş” tir…
Peki siz gözyaşının terkîbinde nelerin olduğunu biliyor musunuz?
Ağlama “işi” nin hangi hastalıklara “şifa” hangi dertlere “deva” olduğunun farkında mısınız?
Gözyaşının “renk körlüğü”ne iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani herşeyi “siyah ve beyaz” gören, arada kalan bütün renkleri “yok” sayan, görmeyen, grînin, yeşilin, mavinin, eflatunun ve diğerlerinin farkında olmayan “renk körü” gözleriniz var ya, işte onlara iyi geldiğinin farkında mısınız?

Gözyaşının gözdeki “perdelere” iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o herşeyi “flû” gören, bir türlü net göremeyen, görmek istemeyen, al ve yeşil “lens” li gözleriniz var ya, işte onlardaki “bir türlü görmek istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Göremediğiniz zaman bilemeyeceğinizin, bilemediğiniz zaman ilgilenemeyeceğinizin, ilgilenemediğiniz zaman da ne ocakların söndüğünün, ne yuvaların yıkıldığının farkındasınız değil mi?

Gözyaşının kulaklara faydalı olduğunu, “duymama/duymak istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o bir türlü kimseyi duymayan, uzakları geçtik yakınındaki “âh”ları ve feryâd-u figânları işitmeyen kulaklarınız var ya, işte onlara en kaliteli “işitme cihazı” etkisi yaptığının farkında mısınız?

Gözyaşının burnunuza faydası olduğunu bilir misiniz?
Hani o “iyi” olan şeylerin kokusunu bile unutan, akşamleyin komşusundaki pişen yada pişmeyen çorbanın kokusu ile ilgilenmeyen, hep sunî kokulara alıştığı için gerçek kokuları bir türlü alamayan, yahu “gül” ün kokusunu bile unutan burnunuz var ya, işte ona da iyi geldiğinin farkında mıısınız?
Gözyaşının dilinize iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o tatmış olduğu bütün nîmetlerin asıl sahibini unutan, unuttuğu için şükretmeyen, hep yanlışın sesini çıkaran, bir türlü doğru sesi çıkartmayı beceremeyen, şükrü unuttuğu gibi zikri de unutan, malayâni şeylerle iştigâl eder hale gelen ve sahibine yani size “ölmüş kardeşinizin etini” yediren dilinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının ellere iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o semaya açılmayı unutan, “yetimin başını okşama” hasletini kaybeden, hep “alan el” olmaya alışmış, bir türlü “veren el” olmayı beceremeyen/istemeyen, günahlarınızdan dolayı nasırlaşan ve kullandığınız “yan sanayi” kremlerin bile “görünmeyen” nasırlarızı örtemediği ellerinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının ayaklara iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o mescidin yolunu unutan, bar ve pavyon gezmelerini “ezbere” bilen, dost gezmelerine ve hasta ziyaretlerine çağıranlara “bırakın bu ayakları” diyen ayaklarınıza iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının beyninize iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o varoluş sebebi olan ve sizi hayvandan ayıran “düşünme” melekesini kaybeden, dumûra uğrayan, düşünemediği için işleyemeyen, işleyemediği için pas tutan ve sorgulama yeteneğini kaybeden, o yüzdendir ki “gelene ağam- gidene paşam” diyen beyninize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının damar sertliğine, migrene, hazımsızlığa ve özellikle çağın illeti olan strese; her nevî sosyolojik ve psikolojik ve fizyolojik hastalıklara “şifa” olduğunun farkında mısınız?
Ve,
Gözyaşının kalbinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Bütün kirli çamaşırlarınızı temizleyen ve hatta onları “beyaz ötesi” hale getiren temizlik maddelerinin temizleyemeyeceği kalbinizi temizleyen, sertleşmiş kalbinizi en kaliteli yumuşatıcının dahî yapamayacağı şekilde yumuşatabilen bir “GÖZYAŞINA” sahip olduğunuzun farkında mısınız?
O gözyaşının size bir “insaf”, bir “vicdan”, bir “yürek”, bir “feraset” ve bir “GÖNÜL” olarak geri döneceğini biliyor musunuz?
Ağlayın, hemen ağlayın ve akıtın gözyaşlarınızı toprağa…
Yoğurun gözyaşlarınızla toprağı ve sulayın…
Gözyaşlarınızla yoğrulan ve sulanan toprak filizlensin, o filizleri de sulayın…
Ve o filizlerden
“gül” fidanları derilsin, rengârenk “gül” fidanları…Her taraf “güllük-gülistan”lık olsun gözyaşlarınızla…
Ve “gül” insanlar yetişsinler o gülistanda, işi-gücü “gül” olsun onların, “gül alsınlar gül satsınlar, gülden terazi kursunlar, gülü gül ile tartsınlar…”

Ve,
Hemen ağlayın! Aynı zamanda bir “gözyaşı” Peygamberi olan son Nebî’nin “gül” kokan, “gül” pınarlarından “gülyaşı” olarak sizin için dökülen o mübarek “gözyaşları”nın hürmetine, hemen ağlayın…
Ve,
Asla, asla “timsah gözyaşları” olmasın “göz pınarlarınız”dan gelen gözyaşlarınız…
Ve,
Ağlayınız, bazen “için için”, bazen “dışın dışın”, bazen “sessiz sessiz”, bazen “hıçkıra hıçkıra”, bazen “hüngür hüngür”, bazen de “bağıra çağıra”, ama yeter ki ağlayınız…
“Ağlamaktan başka elinizden bir iş” gelse de ağlayınız gelmese de…
Zira ki ağlamak “BAŞLI BAŞINA BİR İŞ” dir, hemi de çok ama çok önemli bir iş…
Kendisine “husûsî” zaman ayrılması gereken önemli bir iş…

Hadi bakalım, şimdi “ağlama molası” veriyoruz…
VE
Allah (c.c.) “göz pınarlarınızı” kurutmasın…