KERAHAT VAKTİ

dua5ts4.jpg İçinde namaz kılınması mekruh olan vakitlere fıkıh kitablarında kerâhet
vakitleri denilir. İki türlü kerahet vakti vardır:
1 - Farz olsun, nafile olsun her türlü namazın kılınması mekruh olan vakitler.
2 - Sadece nafile kılmak mekruh olup diğer namazların câiz olduğu vakitler.

» Farz - Nafile Bütün Namazların Kılınmasının Mekruh Olduğu Vakitler Hangileridir?

Bu vakitler üçtür:
1 - Güneşin doğuşundan itibaren ışınları gözleri kamaştırır hâle gelinceye kadarki sabah vakti, kerahet zamanıdır. Bu vakit, güneşin doğuşundan sonraki takriben 45-50 dakikalık bir zamandır.
2 - İkinci kerahet vakti, istiva vakti ile zeval vakti arasıdır. Yani güneşin göğün tam ortasına dikilmesi ânından Batı tarafına doğru açılmaya başladığı âna kadar geçen süredir.
3 - İkindiden sonra, güneşin sarararak göz kamaştırmaz duruma geldiği andan başlayıp güneş batıncaya kadar süren vakit de kerahet vaktidir. Demek oluyor ki ikindi namazını güneş ışınlarının sararmakta olduğu sıralara kadar geciktirmemeli, kerahet vaktine bırakmamalıdır.
* İkindi namazı kerahet vaktine kadar geciktirilmişse, namaz kazaya bırakılmaz, sünneti terkedilerek sadece farzı kılınır. Hattâ güneş batmadan evvel iftitah tekbiri alınarak ikindinin farzına durulsa, namazda iken güneş batsa, bu bile sahih olur. Namaz kazaya kalmış olmaz, vaktinde edâ edilmiş sayılır. Bu ikindi namazına has bir durumdur.
* Bu üç vaktin kerahet vakti olma hikmeti, ateşperestlerin ibâdet zamanı olmasıdır.
* Bu üç vakitte salâvat getirmek, dua ve tesbihte bulunmak, Kur'an okumaktan efdaldir.
» Sadece Nâfile Kılınması Mekrûh Olan Vakitler Hangileridir?

Yukarıda saydığımız üç vaktin hâricinde sadece nâfile namazları kılmanın mekruh olduğu dokuz vakit daha vardır:
1 - İmsâkten itibaren sabah namazını kılmadan önce nafile namaz kılmak mekruhtur. Bu arada sadece sabah namazının iki rek'at sünneti kılınır, başka nâfile kılınmaz.
2 - Sabah namazının farzını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar olan süre içinde de nafile namaz kılınmaz. Hattâ farz kılındıktan sonra sabahın sünneti bile kılınamaz.
3 - İkindinin farzını kıldıktan sonra,
4 -Akşamın farzından önce,
5 - Cuma ve bayram hutbeleri okunurken
6 - Cuma günü namaz için kamet getirilirken de nâfile kılınmaz.
7 - Bayram namazından önce, ne evde, ne de camide nâfile namaz kılmak mekruhtur.
8 -Bayram namazından sonra mescidde nâfile namaz kılınamaz. Ancak evde kılınabilir.
9 - Farz namazına başlanınca da nâfile kılmak mekruh olur. Ancak cemaati kaçırmak korkusu yoksa, sabahın sünneti kılınabilir.
--------------------


Atatürk: 'Dinler denize batsın'



Taraf yazarı Ayşe Hür, Atatürk'ün bütün dinlerin denize batmasını istediğini söylediğini yazdı



Ayşe Hür, Taraf'taki 'Tarih Defteri' sayfasındaki 'Din yok milliyet var!' başlıklı yazısında; Atatürk'ün milletvekili Ruşeni Bakır'a ‘Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum’ dediğini yazdı.

İşte Ayşe Hür'ün yazısından ilgili bölümler:

Ziya Gökalp’in dine bakışı

Kendisini, hayata pozitivist olarak başlayan sosyolog Emile Durkheim’ın şakirdi olarak tanımlayan İttihatçı-Türkçü ideolog Ziya Gökalp, ileriki yıllarında Durkheim’ı eleştirerek pozitivizmden rasyonalizme kaydıysa da, özellikle dinle ilişkileri açısından pozitivistti. Nitekim 1916-1917’de, Şeyhülislamlığın kabine dışına çıkarılması, medreseler ve vakıflarla ilgili konuların ‘laik’ bakanlıklara aktarılması ve medeni hukukta düzenlemeler yapılması, dinci çevrelerden gelen büyük protestolara rağmen Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi ve cuma hutbelerinin Türkçe yapılmaya başlanması, Ziya Gökalp’in görüşleri doğrultusunda olmuştu.

Dinin kullanılması

Ancak İttihatçı kadrolar Milli Mücadele’nin ilk yıllarında dine karşı daha pragmatik bir tavır takındılar. Kürtler, Çerkezler, Lazlar gibi Türk olmayan unsurların Türklerle birliği için İslâm dinini sonuna kadar kullandılar. Halide Edip (Adıvar) ünlü Sultanahmet Mitingi’nde “Müslümanlar, Türkler, Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor!” derken, İstiklal Marşı’nın güftesinin yazarı Mehmet Akif Ersoy, halkı düşmana karşı savaşa çağıran vaazlar vermek üzere Anadolu camilerini geziyordu. Milli Mücadele’nin temel metinleri olan Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum kongrelerinin kararlarında defalarca İslâm’a, Halifeliğe atıf yapıldı. (Örneğin Sivas Kongresi’ndeki ant içme cümlesi şöyleydi: “Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, İslâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek (...) çalışacağıma (...) namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”)

Meclis’teki şeyhler

23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde (özellikle cumaya denk getirilmişti) Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Öyle ki, muhafazakâr liderlerden Kazım Karabekir bile töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişâne’ bularak ‘tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı’ diye yakınmıştı.

Üstelik bu ilk Meclis’te tek gayrımüslim üye yokken, 403 Müslüman üyeden 9’u şeyh, 85’i, dinî eğitim almış kişilerdi. Hem işlevsel hem de simgesel açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri, Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. Dahası, Abdülhalim Çelebi Meclis çalışmalarına uzun Mevlevi külahı ve özel Mevlevi kostümü ile katılırdı. Meclis’in başkanlık kürsüsünün arkasında ‘birbirinize danışınız’ anlamına gelen (‘ve emrehüm şura beynühüm’) dinsel bir yazı vardı. Meclis’in ilk yasalarından biri dinsel nedenlerle çıkarılan Men-i Müskirat (İçki yasağı) Kanunu idi. 1921’de kabul edilen bugünkü milli marşımızın güftesi dinsel metaforlarla doluydu.
Dahası da vardı. 1876 Anayasası’nın devletin dininin İslâm olduğu hakkındaki 12. madde hükmü başlangıçta 1921 Anayasası’na geçmemişti ama 1923’te Anayasa’nın 1. maddesi ‘Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyet’tir’ şeklinde tadil edilirken, muhafazakâr çevrelere sus payı olarak 2. maddeye “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâmdır” ibaresi tekrar konmuştu. Aynı yıl, Çankaya Köşkü’nün bahçesine iki minareli bir cami yaptırılması bile düşünülmüştü. Sonuç olarak Cumhuriyet başında ‘laik’ değildi, hatta Meclis’in bileşimi açısından Osmanlı Devleti’nden bile anti-laikti.

Laiklik rotası netleşiyor

Ancak rota kısa zamanda netleşti. İlk adım 3 Mart 1924’teHalifelik ve Şeyhülislamlık makamlarının, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması dinî taşınmazların Başbakanlık bünyesinde kurulan bir müdürlüğe nakli, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması oldu. 15 gün sonra medreseler kapatıldı. Ama bu radikal adımları dengelemek için olsa gerek, birkaç ay sonra onaylanan 1924 Anayasası’nda “Türkiye Devletinin dini, dini İslâmdır’ şeklindeki ifade korundu. Ayrıca 16. maddeye göre milletvekilleri, 38. maddeye göre de Cumhurbaşkanı, göreve başlarken dinsel yemin ediyorlardı. 26. maddede “ahkâm-ı şeriye hükümlerinin tenfizi” şeklinde bir ifade vardı. Bunları tekke ve zaviyelerin kapatılması; Latin alfabesi, dilde özleşme, kıyafet devrimi, ölçü sisteminin, takvimin, hafta tatili gününün değişmesi, hukuk, eğitim, idare ve yargıda değişiklikler izledi. Azınlık ve yabancı okullarında din eğitimi yasaklandı, buna paralel olarak müfredat ulusçuluk eğitimi ile takviye edildi. 10 Nisan 1928’de, Anayasa’daki “Devletin dini Din-i İslâmdır” ibaresi ile yemin metinlerinden ‘vallahi’ kelimesinin çıkarılarak yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesi getirildi. 26. maddedeki “ahkâm-ı şeriye hükümlerinin tenfizi” ifadesi de kaldırıldı.

Din yok, milliyet var

Peki, toplumun iliklerine işlemiş dinin böyle aniden sökülüp atılmasıyla ortaya çıkacak boşluğun neyle doldurulması planlanıyordu? Ekim 1926’da yazılmış olan ve Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı makale ilk ipucunu veriyor. Dinin yerini ulusçuluk fikri alacaktı. Nitekim Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserden biri olan Turkey Today’in (1928) yazarı Grace Ellison’a göre o yıllarda ‘ulusçuluk Türkiye’nin yeni dini, Misak-ı Milli Kuran-ı Kerim’i, İsmet İnönü ise Hazreti İsa’sı’ olmuştu. Yazar, Mustafa Kemal’in kendisine ‘Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum’ dediğini yazdığına göre, neyse ki Mustafa Kemal’in tanrı olmaya niyeti yoktu!

Ancak, Aralık 1930’da yaşanan ‘Menemen Olayı’ndan sonra dine karşı tutum daha da katılaştı. ‘Laiklik’ ilkesi, 1931’de CHP’nin ‘Altı Umde’si, (bugünkü ‘Altı Ok’) arasına girdi. Bu sırada, Mustafa Kemal’in emriyle dört koldan Kuran’ın ve hadislerin Türkçe tefsirleri yapılıyordu. Ardından ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. Ama ulusçuluğun adeta bir din olarak ortaya konması CHP’nin 1935’te toplanan Dördüncü Büyük Kurultayı’nda oldu. Kurultay’dan sonra Dr. Adnan Adıvar’ın belirttiği gibi, ülkede Batı düşünüşünün, daha doğrusu Batı pozitivizminin egemenliği öylesine yoğundu ki, buna “düşünce demek yerine resmi dinsizlik dogması demek” daha doğruydu. Türkiye adeta “pozitivist bir anıtkabir” olmuştu!

Ve nihayet, 5 Şubat 1937’de CHP’nin ‘Altı Ok’u Anayasaya girdi. Anayasa’nın 2. maddesinden ‘devletin dini İslâm’dır’ ibaresi çıkarılarak madde “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” şekline dönüştürüldü. 75. maddede yapılan değişiklikle ‘muaheze edilmeden (kınanmadan)’ felsefi içtihat, din ve mezhep mensubu olmak ve tarikat üyesi olmak, anayasal hak olmaktan çıkarıldı.

Böylece Cumhuriyet’in ilanından tam 13,5 yıl sonra ‘laik’lik anayasal bir ilke oldu. Peki gerçekten laik olunabildi mi? Bence hayır. Devletin laiklik dediği, Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması oldu. Sonunda laiklik, devletin ‘sivil dini’nin adı oldu.

(Kim imanın tadını bulmak isterse...)





Hz. Ebu Hureyre Radiyallahu Anh'tan rivayetle Resûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdular ki:

"Kim imanın tadını bulmak isterse, sevdiği her kişiyi, yalnız Allah için sevsin. (Sevmediğini de Allah için sevmesin.)"

(Beyhaki/fiuab)

Resulullah.org

Tefekkürün gayesi manevî yükseliştir!!

2797800lghw1.jpg

Tefekkür, insanın, varlıkların, kainatın ve olayların hakikatini anlama çabasının adı...
Allahu Tealâ’nın, birçok ayet-i kerimede “düşünmez misiniz?”, “görmez misiniz?”,
“düşünüp ibret almaz mısınız?” hitabıyla insanı sorumlu tuttuğu büyük ibadet...
İnsanı insan yapan, diğer varlıklardan ayıran temel özellik ve en büyük fark...

Tefekkür, olmayan bir şeyi hayal etmek değil, varlıklardaki manayı görmektir.
Tefekkür, kalp gözüyle varlıklara bakmak ve onlarda yazılı ilâhî ibretleri okumaktır.

Tefekkür, adeta varlıklar ile konuşmak ve her gördüğünden Yüce Mevlâ'dan haber sormaktır.

Tefekkür, Allahu Tealâ'nın eşyadaki tecellilerini okumak ve onlardaki hikmeti anlamaktır.

Tefekkürün gayesi manevî yükseliştir. Manevî yükseliş, körükörüne bağlılıktan kurtulmak,
her an Allah'a yaklaşmak, devamlı O'na hayran olmak, sürekli zikir halinde bulunmak ve
nihayet “ihsan” mertebesine ulaşmaktır.

İhsan, kalbin uyanması ve basiretin açılmasıdır. İhsan, eşya ile perdelenmemektir.
İhsan, gaflete düşmemektir. İhsan, sanki Allahu Tealâ'yı görüyormuş gibi bir hale ermektir.

Tefekkürün sonu, tevhittir. Alanı kainat kadar geniştir. Allahu Tealâ'dan başka bütün
varlıklar tefekkür edilebilir. Şu dünyada acı-tatlı her ne varsa, hepsi ayrı bir ilim ve tecelli taşır.
Var olan her şey, bir şeyi öğretmek içindir. O da kula kulluğunu bildirmek, Yüce Yaratıcı'nın ululuğunu ispat etmektir.

Etrafımızda ibret alınacak o kadar şey var ki, belki de bu çokluk ve devamlı yüz yüze
bulunuyor olmak bizi gaflete düşürüyor. Bu halimize Yüce Rabbimiz şöyle dikkat çekiyor:
"Göklerde ve yerde (birliğimizi ve kudretimizi gösteren) nice deliller vardır ki, hergün
onların yanından geçiyorlar, fakat hiç ibret almadan yüz çevirip gidiyorlar."(Yusuf süresi 105.ayet)

Evet; görülen ve duyulan şeylerden ibret almak, ancak tefekkürle mümkün.
Eğer tefekkür edip ibret alsaydık, bir an bile aynı halde kalmazdık.
İbret alsaydık, boş işlerle bir daha yaşanmayacak yılları boşuna tüketmezdik.
İbret alsaydık bir delikten iki kere ısırılmazdık.
İbret alsaydık, dünyayı baş tacı yapıp, ebedi yurdu unutmazdık.
İbret alsaydık, bozuk halimiz düzelir, kötü zamanlarımız tekrar etmezdi.

Ve...Eğer ibret almazsak Mevlâmız da dünyamız da bize gazap edecek.

Çünkü ibret almadan yaşayan insan, Mevlâ'sına asi, dünyasına yüktür...

MEZARDA BİR GECE..







Bir Zamanlar, Doğu’nun şehirlerinden birinde, zengin ve varlık bir adam ölmüş. Haberciler ve tellallar şehrin sokaklarına yayılıp halka şöyle seslenmişler:
“Ey ahali! Bildiğiniz gibi Veli Ağa vefat etti. Önemli bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için yardımcı arıyor. Kim mezarda geçireceği ilk gecede ona eşlik ederse, Veli Ağa’nın servetinin yarısı kendisine verilecektir.”
Tellalların onca bağırıp çağırmalarına rağmen, kimse bu ilginç teklife talip olmaya cesaret edemedi. Akşama doğru, şehrin en fakir adamlarından biri olan hamal, bakmış ki, elinde mal olarak bir küfe ve ipten başkası yok. “Hamal olarak yatar, ağa olarak kalkarım” diyerek koşmuş ve diri diri mezarda gecelemeye talipli olmuş.
Ertesi gün, genişçe bir mezar kazmışlar. Bir tarafına iyice kefenlenen Veli Ağa’yı bir tarafına da hamalı yatırıp mezarı kapatmışlar.
Az sonra sual melekleri çıkıp gelmiş. “İkisi de artık bize emanet” diye aralarında konuşuyorlarmış. Biri:
“Öyle de..” demiş. “Zengin olan zaten burada kalıcı, önce şu hamaldan başlayalım.”
Öteki melek bu teklifi makul görmüş ve hamalın başucuna gidip sorguya başlamışlar:
“Dünyada malın mülkün var mıydı?”
“Alay etmeyin” demiş hamal. “Sırtımdaki küfeden ve ipten başka bir şeyim hiç olmadı benim.”
“Öyleyse söyle bakalım” demiş melekler. “O küfe ile ipi hangi kazançla nasıl aldın?”
Hamal başlamış anlatmaya:
“Beş kişinin malını on kuruşa taşıdım. İkisini yedim sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işi yaptım. Böyle böyle para biriktirdim. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”
Melekler:
“Olmadı” demişler. “Olmadı hamal efendi. Falancadan aldığın para hak ettiğinden çok azdı. Biz bunun hesabını ondan soracağız. Filancaya da çok ucuza taşımışsın, bunun da hesabını ondan soracağız”
“İyi ama..” demiş hamal. “hakkettiğim parayı isteseydim, bana taşıtmazlardı ki...”
“Sen merak etme” demiş melekler. “Nasıl olsa ikisi de buraya gelecek, o zaman biz sorarız bunların hesabını.”
Ve sorguya devam etmişler:
“Sen bir daha söyle bakalım. Kazandığının ne kadarını yedin, ne kadarını biriktirdin?”
“Vallahi” demiş hamal. “Genelde hep yarı yarıya... On aldıysam beş sakladım, beş yedim. İki kazandıysam, birini kenara attım.”
“Olmadı” demiş melekler. “Bu iş hiç olmadı. Sen hem kendinin hem de çoluk çocuğunun boğazından kısmışsın. Hem kendi nefsine, hem de onların nefislerine zulmetmişsin. Bu günahtır bilmez misin?”
Hamal ne cevap vereceğini düşünürken kan ter içinde kalmış. Ve bütün bir gece melekler sormuş o kıvranmış, melekler sormuş o kıvranmış.. Nihayet sabah olmuş ve mezarı açıp onu dışarıya çıkarmışlar.
Hamal bakmış, kadı efendi dahil bütün şehir kabrin başına toplanmış. Hatta mehter takımı bile hazır bekliyor.
Kadı, mezardan kendisini dışarıya atan hamala:
“Aferin hamal efendi, kimsenin cesaret edemediği bir işi yaptın. Ama mükâfatını da göreceksin. Artık zengin bir adamsın.”
Halktan bir alkış ve ‘Yaşasın’ kopmuş.
Hamal:
“İstemem! İstemem! Vallahi istemem!” diye bağırmış. “Ben, bir iple bir küfenin hesabını sabaha kadar veremedim. Onca servetin hesabını nasıl veririm. Kim isterse o alsın. Hesabını da alan versin!” ?

Değnekten Bir At



















İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar veriyor.
Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkıyor. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle,
"Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?" diyor.
Baba; "Ben de yorgunum oğlum"' der demez çocuk ağlamaya başlıyor. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal kesiyor. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontuyor. Sonra dalı oğluna verir. "Al oğlum, sana güzel bir at" diyor. Çocuk dal parçasından yontulmuş ata biniyor ve sevinçle sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlıyor. Babasını ve ablasını kısa sürede geride bırakıyor...
Baba gülerek kızına: "İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir."

Değnekten atınız hiç eksik olmasın. Alıntı

GÜLİSTAN

Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar,
o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar;
elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet,
yüz bin lezzeti ve zevki alsa da,
yine o mânevî bir
cehennem
, kalbinde yaşar ve yakar.
Fakat, pek kalın gaflet sersemliği, muvakkaten hissettirmez.
Bediüzzaman


(Bir kimse, bir ev halkını sevince boğarsa...)



Hz. Cabir Radiyallahu Anh'tan rivayetle Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:

"Bir kimse, bir ev halkını sevince boğarsa, Allah onun bu sevincinden bir melek yaratır ve bu melek
kıyamete kadar o kimse için istiğfar eder."

(Ebu’fl-fieyh)

Resulullah.org




GÜLİSTAN





Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız.
Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz.
O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.
Bediüzzaman



(Efendimizden 3 AltIn Tavsiye...)



Resulullah Sallahu Aleyhivessellem buyurdular ki:

"İstihare yapan doğrudan mahrum kalmaz, istişare eden pişman olmaz, iktisad eden geçim sıkıntısı çekmez."

(Taberani, Evsat)

Resulullah.org


Resmi ideolojinin eğitimle dayattığı ritüeller




Okullar açılırken, resmi ideolojinin müslüman çocuklarına eğitimle dayattığı

ilkel kabile ritüellerine  artık bir son verisin. Hem çok ayıp, hem çok günah


oluyor. Heykellerin önünde saygıyla eğilme  zorunda  bırakılmasın


çocuklarımız
 


Tören ve and dediğimiz şey modernize edilmiş ritüellerdir (ayinlerdir). Ritüeller; doğanın bilinmeyen yönlerinin insanlar tarafından simgeleştirilmeleridir. Onun için her ritüellin yüklenmiş olduğu bir sembol vardır. Bu ritüellerde üç semavi dönem öncesi eski pagan dinlerin ve inanışların izlerini bulmak mümkündür. Ritüellerin asıl amacı bu dünya ile ölüm sonrasındaki ilişkiye dayanırken, modern ulus devletlerdeki ritüellerin amacı devlet ve birey arasındaki bağlılığı ortaya koymayı amaçlamaktadır. İnsanların ilk başlarda bu tür davranışları sergilemelerinin arkasında yatan neden; doğayı tehlikeli, anlaşılmaz, ürkütücü, kendini ise doğa karşısında güçsüz bulmasından kaynaklanmasıdır. Böylece büyü, sihir ve çeşitli hareketleri ve dansları bir tören havasında sergileyerek doğayla uyum sağlamaya çalışıyorlardı. Bugün İslami çeşitli sivil toplum kuruluşların açılışlarını sistemin kendisinin meşrulaştırıcı ritüelleriyle başlamaları, kendilerini sistem karşısında güven içinde bulmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

İlk dönem ritüellere baktığımızda modern ulus devletlerin ritüelleriyle ne kadar örtüştüklerini görmekteyiz. Mesela doğa, totemizm kültü, ölmüş ululaştırılmış kişilere saygının simgesi olan atalar kültü iç içe geçmiştir. Bugün bundan farklı bir şey görmek mümkün değildir. Dün bu tür törenlere katılanlar; taklit, eylem ve toplu katılmayı gerçekleştirerek doğadan insana gelebilecek kötülük ve olumsuzluklara karşı kendini koruma çabasındayken, bugün bunlar modern devlet aygıtından kendilerine gelebilecek darbe ve baskılara karşı tüm bu tören ve andlara katılmak can ve mal güvenliğinin sağlanmasının gerekliliği şeklini almıştır.

Modern ulus devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte, kendi vatandaşlarının bağlılığını ölçmek ve görmek için çeşitli ritüelleri gözden geçirerek yeni bir form oluşturmaya çalıştığını görmekteyiz. Oluşturmuş olduğu bu formları, bağlılarının amentüsü olarak sunmaktadır. Bu sununun belli formlarda gerçekleştirilmesi bir bağlılığın simgesi olarak görüldü. Bu formun ortaya koyduğu ritüelleri gerçekleştirenlerin bunu ne kadar içten yapıp yapmadıkları ise kurmuş oldukları beşeri sistemlerinin bağlılığıyla ölçmeye çalıştılar. Böylece bu modern ritüeller yani tören ve andlara katılım o kadar ileri götürüldü ki, insanlar bunlarla karşılaştıklarında ne yapacağını şaşıracak duruma düştüler. Çünkü bu ritüellerde konmuş olan amentünün dışına çıkanlar cezalandırıldı. İnsanlar bunu bildiklerinde yetişmesi gereken bir işleri olduğunda dahi milli marşları duyduklarında yerlerinde çakılıp kalmakta ve gidip gitmeme arasında ikilem yaşamaktadırlar. Bu modern kült vatandaşın reddetme hakkı ise tanımamaktadır.

Bu ritüellerin eğitim kurumlarına kadar indirilmesi ve küçük çocukların taze dimağlarını indirilen bir balyoza dönüştürülmesi ise, modern ulus devletlerin bireylerinin farklılığa karşı duymuş olduğu tahammülsüzlükten kaynaklanmaktadır. Modern seküler devlet kendisinin oluşturmuş olduğu ideolojinin dışında kimsenin kalmasını istemez. O tüm bireylerini fabrikasyon imalatından çıkmış ve tek düze düşünen ve davranan vatandaşlar olarak görmek ister. Bunun yolu da küçük yaşta başladığının bilincinde olarak onları çok erken yaşlarda ele alıp işlemekle ve eğitmekle olacağının bilincindedir. Onun elini güçlendiren şey ise altı yaşında –şimdi üç yaşına indirdiler- çocuğu alıp robotumsu bir varlığa dönüştürmektir.

Bunun içinde eğitim kurumu dediğimiz şeyin her tarafını resmi ideolojisinin simge ve sembolleriyle donatmaktadır. Bu simge ve sembollerin eleştirisi ise ciddi cezai müeyyidelerle engellenmeye çalışılmaktadır. Onun için sizin eğitime yönelik yapacağınız eleştiri eğitim kurumunun fiziksel yapısından öte olamayacaktır. Mevcut eğitim sisteminin kendisine yapacağınız eleştiriler simge ve sembollerle eşleştirilerek, kanunlara aykırı davranıldığının sonucu çıkarılmaktadır. Bu da peşinde soruşturmanın gelmesi demektir.

Resmi ideoloji, eğitim kurumlarını aydınlatmacı mabetler olarak görür. Burada yetiştireceği bireylerle tüm toplumu yukarıdan aydınlatacak ve modernleştirecektir. Bu kurumların içinde eğitim alacak her bireyi resmi ideolojinin birer neferi olarak görmektedir. Özgüven duygusundan yoksun ama sırtını devletine dayadığında ise yıkılmayacak kale olarak kendisini görmesini sağlamaya çalıştığı bireyin, yok ettiğinin farkına varması ise zordur. Modern ulus devlet söylemlerinde her ne kadar bireyin ne kadar önemli olduğunu dillendirse de kendi resmi ideolojisinin dışına çıktığında, onu kendi gözünden de çıkarmayı her zaman bilmiştir.

Modern ulus devletlerin eğitim sistemleri zorbalığa dayanmaktadır. Çocuğunu kucağından zorla almakta ve 8-9 yıl boyunca dayatmalarda bulunmaktadır. Her sabah militarist bir anlayışla sıcak-soğuk demeden ideolojik ritüellerini çocuklara dayatmakta ve çocukların yüksek sesle bunları tekrar etmeleri istenmektedir. Bu sistem bir kişinin putlaştırılması üzerine oturtulmuş olduğundan onu gerçeklik olarak kabul etmeleri istenmektedir. Çocuklar bile bunun içinin boş olduğunu bilmekte ve bununla ilgili sorular sorduklarında ya soruları cevap bulamamakta ya da öğretmen tarafından azarlanmaktadır. Çocuk bu yaştan başlayarak resmi ideolojinin bir güç gösterisinden öte bir şey olmadığının farkına varmaktadır. Böylece resmi ideoloji eğitiminin bu içi boş ritüellerle bir yere varamayacağını öğrenmekte ve kendi vatandaşına güvenilmeyeceğini düşünerek militarist gücünü on yılda bir göstererek halkını pasifize etme yoluna gitmektedir. Özgür düşünmeye çalışanlar bastırılmakta ve resmi ideoloji dışında gerçeklik kabul edilmemektedir. Bu törenlere katılmayanlar cezalandırılmaktadır. Böylece buyurgan bir eğitimin nasıl olacağı, bu küçücük dimağlara zerk edilerek zehirlenmeleri sağlanmaktadır. Ebeveynlerin çocuklarını buraya göndermeme şansları yoktur. Güvenlik kuvvetlerini kapına kadar göndererek çocuğunu elinde zorla almaktadırlar. Tepki gösterdiğinizde ise çıkarmış oldukları kanunlarla sizi mahkûm etmektedirler.

Türkiye’nin törenler ülkesi olduğu gerçeği yadsınamaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Bu törenler bir güç gösterisine dönüşmüş durumdadır. Bir eylemde çıkan bir tartışmada insanlar birbirlerine girmek üzereyken bir grubun milli marşı sesli bir şekilde söylemesi sonucu iki taraf kavgadan vazgeçip hemen buna katılması, bu tür ayinlerin insanların korku derecesini ortaya koymaktadır. Çünkü devlet sürekli kutsanmayı istemektedir. Kendi ikonlarını bir çıkar aracına dönüştürerek halkı üstünde bir korku imparatorluğu kurmuştur. Bu konuda halk bile komşusuyla bir husumet yaşadığı zaman bu putlaştırılmış şahıs ve ikonların arkasına sığınıp karşısındakini ise karşıt göstererek haklı çıkmaya çalışmaktadır.

Türkiye kendi ideolojisine güvenmediğinden olacak eğitimini propaganda üzerinde kurgulamıştır. Onun için törenleri sloganlara boğmaktadırlar. Çocukları kişiliksiz ve iradesiz birer nesneye dönüştürmüş durumdadır. Resmi ideolojinin ağırlığı o kadar çok hissedilmekte ki, eğitim sistemi yazboz tahtasına dönmüş durumdadır. Bir ilerleme de sağlamış değillerdir. Resmi törenler kişiliksizleştirmenin, pasifize etmenin ve kendi benliğine yabancılaştırmanın ana eksenini oluşturmaktadır.

Bugünlerde tartışmaya açılan Kürt sorununun ana problemlerinden birini de oluşturan ırkçı- şoven bir anlayışla anlamlarını bilmedikleri bir yere çocukların adanması sağlanmaya çalışılarak, ideolojilerinin acziyetini göstermektedirler. Bütün bu şoven kokan slogan ve törenlerde kullanılan “asil kan” unsuru devre dışı bırakılmadan sorunun nasıl çözüleceği ise merak konudur. Bir sorun olarak resmi ideoloji tüm farklılıkları karşısına almış durumdadır. Bu ideoloji devre dışı bırakılmadan ülkede mevcut sorunların hiçbirinin çözülemeyeceği gerçeği artık görülmelidir.

İslami kimliğimizin her seferinde sistematik bir biçimde karalanması ve Müslüman değerlerin ayaklar altına alarak bunu Müslümanların çocuklarına dayatması ise kabullenilecek bir durum değildir.  Bir taraftan Kürt açılımı gerçekleştirmeye çalışılırken, diğer taraftan bu ilkel kabile ritüellerinde gözden geçirilmeden devam edilmesi ilkesizlik olarak önümüzde durmaktadır. En azından bu ilkel törenlerde kimseye dayatmalarda bulunulmaması gerektiğinin zamanı geldi geçiyor bile. Zaman kendine kul bulma ve onlar üzerinde bir gelecek kurma zamanı değildir artık. İnsanlar bilgi çağını yaşıyor ve tek gerçekliğin resmi ideoloji olmadığını çok iyi biliyorlar.  

Not: Bu yazı Vuslat Dergisi Eylül sayısında yayınlanmıştır

HER GÜNE BİR AYET

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla


Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti. Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir. Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler. Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın. Allah, yeri yaratıklar için var etti. Orada meyve(ler) ve salkımlı hurma ağaçları vardır. Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?


Rahman suresi 1-13

CENNET KUŞLARI

cehenem ateşinden koruyalım ailemizi.

5076_1173541585270_1429972709_489991_3766507_n.jpg
Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Ahzab 59. ayetin tefsiri:
Cilbab büyük bir örtüdür. İdna ise örtmek ve sarmak anlamlarına gelir; fakat bu kelime alâ eki ile kullanıldığında bir şeyi yukarıdan aşağıya bırakmak anlamına gelir. Bazı çağdaş müfessirler Batının etkisiyiyle bu kelimeyi, yüz örtme emrini görmemezlikten gelmek için "örtünmek" diye tercüme etmişlerdir.

Eğer Allah bu müfessirlerin iddia ettiklerini söylemek istemiş olsaydı, yüdnîne aleyhinne değil, yüdnîne iley-hinne derdi. Arapça bilen herkes yüdnîne aley-hinne'nin sadece "sarınmak örtünmek" anlamına gelmediğini bilir. Ayetin devamındaki min celabîbi-hinne sözleri de bu anlama meydan vermemektedir. Burada min eki (harficer) örtünün bir kısmı anlamına gelir ve "örtünme" ise örtünün sadece bir kısmı ile değil, tümü ile yapılır. O halde ayet açıka şu anlama gelir: Kadınlar örtülerine iyice sarınsınlar ve örtülerinin bir kısımını da yüzlerinden aşağıya bıraksınlar.
Hz. Peygamber (s.a) dönemine yakın zamanlarda yaşayan müfessirlerin ileri gelenleri bu yorumu kabul etmişlerdir. ibn Cerir ve İbn el-Münzir, Muhammed İbn Sirin'in Hz. Ubeyde es-Selmani'den bu ayetin anlamını sorduğunu rivayet ederler. (Hz). Ubeyde, Hz. Peygamber (s.a) zamanıda Müslüman olmuş, fakat onu görmemiştir. Hz. Ömer zamanında Medine'ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Fıkıhta ve fıkhî meselelerde Kadı Şüreyh ile aynı ayarda kabul edilir.) Hz. Ubeyde sözlü bir açıklamada bulunacağına, başını, alnını, yüzünü kapatıp sadece bir tek gözünü açıkta bırakarak örtünmenin nasıl olacağını kendi üstünde uygulayarak göstermiştir. İbn Abbas da hemen hemen aynı tefsiri yapmıştır. İbn Ebi Hâtim, ibni Cerir ve İbn Merduye'den rivayet edildiğine göre İbn Abbas şöyle buyurmuştur: "Allah, kadınlara evlerinden bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında, sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtülerini üstlerine almalarını ve yüzlerini gizlemelerini emretmiştir." Katade ve Süddi de bu ayete aynı anlamı vermişlerdir.
Sahabe ve tabiun döneminden sonra gelen bütün büyük müfessirler de bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İmam ibn Cerir el-Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle der: "Saygıdeğer kadınlar evlerinden çıktıklarında, açık ve yüzleri örtüsüz cariyeler gibi görünmemelidirler. Örtülerinin veya dış elbiselerinin bir kısmını yukarıdan bırakıp örtünmelidirler ki, kötü niyetli kimseler onlara zarar vermesin."
(Camiul-Beyan cilt, 22 s. 33)
Allame Zemahşerî şöyle der: "Ayet, kadınların örtülerinin bir kısmını yukarıdan üzerlerine bırakmaları, yüzlerini ve bedenlerini örtmeleri gerektiği anlamına gelir." (El-Keşşaf cilt. 11. s. 221)
Allame Nizamüddin Nişaburî de şöyle der: "Yani, onlar örtülerinin bir kısmını üzerlerine örtmelidirler; bu ayette kadınlara başlarını ve yüzlerini örtmeleri emredilmektedir." (Garaibul-Kur'an cilt. 11. s. 32)
İmam Razi ise şöyle der: "Burada kastedilen diğer insanların onların hafif kadınlar olmadığını bilmesidir. Çünkü yüz setr'e dahil olmadığı halde yüzünü örten bir kadının, diğer erkeklerin yanında örtmesi farz olan setrini açması beklenemez. Böylece herkes bu kadınların kendilerinden ahlaksızca bir davranış beklenilemeyecek saygıdeğer ve vakarlı olduklarını bilecektir." (Tefsir-i Kebir, cilt 1. s. 591)

5493_1213100294213_1429972709_627418_4522530_n.jpg

O'na karşı vefamızın gereğidir


Her fırsatta, Peygamber Efendimiz'e (aleyhissalatu vesselam) salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir.



Çünkü salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.

Evet, Efendiler Efendisi'ne salât u selam okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dâhil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. "Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala'ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk." demiş ve "Dahîlek ya Resûlallah - Bizi de nurlu halkana al ey Allah'ın Resûlü!.." talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz. Dolayısıyla, salât u selama Efendimiz'den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resûl-i Ekrem'e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

Bildiğiniz gibi, "salât", tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu "salavât" gelir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Allah ve O'nun melekleri Peygamber'e hep salât ederler. Ey mü'minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin." (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimiz'e salât ve selamlar getirerek hürmetlerini arz etmek her Müslüman'ın yapması gerekli olan bir görevdir. Her Müslüman en azından "Allahümme salli alâ Muhammed - Allah'ım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun." diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın." buyurmuştur. Bununla beraber, Peygamberimiz'in ismi her işitildiğinde veya anıldığında salât getirilip getirilmeyeceği hususunda; bazı âlimler, "Bir yerde, Hz. Peygamber'in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir." derken, âlimlerin çoğunluğu ise, "Efendimiz'in mübarek adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir." demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî ne zaman anılırsa anılsın hemen salât u selamla O'na senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.

Nitekim hadis ilmiyle uğraşanlar, hadisleri rivayet ederken, O'nun adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anılışında, "Sallallahu aleyhi ve sellem" diyerek hürmet ve vefalarını ifade etmişlerdir. Hatta bazı yerlerde, ezanda Efendimiz'in ism-i şerifi de anıldığı, "Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah" dendiği için, ezandan sonra da salât u selam okuna gelmiştir. Erzurum da bu yerlerden birisidir. Orada da, ezanı müteakip "es-Salâtu ve's-selamu aleyke ya Resûlallah, es-salâtu ve's-selamu aleyke ya Habîballah, es-salâtu ve's-selamu aleyke ya hateme'n-nebiyyîne" şeklinde salât okurlar. Aslında, ezan kelimelerinin içinde böyle bir salât u selam yoktur, fakat bir vefa borcu olarak söylerler.

O'nun caddesİnden başka yol yok

Evet, salât u selam meselesine bir vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Biz Efendimiz'e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Hayatımızın her saniyesinde O'nu hatırlıyor olma, O'na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat biz zaten O'nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O'na karşı medyuniyetimizi de sürekli ve fasılasız dile getirmiş oluyoruz.

Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünün.. her namaza yürüyüşümüzde,

"Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,

Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî;

Ervah cümleten görür "Allahu Ekber"i,

Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî." (Yahya Kemâl)

sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz. Zât-ı Ulûhiyet'in yanında Efendimiz'in nâm-ı celîlini de anıyoruz. "Lâ ilahe illallah"ın, "Muhammedün Resûlullah"tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri'nin de Mektubât'ta belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü'l-Enbiya'dır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. O'nun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: "Ey Sâdî! Muhammed'i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır."

Özetle:

1 - Salât u selamlarla Efendimiz'i her anışımız, hem peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği müjdeye bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi bildirme manasına gelmektedir.

2 - Salât u selama Efendimiz'den daha çok biz muhtacız. Ona müracaatımızla büyüklüğünü kabullenerek, aczimiz ve fakrımızla beraber arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

3 - Zât-ı Ulûhiyet'in yanında Efendimiz'i de anıyoruz. "Lâ ilahe illallah"ın, "Muhammedün Resûlullah"tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini söylemekle gerçekleşeceğini gösteriyoruz.

25.09.2009 07:47:07

istemek,neyi isteyeceğini bilmeyenlerin elinde şaşkın!‏

4318_1146150700515_1429972709_398048_8033794_n.jpg

İstek ve Gayret Çerçevesindeki HAYAT MANZARALARI
 

İstemek, neyi isteyeceğini bilmeyenlerin elinde şaşkın. Gayret, mevcuda razı olanların elinde çaresiz. Amaçlar ve araçlar tahteravallide, araçlar yukarıda, amaçlar aşağıda kalmış.
Kulağa ve gönle yanlış şeyler fısıldayan müzik, dizi ve sıradanlık rüzgârları, hedefi olmayan ve günü birlik yaşayan kitleleri savurmaya devam ediyor.
İdealler, oltaya takılmış balık gibi sancıda.
“Ben” lerin ön safta yer almasından dolayı, “Biz” ler geride kalmış.
İnsanlar, istemesi telkin edilen şeyleri ister olmuş.
İnsanın kumandası televizyonun elinde.
Ana okulu çağındaki çocuk psikolojisi hakim sahneye, “Hazza koş, elemden kaç” .

Duanın ipekten kanatlarını hangi rüyanın hayalleri süslüyor? İstemeye itici güç olan gayret, neyin heyecanı ile cümleleri şekillendiriyor? İnanç, iyi anlaşılmak ve hayata rengini katmak için, Azrail’in ayak seslerini beklemekten ne zaman kurtulacak? Ve hakikati görerek yaşamaya sevk edecek ve belki de can simidi olacak gayret, istemekle buluşmayı daha ne kadar bekleyecek?
Çocuklarımıza para kazandıran itibarlı bir meslek ve zengin bir eşten öte, hangi fiili dua ile zihinlerine hayatın anlamını kazıdık ve neyin gayreti kuşattı beklenti ile bize bakan minicik yürekleri? Biz devreden çekiliversek, hangi davranışımız konuşmaya ve önlerine yön ve yol işareti koymaya devam eder? Bizi tanımlayacak olsalar ne derlerdi, nasıl anlatırlardı? Gözleri, en derine kodlanan nelerin giriş kapısı olmuştu ve gönlünde neler misafirdi kalıcı olmak niyetiyle bağdaş kurmuş oturan?
Sahi bizim dinimizde, kimi hazları erteleme, kimilerini de iptal, başka din kardeşlerini de düşünmek vb gibi, insanın organik kalıbının içini insan olabilme iksiriyle dolduran değer ve anlamlar vardı. Her secdede yerçekimine inat beyni zenginleştiren kan dolaşımı, negatif enerjiyi boşaltıp pozitifi yüklerken, el ve bel bağladığımız Rab’bimizle gönül ve akıl bağımız güçleniyordu. Manzara daha bir netleşiyor ve farkındalıklar su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Arayanların bulduğu öncelikler, insanı sıradan ve ilkel hazlar düzeyinde yaşamaktan vinçle çıkarıp alıyor ve istemeyi istetiyordu insana ve gayret ekliyordu hayatına gün ışığı niyetine. Yüce bir idealle, özgül ağırlığı yüksek insan profiliyle, hayatı nitelikli kılan saygınlığı, ideal bir çerçevedeki şahesere dönüştürebiliyordu. Yaradan’ına teslim olma ve verilene razı olabilme makamı, daha iyisi için gayret etmeyi engellemezken, gözlerimizin kilitlendiği yan ve yönler, bizi bazı zamanlarda yaptığımız ibadetlerle rahatlatıp ve dini de bu günlere hapsetme ritüel’ini getirdi. Ve bu günlerin canhıraş sesleri ayyuka yükseldi. Camiler, daha çok kabire yaklaştığını fark edenlerin seyrek ayak sesleriyle şenlenir oldu. Cuma ve bayram namazlarındaki ibadetin coşkusu ise, çoğunun cami kapısından çıkana kadar kuşatıyor gönüllerini.
İstediklerimiz istememiz gerekenlerle yer değiştirmişse, bu sistemde bir arıza var demektir hanımefendi ve beyefendiler! Yaşadıklarımızla yaşamamız gerekenler yer değiştirmişse bu gidiş iyiye değil demektir. Namaz kılanlar, elini, dilini, gözünü ve özünü düzeltme konusunda yana yakıla yardım dilemiyorsa, karşısında kendilerine göz kırpan haram fırsatlardan ateşten kaçar gibi kaçılmıyorsa, insanlar dışarıda herkesin hayran kaldığı bir melek, içeride zehir zemberek ise, zihinler sadece konuşulanları taşıyor olmanın, hayat ise bunları yaşayamıyor olmanın cenderesinden kurtulmayı bekliyorsa, bu sistem raydan çıkmış ve nereye gittiği belli olmayan bir istikamete dolu dizgin ilerliyor demektir.
Bir insan, eşini ve çocuklarını adam yerine koymayı, kendi adamlığının bir gereği ve olmazsa olmazı bilmiyorsa, masa başında konuşurken hâzâ Müslüman kesilip, hayatının içine bir bakılsa büyüteçle aranırsa ancak bulunabilecek izler taşıyorsa, inandığını söylediği halde, örnek alınacak peygamber davranışlarını, siyerin satırları arasına ve sohbet konularına hapsetmişse ve podyumda, kaçmamız gerekenler salınıyorsa boy boy ve biz gafletin gözlerimizin arkasına yerleştirdiği serapla avunmaya alışmışsak, burada birden fazla kaybettiren dinamiğin hızla işlediğinin korkunç gerçeğinin farkında mıyız?
Lisedeki kızlara prezervatif dağıtılıyorsa, uyuşturucu ilköğretim kapılarına kadar inmişse, bu akıl ve sorumluluk taşıdığını söyleyen bizlerin akıl gözlerimize mil mi çekildi? Televizyonda dizi izlemekten, internette onun bunun kızı kadını yada erkeği ile çetleşmekten, eşinin yada çocuklarının sevgi ve ilgi ihtiyacını gideremediği için evden soğutup sokağa yönelttiğinin farkında olmayacak kadar beyni uyuşmuş anne babalar varsa, bu toplum çöküyor demektir.


Ne oluyor bize? Hesap endişesi ve cennet ümidi, sökülüp alındı mı gönüllerden? Ve halâ evlerimizi en büyük korunma, sığınma, gelişme ve denge merkezi ve kurtuluşumuzun tek adresi olarak görmüyorsak, bu durumun bizi tükettiğinin farkında olmamız için ve geri dönüşü fiilen ve kavlen istemek için daha ne kadar düşmemiz lâzım ve başkalarına bakmaktan başımızı kaldırıp da ne zaman kendimize ayna olacağız?

Ellerimiz ne zaman sebebe yönelik bir talep için açılacak Yaradan’ımıza?
Rab’bimiz “İsteyin vereyim” diyor, verilenler buysa, istenenler nedir sizce? Marka giyinecek, iyi arabalara binilip gezilecek, iyi yaşatacak parayı isterken, “Helâlinden” demezsek, her şeyden önce hayâ, duyarlılık, dürüstlük, ahlâklılık, iman ve amel gücü ile bilinç istememişsek, o zaman bizler ne için açıyoruz ellerimizi? Gayretimiz ancak rahatımız ve kısa vadeli çıkarlarımız için olursa ve bunların arasında insan merkezde olmalı iken detaya inmişse, evet efendim evet, bu sistemde bir arıza var bence, ya sizce?
Saliha Erdim
Yeni Dünya

(değerli Saliha hocama aynı katiliyorum.düşüncelerini anlatmiş sanki..Allah ondan razi olsun)