TÖVBEYLE YIKANMAK

Allah Teala buyuruyor:

ONUN RAHMETİYLE YIKANMAK(Burayı okuyun çok güzel)


Öyle çaresizim ki Rabbim,

çarelere ermiyor aklım...

Bir yüzüm solgunken, isyankar öbür yanım...

Öğütleri masal gibi dinliyorum...

Nasihatler ninni misali geliyor,

başımı sallıyorum.. sanki anlamış gibi...

Beni takipte ızdırap.. Peşimden gelir kabuslar...

Kimsem yokmuş şu dünyada senden başka!..

Merhametine uzatıyorum ellerimi...

Senin rahmetinle yıkamak istiyorum kirli tövbelerimi..

Dizginle çılgınlıklarımı...affet günahlarımı..

Ey affetmeyi seven Rabbim, sil göz yaşlarımı..

Sen teselli et beni, serinlik sun şu bağrıma...

Vardır bunda da bir hayır..

Hayırlı kederlerimi sen sevdir bana!..

Tıpkı geceye saçılan yıldızlar gibi,

ömrüme ışık olsun, sıkıntı anlarımda ettiğim dualar..

Hüzünlerde olgunlaştır beni..

Cahilim çok cahilim..

Sen yolum ol! Sen sonum ol!

Sen tut elimden, sana giden yollarda nurum ol!

Dağlar kadar günahlarıma,

bir avuç tövbe kırıntısı getirdim...

Sen derman ol şu volkanlarıma...

Sensiz bir yürek ne kadar boş!..

Affeyle Ya Rabbel alemin...

Amin....

Şükrederiz Rabb’imize tövbe ederken bize iki damla gözyaşı verdiği için…

İki damla gözyaşı, tövbenin süsüdür. İki damla gözyaşı tövbesinin belgesidir. Gecenin koyu karanlığı içinde açılan avuca damlayan iki damla gözyaşı, duanın kanadıdır.

Duayla çiçek açan tövbenin, vicdanın, kalbin, aklın, kısacası bütün vücudumuzun dile gelip:

“Affeyle Allah’ım, sen bildirdin; ben bilemedim!

Affeyle Allah’ım, sen öğrettin; ben unuttum!” demesidir.

Beşer olmanın, insanlığın, insanın; insanı düşürdüğü yerde insanın kendini görmesinin adıdır tövbe.

Avuçlarımıza yanağımızı yaka yaka damlayan gözyaşı kalbimizi, vicdanımızı, ruhumuzu yakıp da kazanmıştır sıcaklığını.

Onun için yakıcıdır gözyaşı.

Hele tövbe için dökülen gözyaşı, daha bir yakıcıdır.

Pişmanlık vadisini boydan boya geçmiş, tövbe vadisine gelip Rabb’ine el açmıştır kul.

Yanmış, yakılmış, pişmiş ve “olmuş”tur.

İnsan tövbe vadisine geldiği zaman, şeytanın iplerinden kurtulmuş melek kanatlarının gölgesine sığınmıştır.

İnsan, yüce dergâha üzerindeki kirli kaftanı atıp beyazlara bürünmek için gelmiştir. İstiğfar ve tevbe farzdır. istiğfar amel defterini günahlardan, tevbe kalbi günah

Peygamber Efendimiz (sas), “Günahtan tövbe eden, bir günah işlememiş gibidir.” buyurmuş.

“Kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tövbe ederse, Allah Teâlâ tövbesini kabul ve affeder.” buyurarak tövbe ve af kapının sonuna kadar açık olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz (sas) bir başka hadisinde.

Ne büyük bir müjdedir bu, günaha batmış olana!

Ne büyük bir çıkıştır bu, günaha dalmış olana!

Ne büyük bir haberdir bu, günaha boğuldum diyene!

Ne güzel bir dindir bu!

Ne güzel bir kapıdır tövbe!

Ne güzel bir arınma vadisidir tövbe!

Günah vadisinden, hata dağından, tövbe kapısından geçerek bizlere arınma imkanı sunan Rabb’imize şükrederiz.

Şükrederiz, daha nice nimetleri bizlere veren Rabb’imize.

Şükrederiz Rabb’imize, tövbe ederken bize iki damla gözyaşı verdiği için.

Şükrederiz, günahtan sıyrılıp tövbeye sığınacak bir kalbe sahip olduğumuz için

Rabbinizden günahlarınız için bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde O’na yönelin.” (Hûd 11/3)

“Ey iman edenler! Tam bir pişmanlık ve gönül huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allah’a tevbe edin.” (Tahrim 66/8)

DUAYLA RABBİMİZDEN AF DİLEYELİM

BU MASUM ÇOCUK GİBİ TERTEMİZ OLMAK İSTEMEZMİYİZ O ZAMAN HAYDİ TÖVBEYE

Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Günahından tevbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibidir.”



ölüm anılınca sakın ürperme
Aman! Bunun da sırası mı deme
Belki çok gençsin, ölümü sevmezsin,
Ama kadere boyun eğeceksin.
Bak

ÖLÜM SARHOŞLUĞU UYANDIRMADAN UYAN YOKSA NİCE FERYADI FİGANLAR FAYDA ETMEYECEKTİR...HADİ KALK NE OLUR İKİ REKAT NAMAZ KIL KENDİM İÇİN DEĞİL SENİN İÇİN İSTİYORUM ÇÜNKİ BEN SENİ ALLAH İÇİN SEVİYORUM..

"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi asan kullarim!

Allah'in rahmetinden umit kesmeyin! Cunku Allah butun gunahlari bagislar. Suphesiz ki O, cok bagislayan, cok esirgeyendir. " (Zumer 39 /

NE MUTLU GÜNAHLARINDAN TÖVBE EDİP AĞLAYANA(HADİS)

YANMAK VE OLMAK

Yanmak ve olmak gönüller sultanı Mevlânâ”nın ilâhi aşka pervaz için öngördüğü iki önemli haslettir. Yanmada aşkın kavurucu harareti ve olgunlaştırıcı iksiri vardır. Mevlânâ bu yüzden eğitimini tamamlayıp medresede müderris ve camide vâiz olduğu dönemden sonraki hâlini: “Hamdım, piştim ve yandım” ifâdeleriyle anlatır.

Mevlânâ”ya göre bilgi yükü olan kitaplar sadece taşınmak için değildir. Mutlaka gönül dünyasında insanın her zerresini kuşatan bir aşk iksirine ihtiyaç vardır.

İnsan toprak, su, hava ve ateşten oluşan anâsır-ı erbaa kökenlidir. Toprak ve su tenin ve bedenin; hava ve ateş ise ruhun, gönlün ve aşkın mazharıdır. Maddi gıdalarla beslenen bedenler toprağa verilecek kurbandır. İnsanı insan yapan ise onun toprakta çürümeyen ilâhi menşeli varlığı, ruhu ve gönlüdür. İnsanda hava ve ateşi körükleyen aşktır.

Aşk, yaşanılarak öğrenilen ve anlaşılan bir duygu olduğu için kendisinden aşkı soranlara Mevlânâ: “Ben ol da bil” karşılığını vermiştir. Yine o: “Âşık benim gibi olmalı, durmadan yanmalı, yakılmalıdır” der ve o bu halinden memnundur. Onun için yanmaktan başka çare kalmamış, yanmadığı zaman kendinin ham olacağını düşünmüştür. Aşk ötelerden gelen bir misafirdir onda. O aşk ile mutludur ve gönlünü “hazret-i aşk”ın şerefine kurban etmeye hazırdır. O aşk ateşiyle yanmış, baştan başa duman hale gelmiş, göklere yükselecek ve ötelere gidecek kemâle ermiştir. Nasıl kupkuru öd ağacı ile kuru dikenin farkı yandıklarında ortaya çıkıyorsa âşık da mum gibi yanmadan ve çevreye güzel kokular salmadan değerini anlatamaz.

Aşk gamı ateşlidir. İnsanı ağaç gibi kurutur. Nasıl kuruyunca ağacın ateşte yanmaktan kurtuluşu yoksa, aşka tutulan gönlün de yanıp kavrulmaktan kurtuluşu yoktur. Mevlânâ Allah”ın kendine verdiği aşk derdinden mutludur. Şöyle der o Dîvân“ında: “Allahım! Kader gereği bana verdiğin ıstıraplardan kaçmam, şikayet etmem, seni seviyorum. Çünkü senin aşk ateşinle yanmayan gönül soğuktur, hamdır. Can senin yüzünden yandı, yakıldı, mum senden nur aldı, senden yanmayan hamdır. Toplumu aydınlatan mum yanmaktan korkmaz. Çünkü o yanarak toplumu aydınlattığını bilir.”

Mevlânâ aşkı yaşamayanlardan, yaşamadığı için de anlamayanlardan dertlidir. Kendisi aşksız yapamaz. Ne yazık ki aşkı anlatamaz da. Der ki: “Sensiz düşünemiyorum, sensiz yapamıyorum; başkası ile de yaşama imkânım yok. Aşka dair ne söylesem içi yanmayanlar, âşık olmayanlar anlamazlar ki…” Ona göre ham kişiyi pişirecek, olgunlaştıracak, iki yüzlülükten kurtaracak sadece aşktır. Aşk ayrılık ve firak ateşiyle kavrulan bir gönlü vuslat arayışına koşturur. Böyle bir âşık ayrılık ateşiyle pişer, yanar ve dost evinin etrafında dolaşmaya, Sevgili”nin cemalini görmek için yanık iniltilerle ona dil dökmeye başlar. Ağzından onu incitecek bir söz ve ona yakışmayacak bir davranış sâdır olmasın diye edep gözeterek kapısında durur. Benlikten geçerek “ben” olmaktan kurtularak O”na yönelir.

Kanatlarını ateşin hararetinde kurban vermiş pervane gibi aşk ateşinin ne olduğunu tecrübe etmeyenler aşkı tanıyamazlar. İnsan manevi bir mertebeye erişmek istiyorsa ateşe dalmalı, ateş içinde olmalı yani aşk ile yanmalıdır. Mevlânâ”ya göre pişen bozulmaktan kurtulur. İnsanın Hakk yolunda aşkla pişip olgunlaşması ahlâkî fesadın ortadan kalkmasının en kestirme yollarından biridir. İnsan rûhu, Yûnus Peygamberin balığın karnındaki hâli gibi türlü sıkıntılar içinde pişip kavrulunca Allah”ı tesbîh etmekten başka kurtuluş olmadığını anlar. Aslında aşk ateşi hal lisanıyla der ki: Ey akılsız ahmaklar! Ben sizin sandığınız bir ateş değilim. Aksine tatlı suları meşhûr ve makbûl olan bir pınarım, bir kaynağım. Nasıl İbrâhim”i ateş yakmadıysa ve onun dost (Halîl) olduğunu bildiyse aşk ateşi de âşıka zarar vermez. Nitekim mîraçta Hazreti Peygamberin Cibril ile yolculuğu sırasında Sidre-i müntehâ”dan ileriye geçme arzusunu anlatan Süleyman Çelebi şöyle demektedir:

Çün ezelden bana aşk oldu delîl,

Yanar isem ben yanarım ey halîl!

Aşka tutkun pervane: “Keşke yüz binlerce kanadım olsaydı da ateşe kurban verseydim” diye düşünür. Aşk sırrını anlamayanlar gözlerinin, gönüllerinin körlüğüne rağmen keşke aşk ateşinde yanıp kavrulsalardı. Bu yanıştaki mutluluğu göremeyen, ilâhî ateşte yanmanın zevkine varamayan kimsenin gönlü aşk ocağı olamaz. Aşk bir ateştir, gönül ocağı. Aşk ateşi bizi hakikatten alıkoyan arzuları, maddî unsurları yakar, gönlünde aşk ateşi olmayan ölü gibidir. Fasîh Dede der ki:

Bir sînede kim nâr-ı muhabbet eseri yok

Zulmettedir ol nûr-i Hudâ”dan haberi yok.

Pişmek, yanmak ve aşk ateşiyle kavrulmak da bir kabiliyet ve istîdad işidir. Mevlânâ bunu şöyle ifade eder: “Tencere ateş dumanıyla kapkara olduğu halde, içindeki et kartlığı yüzünden çiğ kalmış. Ey âşık, sen aşk ateşi ile iyice kaynamışsın amma, mayandaki hamlık sebebi ile hala pişmemişsin. Kendine çeki düzen ver! Tembelliği üstünden at! Ekmeğini gözyaşınla yoğur, gönül ateşiyle pişir.”

Mevlânâ insan rûhunun elest bezminde: “Elestü bi-rabbikum/Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Belâ/Evet” cevabı vererek belâ çekmeye talib olduğunu söylemektedir. Bu yüzden olgunlaşmanın yolu belâlara, ibtilâlara katlanmaktır. Mevlânâ der ki: “Ey can! Sevgili”nin belâsından kaçma! Belâlara uğramaz ve ıstırap çekmezsen pişmezsin, ham kalırsın.”

Mevlânâ aşk ateşiyle kavrulmaktan belâ ile yanıp pişmekten mutludur. Tekrar tekrar aşk sevdasıyla kavrulmak ve savrulmak ona ayrı bir haz vermektedir. Çünkü onun gözünde sevgiliden gelen her şey makbul ve değerlidir. Allah”dan gelen aşk ateşinin kendisini O”na döndüreceğine inanır. Mevlânâ bu hissiyatını şöyle anlatır: “Bana öyle bir aşk geldi ki, benim aşkımla bütün aşklar aşk oldu, sevda oldu. Ben yandım kül oldum. Hatta külüm de yok oldu. Fakat Sevgilim! Senin aşk ateşinde tekrar yanmak arzusuyla külüm yeniden canlandı, sûretler bağladı. İşte bu böylece binlerce defa tekrarlandı durdu.”

Mevlânâ”nın gözünde aşkın son durağı şeb-i arûs dediği vuslat iklimi olan ölümdür. Çünkü Allah Teâlâ buyurur: İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn / Biz Allah”a âidiz ve O”na döneceğiz.1

Gülen Hizmetine Komplo Bu Topluma İhanettir

tr_17683.jpg
Şöyle bir soruyla başlayalım. "Bütün ömrü boyunca Fethullah Gülen Hocaefendi'den, kâinattaki canlı ve cansız varlıklardan herhangi birine nasıl bir zarar gelmiş ve kim ne gibi bir zarar görmüştür?"

Aklı başında insanların böyle bir soruya cevap araması normal değildir. Çünkü vicdanıyla iman edenler, Hocaefendi'nin hayatı boyunca, herhangi bir canlıya zarar verdiğini ve dahi vereceğini düşünemez.

Sadece Hocaefendi değil, onun gibi; Allah, Kur'an ve Peygamber yolunda yürümek isteyen, hayata bu perspektiften bakan ve Müslüman olarak ölme arzusunda olan herkes, Hocaefendi gibi; barış, sevgi, kardeşlik ve dayanışmadan yana olur. Kur'an-ı Kerim böyle söyler, Peygamber (s.a.v.)'in hayatı bu minval üzere geçmiştir.

Her Müslümanın asli vazifesi; çevresine iyiliği emretmek, kötülükten men etmektir. Hocaefendi de bunu yapmış ve yapmaktadır. "Peki, bu hizmetten kim nasıl bir kötülük görmüş olabilir de böylesine acımasızca düşmanlık beslenebilir?"

Bir insanın; vicdanıyla, kalbiyle ve diliyle iman etmesi önemlidir. Dünyanın hangi toplumunda olursa olsun, bu çerçevede iman eden hiçbir Müslüman, bir başka Müslümana düşman gözüyle bakamaz. Eğer bakıyorsa, imanını gözden geçirmelidir.

Dürüst, namuslu, şerefli, kimsenin malında, ırzında gözü olmayan, kul hakkına riayet eden, ahirette hesap gününe inanan Müslümanlardan ürkmenin, korkmanın, tedirgin olmanın nasıl bir tarifi ve gerekçesi olabilir? Allah aşkına vicdanıyla iman eden her insandan bunun cevabını bekliyorum.

Hocaefendi'ye negatif bakmak, inandığı değerlere negatif bakmak demektir. Bundan öte bir sebep aranabilir mi? Elbet aranamaz. Öyleyse Gülen cemaatini parçalamak, aslında İslâm'a, Kur'an'a ve Peygambere olan düşmanlıktan başka bir şey değildir. Aksini iddia eden ve yine vicdanıyla iman eden herkesten cevap bekliyorum.

Allah her insanı Müslüman olarak yaratır. Yaratılan kişi, ailesinden aldığı eğitim, öğretim ve inanç değerleri çerçevesinde; ya Müslüman olarak yaşamına devam eder ya da başka bir inancı seçer. Müslümanlık dini, başka bir inancı seçene de yaşama hakkı verir ve onlarla dünyevi iletişimin sağlanmasını tavsiye eder.

Çünkü her insan Müslüman doğmakla birlikte, aynı zamanda özgür de doğar. İnsanca yaşamak için doğuştan hak ve hürriyetleri vardır. Hiç kimse, hiç kimsenin haklarını, düşüncelerini, dini değerlerini yargılama ve yok etme hakkına sahip değildir. Yargılayacak olan Yüce Yaratıcıdır ve onun da bir zamanı vardır.

Tekrar soralım; "Fethullah Gülen Hocaefendi'nin kendisinden ve inandığı değerlerden kimler nasıl zarar görmüştür?" Dünyanın neresinde olursa olsun, Hocaefendi'yi tanıyan, bilen, seven ve inandığı değerleri paylaşan her insanın başlıca vazifesi; iyiliği, doğruluğu, çalışmayı, gayreti, kardeşliği, birlik ve beraberliği tavsiye etmek ve tavsiye etmekle kalmayıp, bizzat yaşamasıdır. Şimdi bu suç mudur?

İnsanlık tarihi boyunca bu hasletleri suç sayan ilk insan Ebu Cehil'dir. Peygamberimiz (s.a.v.) onun ne kadar büyük bir kâfir olduğunu bildiği halde yine Ebu Cehil'den akla hayale gelmedik hakaretler görmesine rağmen, rivayetlere göre Efendimiz, Ebu Cehil'in ayağına 138 defa gitmiş ve onu "Hak yola" davet etmiştir. Her gidiş gelişinde de yanından güler yüzle ayrılmıştır.

İnançsızlığından ve Peygambere düşmanlığından zerre taviz vermeyen Ebu Cehil, sakin bir yerde, Efendiler Efendisi (s.a.v.)'in yoluna çıkarak yine rivayetle şöyle demiştir: "Ey Abdullah'ın oğlu, biliyorum ki, sen doğru yoldasın. Ama nefsim, malım, mülküm ve arkamdaki kalabalık sana inanmamı engelliyor."

Hocaefendi'nin yaptığı da Peygamberimiz (s.a.v.)'in yaptığını yapmak ve O'nun sünnetini işlemektir. Kim olursa olsun, herkese iyi davranmak, iyiliğe davet etmek ve iyilerle beraber olmaktır. Görünen köyün ırağı olmazmış. Hicret hali yaşayan Hocaefendi ve sevenlerinin yaptığı da bu değil mi?

El-Kulûbu'd-Dâria: Yakaran Gönüller

tr_17679.jpg
Fethullah Gülen, Zaman
03.07.2009

El-Kulûbu'd-DâriaEl-Kulûbu'd-Dâria, tek sığınak bildiği İlahî dergâhın kapısını gözyaşlarıyla çalan, onun eşiğinde boyun büküp el pençe dîvan duran, tazarru ve niyazda bulunan, içini şerheden, dertlerini bir bir sayıp döken ve yana yakıla "derman" deyip inleyen kalbler demektir; bütün bu manaları çağrıştırmak üzere kısaca "Yakaran Gönüller" de denilebilir.

Bu kitap, Gümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin Efendi'nin "Mecmuatü'l-Ahzâb" adlı üç ciltlik eserinden seçilen evrâd ü ezkârın (okunması âdet edinilen belli âyet, sûre, dua ve zikirlerin) yeniden tasnif edilmesi suretiyle hazırlanmıştır.

Son devrin Osmanlı ulemasından merhum Ahmed Ziyâüddin Efendi, 1813 yılında Gümüşhane'nin Emirler köyünde doğmuştur. Sadece zâhirî ilimlerle meşgul olmamış aynı zamanda bâtınî ilimleri de okumuş ve her iki sahada da icazet almıştır. Nakşibendî-Hâlidî şeyhlerinden birisi olan Gümüşhanevî Hazretleri, hayatını ilim ve irşada adamış; 1893 senesinde İstanbul'da dâr-ı bekâya irtihal ederken geride onlarca eser bırakmıştır.

İşte, Hazret'in yâdigârlarından biri de, "Mecmuatü'l-Ahzâb" adlı yaklaşık ikibin sayfalık eser olmuştur. Gümüşhanevî Hazretleri, eserini talebeleriyle beraber büyük bir itina ile hazırlamış ve bu vesileyle onlarca Hak dostunun yüzlerce evrâd ü ezkârını bir araya getirmiştir. Mecmuada her bir hizbin ismini, müellifini, ne zaman ve ne şekilde okunacağını da belirtmiştir. Mesela, Hasan Basrî Hazretleri'nin, cumadan başlayıp haftanın her gününde bir bölüm okuduğu İstiğfar-ı Üsbûiyyesi'ni kaydetmiş, hangi güne hangi bölümün düştüğünü de göstermiştir. Ayrıca, kitapta, Hazreti Ali (kerremallahu vechehû), Hazreti Üsame (radıyallahu anh), Muhyiddin ibn Arabî, Ebu Hasan Şazilî ve İmam Cafer-i Sâdık gibi maneviyat âleminin sultanlarının da "Üsbûiyye" adıyla andıkları ve haftanın her günü belli bir bölümünü okudukları hizibleri, virdleri, gece zikirleri, duaları, istiğfarları, istiâzeleri, tesbihleri, tehlilleri, salâvat ve na'tları vardır.

"Mecmuatü'l-Ahzâb", Bediüzzaman Hazretleri'nin de elinden hiç düşürmediği bir dua kitabıdır. Öyle ki, Hazreti Üstad'ın, yaklaşık üç mushaf-ı şerif hacmindeki bu kıymetli eseri her onbeş günde bir hatmetmeyi itiyad haline getirdiğini muhterem talebelerinden birkaç defa dinlemiştim. Demek ki, Nur Müellifi, her gün en az beş-altı saatini bu mecmuaya ayırıyor ve evrâd ü ezkârla meşgul oluyormuş.

O Kaynağın Ne Olduğunu Şimdi Anladım

Burada, bir hatırayı arz edeyim: Büyük âlimlerden ehl-i kalb bir insan, Hazreti Üstad'ın iman hakikatlerini ele alışına, anlatışına, tahlillerine ve onları neşretmedeki üslubuna çok hayran kalıyor. Nur Risalelerinin, yazılması çok zor, pek kıymetli eserler olduğunu ve bunların sadece düşünüp taşınmakla kaleme alınamayacağını söylüyor. Eserlerin çoğaltılmasının ve neşrinin de ancak çok güçlü bir kaynağa dayanmak suretiyle gerçekleşebileceğini ifade ediyor. Nur Müellifi ve iman hizmeti hakkındaki takdirlerini her fırsatta dile getiriyor. Sonra birisi ona, Hazreti Üstad'ın başucundan hiç ayırmadığı "Mecmuatü'l-Ahzâb"ını gösterince, o zat diyor ki: "Şimdi o kaynağın ne olduğunu anladım; demek ki, Bediüzzaman'ın Rabb'imizle çok ciddi bir münasebeti var, Cenâb-ı Hak'la irtibatı pek kavî. O, Allah'a teveccühten bir lahza dûr olmadığı ve kat'iyen gevşeklik göstermediği için Mevlâ-yı Müteâl de onu sürekli te'yid ediyor ve İlahî ihsanlara mazhar kılıyor."

Evet, Hazreti Üstad'ı hangi yanıyla ele alırsanız alınız, bir mükemmeliyet abidesi olarak karşınıza çıkıyor. "Ben hizmet ediyorum, evrâd u ezkârım eksik olsa da olur!" veya "Ben kendimi zikr ü fikre adadım, i'lâ-yı kelimetullah vazifesinde geri kalsam da mahzuru yok!" ya da "Şu işi tam yapayım, bunu ihmal etsem de olur!" demiyor. Tam bir denge insanı olarak yaşıyor; her hususta esas kabul ettiği iktisadı, zamanı iyi kullanma mevzuuna da uyguluyor. Asla israfa girmiyor ve hiçbir anını boşa geçirmiyor; her saatini dolu dolu değerlendiriyor. Dolayısıyla, kulluğa ait hiçbir vazifeyi ihmal etmiyor; günlük virdlerini ve zikirlerini de hiç aksatmıyor. Kendisi "Mecmuatü'l-Ahzâb"ın tamamını okuduğu gibi, ondan bazı kısımları da alıp, Cevşenü'l-Kebir, Şah-ı Nakşibend'in Evrâd-ı Kudsiye'si, Delâilu'n-Nur, Sekine, Münacât-ı Üveys el-Karnî, İsm-i Azam Duası, Münacât-ı Kur'an, Tahmidiye ve Hulâsatü'l-Hulâsa misillü duaları bir araya getirerek bir "hizip" yapıyor. Mecmua'nın tamamını okuyamayanlardan hiç olmazsa bu hizbi takip etmelerini istiyor. Hazret'i sevip sözlerine itimad edenler dünden bugüne o hizbi hep okudular, hâlâ da okuyorlar; bundan sonra da devamlı okumalılar.

Çünkü evrâd u ezkâr, i'lâ-yı kelimetullah yolunda mücahede eden bir mü'minin en önemli zâd ü zahîresi; Allah Teâlâ ile münasebetinin de emaresidir. Cenâb-ı Hakk'ın gücüne ve kuvvetine, her şeye kâdir olduğuna ve her şeyi O'nun yaptığına inanan bir insan, bu inancının gereği olarak mutlaka Mevlâ-yı Müteâl'e teveccüh eder, ihtiyaçlarının giderilmesini ve arzularının yerine getirilmesini sadece O'ndan ister. Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah'a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığı aşmış ve kendisine her şeyden daha yakın olan Rabb-i Rahîm'e kurbet kesbetmiş olur.

Eser Nasıl Hazırlandı

Öteden beri çok değer atfettiğim "Mecmuatü'l-Ahzâb"ın bütün hizmet erlerinin başucu kitaplarından birisi olması gerektiğine inandım. Fakat eserin eski nüshaları yeni nesillerin rahatlıkla okuyabileceği şekilde olmadığından bu düşüncemi yeterince dile getirememiştim.

Gerçi, Gümüşhanevî Hazretleri, döneminin şartları zaviyesinden, olabilecek en güzel çalışmayı ortaya koymuştu; heyhat ki, o günün yazı ve baskı teknikleri yüzünden bu nadide eser bazı hatalara maruz kalmıştı. O dönemde matbaalar çok ibtidaî olduğundan dolayı baskı sırasında bir kısım yanlışlıklar yapılmış ve sonra da bu kıymetli mecmua hatalarıyla öylece kalmıştı. Daha sonraları, Gümüşhânevi Hazretleri'nin bizzat kendisi asıl nüsha üzerinde bazı tashihlerde bulunmuştu; ayrıca, farklı matbaalar tarafından elyazması nüshalardan fotokopi olarak tab'edilen baskılarda da, metin kenarlarına yer yer bir kısım tashihler ve şerhler düşülmüştü. Ne var ki, bu kitap, genellikle o ilk baskılardaki haliyle çoğaltılmıştı; zira o tarihlerde hemen herkes Arapça bildiği ve kıraat esnasında baskı hatalarını kolayca fark edip düzgünce okuduğu için, mecmuanın tashih edilerek yeniden basılmasına lüzum duyulmamıştı. Böylece, Merhum'un hassasiyet, itina ve dikkatine rağmen, eser teksir edilirken ortaya çıkan cümle, kelime ve hareke hataları günümüze dek sürüp gelmişti.

Bu hususlar nazar-ı itibara alınınca, "Mecmuatü'l-Ahzâb"ın tekrar gözden geçirilerek yeni bir tasnif ve güzel bir baskı ile daha geniş kitlelerin istifadesine sunulabileceği düşüncesi hâsıl oldu. Önce kitap baştan sona birkaç defa taranarak muhafaza edilecek ya da kitap haricinde tutulacak virdler tefrik edildi.

Hazreti Üstad'ın düzelttiği yerler de göz önünde bulundurularak, seçilen metinler üzerinde tashih çalışması yapıldı; eser birkaç kere de lafız, gramer ve hat hatalarını giderme maksadıyla okundu. Tashihler tamamlandıktan sonra, bu defa da dinî kaynaklarda Ashab-ı Bedir arasında ismi zikredildiği halde, bu dua kitabında adı anılmayan sahabîlerin isimlerinin derc edilmesi gibi bazı ilaveler yapıldı. Kitabın sonuna İmam Bûsîrî'nin Kaside-i Bürde'si ve Kaside-i Mudariye'si ile beraber câmi' bir salât ü selam da eklendi. Bugünkü kuşakların rahatlıkla okuyabilecekleri bir dizgi ve isimlendirme metodu izlendi; peygamberlerin münacaatlarının yanı sıra, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ali Efendilerimiz gibi Ashab-ı Kirâm'ın yakarışları, Üveys el-Karnî, Abdülkadir Geylanî, Muhyiddin ibn Arabî, İmam Zeynülâbidîn, İmam Gazâlî, Ebu Hasan Şâzilî, Hasan Basrî gibi her dönemden pek çok İslâm büyüğünün duaları ile Esmâ-i Hüsnâ, değişik hal ve şartlarda okunacak dualar, çeşitli tarikatlerin zikirleri, günlük ve haftalık virdler belirli bir düzen içinde sıralandı. Böylece, 590 küsur sayfalık bir eser ortaya çıktı ve adına da -başta da ifade ettiğim gibi- "El-Kulûbu'd-Dâria" denildi.

Evet bir başka sevmişiz biz O'nu..(sav)





Yavuz Sultan Selim Han'ı biliyorsunuz hani Hicaz Fethedilince, halifelik
Türklere geçince; o günkü cuma hutbesinde "HakimulHaremeyni Şerifeyn Sultan
Selim.." Deyince imam, Sultan kalkıyor ve;

"Hayır Hakimulharemeynişşerifeyn değil, Hadimulharemeynişşerifeyn"
diyeceksin bundan sonra diyor..

Yani Mekke ve Medine'nin Sahibi değil, haremeynin hizmetçisi..

Ve biliyor musunuz, bu 1517 tarihinden, halifeliğin ilga edildiği 1918
tarihine kadar hutbelerde Osmanlı Sultanları'nın adları hep böyle anılıyor..

Ve çok enteresan, şu yazacaklarımı da yeni duydum bende, bakın;

2. Abdulhamid yani Cennetmekan Uluhakan Abdulhamid Han zamanında Medine'ye
demiryolu yapılmak isteniyor ve raylar döşenmeye başlanıyor..

Sultan ilan yapıyor, "trenin geçeceği yolda kimin arazisi varsa bedeli 2
misli olarak sahiplerine ödenecektir" diyor!

Hem de bakar mısınız, o zaman Osmanlı'nın durumu hiç te iyi değildir mali
açıdan..

Ve yine ne aciptir ki Sultan, bu demiryoluna masrafları sadece ve sadece
helal paradan, gayrı müslimler- şunlar bunlar hiçbirine bulaşmamış helal
paradan temin eder,

Öyle bir dar zamanda!..

Ve o arazi sahiplerine de bakın ki, derler ki;

"Bizler, değil 2 misli, hiç para istemeyiz topraklarımıza.. O şanlı Nebiye
helal olsun!"

Ve yapılır tren yolu bu şekilde..

Bilirsniz trenler son istasyona geldiğinde uzun uzun düdük öttürürler..

Ama bu herhangibir şehir olmadığı için Sultanın emriyle Medine girişinde bu
yasaklanır, trenler sessizce girerler..

Bakar mısınız şanlı ecdadımıza, subhanallah!

Daha bitmedi..

Medineye 2 kilometre kala raylara keçe döşenir yine Sultanın emriyle..

Neden?

Çünkü tren O Nebi'nin şehrine girerken ses çıkarmasın, edeble girsin diye..

SubhanaAllah!

Yine bitmedi..

Tren istasyonuyla hemen şehir arasına bir de hamam yapılır yine sarayın
emriyle..

Neden?

Çünkü uzun yoldan gelmiştir yolcular kir pas içide olabilirler, O huzura
girerken yıkanıp-paklansınlar diye..

Bir nevi tüm yolcular mecbur bırakılmış şehre girmeden yıkanmaya..

SubhanAllah!

Yine çok ilginç bir şey daha;

Medine bizim olduğu zamanlarda O Nebiye hürmeten asla Osmanlı bayrağı
çekilmemiş şehrin üstüne!

Bakar mısınız hürmete, ta'zime...

Ta 1517 yılından 1917 ye kadar bayrak çekilmemiş, ancak bu tarihten sonra
İngilizler ve o malum mes'eleler yüzünden ancak 1,5 yıl bayrak çekilmiş
Medineye..

SubhanAllah!..

Evet bir başka sevmişiz biz O'nu..

Salllallahu aleyhi ve sellem.

Yüreğimden kopup gelen bir sedâyla sesleniyorum



Kara bulutların ardından umutlarla beraber doğan, güneş gibisin…
Sen herkes yok iken en yakınımda hissettiğim, hayat veren nefes gibisin…
Yüreğime düşen göz yaşlarımın sebebisin…
Bir fırtına misali dalgalarla boğuşurken hayat denizinde; Sen ellerimden tutup yaşama geri döndüren can gibisin..Ey Resul! Sen; gönül diyarında sevdalıların en nadide gülüsün..
Koklamaya utanırım, dokunmaya cesaretim yok..!
Hangi halime güvenip geleyim Sana..!
Ümmetin olduğumu nasıl ispatlayayım..!
Ben garipler diyarının en gafil garibi, nasıl geleyim Sana..
Sen ki emanet ettiklerinle en güvenilir rehber…
Sen uyarıcı Peygamber.. Sana lâyık değildir ki bu sözler…
Gece yarılarında bozuk lehçemle Sen’i sorarım, Sen’i bulanlara…

Yol gösterirler sonu Sana ulaşan… Yürümeye halim yok, Sana gelecek kadar güçlü değilim…
Ey gözümün nuru Sultanım..!
Ne zaman Sen’i duysam dillerden. Önce bir gül gelir gözlerimin önüne ve hayallerimdeki Sen…!
Damarımda akan kan kadar gereklisin düşüncelerimde, ruhu çekilmiş ceset gibiyim ayaklarının önünde.
Ne olur! Bir kez! O rahmet deryası gözlerinle bakıver. Ey Nebi… Kalbim erisin…Göz yaşlarım tükendi, hasret gecelerinde ağlamaktan..!
Mekke’deki hasret, Medine’deki vuslat..
Yüz binlerce salât ve selâm olsun Sana..
Yüreğimden kopup gelen bir sedâyla sesleniyorum Sana. Es-selâtu vesselâmu Aleyke Ya Rasulalah….!

Keşke, andığımız kadar anlayıp yaşayabilseydik.




Keşke, andığımız kadar anlayıp yaşayabilseydik. ALLAH Rasulü'nü anmalar,
eğer anlayıp yaşamaya kapı aralıyorsa anlamlıdır.
Sevgi var, sevileni anlamayı kolaylaştırır. Sevgi var, sevileni anlamayı
zorlaştırır, hatta imkansız kılar. Birincisi bedeli ödenmiş sevgidir,
ikincisi ise bedeli ödenmemiş, hakkı verilmemiş sevgi. Sevileni anlamayı
kolaylaştıran sevgi tanıdıkça artan sevgidir.
Bu birbirini tetikler: Sevdikçe tanır, tanıdıkça sever insan.

ALLAH Rasulü'nün hayatıyla derinden ve yoğun irtibat kuranlar, sümmettedarik
olağanüstülüklere itibar etmezler. Buna gerek duymazlar. Çünkü böylesine
berrak bir hayat kaynağını keşfedenin, boz bulanık sulara dalmaya ihtiyacı
yoktur.

İbn Hazm'ın Cevami'u-Sîra'da söylediği "Onun peygamberliğine başka hiçbir
delil olmasa yaşadığı hayat tek başına yeterdi" mealindeki sözü, ne demek
istediğimi anlatmaya kafidir. Aynı tavrı, bütün bir ömrünü onun hayatını
anlamaya ve anlatmaya vakfeden Muhammed Hamidullah Hoca'da da görüyoruz.
Bunu söylemek kolay değildir. Bunu söylemek için bunu fark etmek lazım. Bunu
fark etmek için, onu anlamak lazım.

Onu anlamak, Kur'an'ın haber verdiği gibi, "belini neyin ikiye büktüğünü"
anlamaktır. İniş üssü onun yüreği olan "ağır ve değerli sözü" (kavlen
sakîlen) anlamaktır. Vahyi almaya başladığında ALLAH Rasulü'nün saçları,
belli belirsiz birkaç ak tel dışında simsiyahtı. Fakat 47'sine geldiğinde
orantı tersine dönmüştü. Hz. Ebubekir bir keresinde "Saçların (tez) ağardı
ya RasulALLAH!" demişti de, o "Saçlarımı Hud, Vakıa, Murselat, Amme
yetesaelun ve İze'ş-şemsu kuvvirat sureleri ağarttı" demişti.

Onu anlamak, biraz da onun belini ikiye büken, saçlarını ağartan şeyi
anlamaktır.

Onun "insan" diye bir derdi vardı. Bu öyle bir dertti ki, Kur'an onu şöyle
uyarmak durumunda kalacaktı: "Mümin olmuyorlar diye neredeyse kendini helak
edeceksin!" Benzer bir ifade, Kehf suresinde, farklı bir ibareyle gelecekti:
"Demek sen kalkıp eğer onlar bu hitaba inanmazlarsa, onların tepkilerine
gücenip kendini helak edeceksin?"

İlahi denetim altındaydı. En ücra yerinden denetleniyordu. Hayatın tüm
sıkıntılarıyla, bu ilahi denetim ve gözetim altında baş etmek zorunda
olduğunu biliyordu. Taif günü taşlandığında, olanca genişliğine rağmen
yeryüzü ona dar gelmişti. Alemlere rahmet olarak gönderilmişti ama, alemler
içerisinde ALLAH'tan başka gidecek bir yeri, sığınacak bir mekanı yoktu. Her
gerçek seven gibi onun da sevgisi sınanıyordu. Kan revan içinde döndü,
giremediği Mekke'sini uzaktan seyrederken, yanaklarından süzülen yaşlar
eşliğinde bir yandan da şu duayı ediyordu:



İlâhî!
Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum!
Gücümün azaldığını,
insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikayet ediyorum!
Ey merhametlilerin en merhametlisi!
Sensin ezilmişlerin Rabbi

Sensin benim Rabbim!
Beni kimlerin eline bıraktın?
Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi?
Yoksa, davamı ipotek altına alan düşmanın eline mi?
Ama, eğer Sen bana gücenmedinse,
kesinlikle bunlara aldırmıyorum,
lakin ihsanın beni rahatlatacaktır!
Senin nuruna sığınırım;
karanlıkları aydınlatan nuruna,
dünya ve ahiretimi aydınlatacak nuruna!
Gelecek gazabın, bana ulaşacak öfkenden,
kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum.
Sana sığındım, yeter ki razı ol!
Beni bir lahza kendimle baş başa bırakma!
Güç ve kuvvet sendendir, yalnız senden!

Hicret gecesi Sevr'in eteğinde beklemedi, kulun gücünün bittiği yer olan
zirvesine çıktı. Ve orada söyledi "Ey Ebubekir! Üçüncüsü ALLAH olan iki
kişiye kim ne yapabilir ki?" sözünü. Biliyordu ki, insanın gücünün bittiği
yerde ALLAH'ın yardımı başlardı.

Vahyin uyarılarıyla, duygularına bile ince ayar çekiliyordu. Sert olduğu
bazı durumlarda "Onlara daha yumuşak ve güzel davran", "onları kendi haline
bırak", "aldırma", "kendi gündemini izle", "işine bak" gibi uyarılar
alıyordu. Fazla yumuşak davrandığında ise "Onlara karşı daha sert ol",
"onlara yüz verme" uyarıları alıyordu.

Belini iki büklüm eden yükün ağırlığı bu örneklerden sonra daha iyi
anlaşılmıyor mu? Sanırım ona "Ben hüzünlerin peygamberiyim" dedirten de
buydu. Dahası, vefat günü başucunda ağlayan Fatıma'sına "Ağlama kızım, baban
bir daha acı çekmeyecek" dedirten de buydu.

Rabbim ona layık olmayı, onu sevmeyi, anlamayı ve yaşamayı her kula nasip
etsin!



Ortadoğunun Bediüzzamanı olsaydı







Mehmet Akif, Eşref Edip ve Bediüzzaman gibi mütefekkirlerden oluşan bu topluluk şunu savunuyordu

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Ne kadar cesaret o kadar özgürlük

Türkiyemizde çoğunluğun din özgürlüğü olmadığından yakınanlar bu yazıyı okumalılar. Özgürlüğün verilmediğini alındığını anlamak için tarihçi olmaya gerek yok. Biraz psikoloji bilgisi, biraz hayat bilgisi yeterlidir.

Son yüzyıla Psikohistorik yorum

Özgürlükler tarihi 100 yıl önce Osmanlı coğrafyasında yaşananlarla bugün yaşananlar arasında pekçok benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Psikohistori olarak tanımlanan yeni bilim dalında yaşanan tarihi olayların psikolojik arka plan dinamiğinin önemini vurgulanmaktadır.

Bundan 100 yıl önce Osmanlı’nın zor günleri idi. İttihat Terakki’ciler, Ahrarlar (Liberaller), Statükocular ve Volkan’cılar vardı.

Statükocular kurulu düzeni devam ettirmek için ‘İstibdat’ı yöntem olarak kullanıyorlardı. İttihatçıların özgürlük diye bir dertleri yoktu güç ve iktidar odaklı bir hareketti. Volkancılar geleneksel Müslümanlığı tavizsiz istiyorlardı. Ahrarlar Fransız İhtilalini İngilizler gibi yorumluyorlardı. İttihatçılar ise Fransız ihtilalini Napolyon gibi yorumluyorlardı.

O tarihlerde küçük bir grup vardı. Mehmet Akif, Eşref Edip ve Bediüzzaman gibi mütefekkirlerden oluşan bu topluluk şunu savunuyordu: ‘Meşrutiyet’i meşrua’ yani dindar bir meşrutiyet anlayışı. Avrupa’da başlayan Fransız ihtilali ile vücut bulan hürriyet rüzgarlarına karşı çıkmak yerine olumlu yönlerini alıp bizim değerlerimiz ile kaynaştırmak isteyen bir hareket başlatmak istemişlerdi.

O tarihlerde bu kişilerin Kürt ırkçıları, Türk ırkçılarına karşı Anadolu’nun birleşmesinde halkı ikna etmekte kurtuluş savaşı öncesi çok hizmetleri olmuştu. Aynı tarihlerde Ortadoğu’da yoğun faaliyeti olan gizli servisler İngilizler ve Fransızlardı. Balkan kökenli Mehmet Akif, Kürt Kökenli Bediüzzaman gibi Arap kökenli bir alimin olmaması İngiliz ve Fransız ajanlarının işini kolaylaştırmıştı.

Dünyadaki ulus devlet ve ırklar hiyerarşisi rüzgarı Osmanlıya da geldi. Jöntürkler konjonktürel rüzgarla hızla ilerlediler. Türk ırkçılığının hakimiyeti güçlendi. Ancak özgürlükler artmadı daha da azaldı.

‘Şer’i hükümleri zorla kabul ettirmek şer’i mi?’ tartışması

Hatta Sultan Abdülhamit şefkatli bir Sultan olduğu halde otoritenin dozunu zaman zaman kaçırmıştı, belki mecbur kalmıştı. Sonunda İngilizlerin fitne siyaseti ile bugüne kadar gelen provokasyonlar tarihi başladı. 31 Mart 1909 olayı oldu.

Abdülhamit’in diktatör olmadığı anlaşıldı. Rivayete göre yaptığı manevi istişare ile daha fazla sertleşirse zalim olacağını gördü, iç savaş başlatmak istemedi ve askerlerini kullanmadı. Adalet eksenli davrandı.

Aslında Abdülhamit’in davranışı ‘Şer’i hükümleri zorla kabul ettirmenin şer’i olmadığı’nı savunanların davranışı idi. Güç odaklı değil adalet odaklı yönetim anlayışı. ‘Ben Kur’anın izin verdiği ölçüde elimden geleni yaptım, insanlar zorla iyi, doğru ve güzele götürülmez.’ Anlayışı aslında Osmanlı laikliği demektir. Halkın inisiyatifine ve iradesine kontrolu bırakmaktır. Rızaya dayalı yönetimi anlamaktır. Merhum Abdülhamit gerçekten büyük adammış.

İran ve Osmanlı benzerliği

Yukarda özetlediğim dengeleri kışkırtan İngiliz siyaseti İran’da çalışıyor. İç savaş çıkarmak istiyor. Demokratik refleksler geliştirilmezse İran Osmanlı’nın son dönemi gibi olabilir.

İran Rıza Şah örneği ile satüko ile batıcılığı birleştirdi. Ancak statüko çok sertleştiği için zıddını doğurdu ve mevcut rejim ortaya çıktı. Türkiye ise demokrasiye geçişle radikal ve marjinal hareketleri önledi.

Gazetelerde üç İranlı futbolcu bileklerine yeşil bant taktıkları için takımdan ihraç edilmişler. Hiç adalet odaklı olmayan, düşünce özgürlüğünü tanımayan bir asabiyet…

Tam İngiliz gizli servislerinin yalan belgelerle toplumu birbirine düşürmek için çalışmalarına müsait zemin. Oyun bozmanın çözümü daha çok diyalog, daha çok özgürlük, daha çok adalet. İnşallah İran toplumu ve yönetimi bu oyunu bozar.

“Ne kadar o kadar” metaforu

Halk Jargonunda güzel bir deyiş vardır. “Ne kadar ekmek, o kadar köfte” şeklinde. Buna

“Ne kadar korku, o kadar bunalım,

ne kadar özgüven, o kadar başarı,

ne kadar cesaret, o kadar özgürlük,

ne kadar vatanseverlik, o kadar güçlülük,

ne kadar adalet, o kadar huzur,

ne kadar sosyal sermaye, o kadar toplumsal barış

ne kadar çaba, o kadar şans,

ne kadar emek, o kadar ücret,

ne kadar sabır, o kadar zafer,

ne kadar inanç, o kadar sebat,

ne kadar hayal, o kadar keşif,

ne kadar ümit, o kadar motivasyon,

ne kadar şükür, o kadar dinginlik

ne kadar tenbellik, o kadar esaret

ne kadar samimiyet, o kadar ikna

ne kadar iyi niyet, o kadar gerçek dost

ne kadar empati, o kadar anlaşılmak

ne kadar sevgi, o kadar dostluk

ne kadar dua, o kadar yardım

ne kadar iyilik, o kadar sevilmek

ne kadar bencillik, o kadar yalnızlık

ne kadar dürüstlük, o kadar güven

ne kadar bilgi, o kadar güçlü olmak

ne kadar veri, o kadar doğru karar

ne kadar sezgi, o kadar buluş

ne kadar merhamet, o kadar sükunet

ne kadar kanaat, o kadar zenginlik

ne kadar çıkarcılık, o kadar çatışma

ne kadar saygı, o kadar itibar

ne kadar haddini bilmek, o kadar mutluluk

ne kadar hesabını bilmek, o kadar varlık

ne kadar cömertlik, o kadar soyluluk

ne kadar uygulama, o kadar karakter

ne kadar doğallık, o kadar dengelilik

ne kadar çile, o kadar dayanıklılık

ne kadar merak, o kadar ilim

ne kadar hayret, o kadar öğrenme

ne kadar ilkeli olmak, o kadar onurlu olmak

ne kadar düzenlilik, o kadar sonuç,

ne kadar dikkat, o kadar isabet,

ve sonuç olarak ne kadar erdemlilik o kadar insanlık ...” gibi ilaveler yapabiliriz.

Konuşulmayan gerçekler zehire dönüşür

Alman Filozof Nietzche’nin (1844-1900) fena ve fani sözleri ile birlikte baki ve güzel sözleri de var. “Konuşulmayan gerçekler zehire dönüşür” sözü ona aittir. Tıpkı duygularını bastıran insanların vücut kimyalarının bozulması gibi… Duygularını bastıran toplumlar da kendilerini zehirliyorlar ve gelişemiyorlar.

Yukarıda dile getirdiğim ‘ne kadar o kadar’ metaforunu bizim kültürümüzde olumsuzluğun çok konuşulması ve başkalarına faydalı olma değerinin gerilemesi, gelişmiş toplumlara karşısında özgüvenimizin düşüklüğü, canlanma ve özüne dönme motivasyonun son iki yüz yıldır düşmeye devam etmesi nedeniyle yazdım.

Önce kendimden başlayarak nasıl tarih yazmış atalarımızın tenbel evlatları olmaktan kurtuluruz diye yazdım. Neden bizi ezenlere yeter diyemiyoruzu aşmak için yazdım. Çoğunluğun din özgürlüğü düşünce özgürlüğü için yazdım.

Haksızlığa boyun eğmeyi saygı zanneden, haksızlığa ses çıkarmamayı itaat zanneden, neme lazım demeyi menfaat zanneden insanlar gelecek kuşaklarımızın ümitlerini çalıyorlar. Ortaasya’dan Avrupa’nın ortalarına giden motivasyon demokratik refleksini vermeli. Herkes kendi alanını temizlemeli.

Necip Fazıl ‘Ey ehl-i vatan kalk dediler, kalktım birde baktım ki yerime oturmuşlar’ demişti. Öyle olsa bile canlanalım artık. Özgürlülük ve erdemlilik emek, bedel ve yatırım isteyen değerlerdir.

Farksız


Fransız gibi giyinen, İngiliz gibi konuşan, Amerikalı gibi yiyen kısacası kendi öz değerlerinden kopmuş Müslümanlar olup çıktık, artık yapılan hayır kermeslerinde bile İkramlar açık büfe sunuş yapılıp ayakta yenir oldu…

Halbuki;

Resulullah (sav) ayakta su içmeyi yasakladı”
Kendisine: “Ya yemek? (Bu husustaki hüküm nedir)” diye soruldu
“Bu daha şiddetle yasaktır!” dedi veya şöyle dedi “Bu daha şerli, daha kötü!”
( Kaynak: Müslim, Eşribe 113, (2024); Tirmizi, Eşribe 11, (1880); Ebu Davud, Eşribe 13, )3717
Ravi (ra): Enes)
Hadisi Şerifine muhalefetten başka bir şey değildi yaptığımız…

En Avrupai özentilerle biz olmaktan çıktık

Hep Modernitenin bizi esir almasından modernitenin tehlikelerinden bahsettik, yinede en modern duruşları tercih ettik…
Batı özentilerimizin esaretinde, çağdaş Mü’min olmanın bahaneri hazırdı… Hiç bir zaman çağlar ötesindeki Mü’min duruşuna bir özenmişliğimiz olamadı, olduysa da en modern egolarımızın altında kaldı, gün yüzüne çıkamadılar…

Başına takke takmak yerine kasketini ters çevirip namaza durmayı tercih etti kuul delikanlılar, ceplerine sığdırdıkları cep telefonları ve mp3 çalarlar yanına bir takkeyi sığdıramadılar, en alımlı görüntüyü vermek için maskara olduk biz hanımlar, örtümüzün örtmekten başka her şeyi yapabildiği veballer yükledik çantalarımızın içinde, makyaj malzemelerimizin yanına…

Durum böyle iken, sıradan Müslüman’ın açısından… Kendini sorgulama olgusuna sahip bir Müslüman Bir İslam hukukçusunun her noktayı kaynağıyla dillendiren bir zaatın duruşuna bakmış olduğunda Kendinden çokta farklı bir duruş göremezse kendindeki hatayı ne kadar irdeleyebilir ki?

Belki biraz karışık bir anlatım oldu ama Kusurumu mazur görün,

Bu gün iki şarkı söylemekle Ülke gündeminde yer alan insanların örnek davranışlar sergilemesi gerektiği söylenirken…

İslam hukukçuları niye Sünnete İttiba eden bir duruş sergilemesin ki, Elbette ben bir Müslümanla bir gayri Müslim arasında baktığım zaman her haliyle bir faklılık görmeyi isterim.
Giyim, üslup, usul, bakış, duruş… Müslüman her hali ile farklı olmalı…

Burada daha net bir örnek verirdim ama edebe aykırı olur.

Âcizane fikirlerimdir, ben bir şey bilemem Allah en iyi bilendir…

Zamanı Bir Başka Duyuş






Zamanı Bir Başka Duyuşİçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibariyle âfâkî ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.

Günümüzde umûmî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren, vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler ve ciyak ciyak reklam ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi kirlendi ki, esaslı bir ameliyât-ı rûhiye ve fikriye geçirmeden, hattâ yeni baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semâvîliğini ve bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.

Mânevî kirlerden arınmış, semâvîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir musiki gibi dinler ve bir kevser gibi yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda tulûunu, tıpkı semâvî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici şekilde hisseder ve ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.

Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünni zevk ve uhrevi hazlara, şimdilerde, pek çoğumuz itibariyle fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünni ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde...

Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şâir, birer bestekâr haline gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler, cismâniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbâya açılan husûsî menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhûl ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, cennete ilk adım atışın mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle; geceler, halvetin idrâkler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir tat, ayrı bir neşe ile gelir-geçer gönül ufkumuzdan.

Hele, Regaip, Mirâc, Berâat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın Allah'a en yakın zirveleri ya da O'na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevilik büyüsü kaplar; her sîneyi, dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi haline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her makta, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur'ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, cennette cuma yamaçları gibi rüyete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mümin olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb'e yönelik sinelerde ne telaffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.

Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye rengini çalarak bizi bütünüyle verâileştirir.. ve kendimizi, uhrevilerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehâbet yudumluyor ya da cennetlerin ferah-fezâ ikliminde, hûri ve yılmandan müteşekkil bir korodan neşîdeler dinliyor gibi buluruz.

Hele, bazılarımız itibariyle ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin uhrevilik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde hep hasretini duyduğumuz cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz... derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevi ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten umûmi havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye koştuğumuz mâbetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcûdiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.

Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.

Bu mübarek zaman diliminin mehâbetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta kendi iç dünyamızla hasbihâle başlarız. kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icrâ ediyordur. Evet bazen, murakabe, his, marifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattır.!

Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki, o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi halinde içimize aktığını hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki mevcûdiyetimizin yanında olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.

Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı gönüllerimize, her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir. Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.

Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204


Hiç Değişmeyeceksin

gul-i_rayiha.jpg

Kırgın durduğuma bakma, aslında bende herşey aynı. Hüzünlere olan bu bağlılığım, eskiden kalma. Hüzünler biraz daha sanki bana benziyor.

“Hiç değişmeyeceksin” diyor bir dostum.

Bu söz , tarifi imkansız bir mutluluk veriyor bana. Aslında yeni bir başlangıç için; yaşım ve rüzgar müsait. Ama gerekli dermanı dizlerimde ve yüreğimde bulamıyorum. Yokuşları çıkarken yaşıma yakışmayan bir daralma oluyor nefesimde. Bu darlıkta neyi değiştirebilirim ki? Yaşım daha küçük yüreğimden.

Ben aslında rüzgar olsam, hep doğudan eserdim.

Ben aslında, hayatın sayfalarına ölüme dair dipnotlar hiç düşmedim.

Ben aslında, bir gün kapımın umuttan yana çalınacağına emindim.

Ben aslında, hayat ile hayali hep birbirine karıştırırdım.

Ben aslında anladım, yaralarıma uzanacak ellerin çok uzak olduğunu.

Ben aslında anladım, cami avlusuna terkedilen kundaklık bir çocuktan bir farkım olmadığını.

Ben aslında anladım, hayatımın hep yamalardan ibaret olduğunu.

Ben aslında, cürmüm kadar yer yakardım. …..

‘Neyse’ deyip toparlanmalıydım artık. Dökülen cümlelerimi, kırılan gençliğimi, darmadağın olan hayatımı onarmalıydım ve yeniden kalkabilmeliydim düştüğüm yerden. Bu kadar hassas olmanın vakti değildi artık. Küçük yaralarımla uğraşarak kaybedecek vaktim yoktu. Zira hayatın tutunacak dalları vardı. Asılmalıydım ben de zayıf kollarımla hayata; sabrı öğrenmeliydim. Sıkıca tutmalıydım bana uzanan elleri.

Değişmem zor aslında. Acılar hep aynı çünkü. Acılarım hep aynı…

Yine de değişmeliyim, ey rüzgarlı hüznüm. Ne tarafa eseceğin belli değil, biliyorum. Biliyorum, denizi özlemem de kar etmez. Kimbilir belki masal olsaydı yaşadıklarım, bir umut olurdu hep Kafdağı’nın ardında. Ama masal değil yaşadığım, biliyorum. Belki de oturup ağlayarak başlamalıyım değişmeye…

Oturup ağlamalıyım halime.

Belki tebessümlerimin bereketsizliği de terkeder beni böylece, kimbilir..




Seni Düşünüyorum Şimdi...

dua.png

Seni düşünüyorum şimdi…
Günahımdan çok rahmetini..Ve geldim işte..

Neyim var,neyim yok ise aldım,geldim..
Olanca günahımla,isyanımla…Olmayan şükrüm ve duamla geldim..

Geldim işte..
Geldim Rabbim..

Öyle yorgun düşmüş hâlde geliş ki bu geliş..Öyle yorgunum ki ALLAHım..
Alıversen.. Kurtuluversem bu yükten..

Dinleniversem…
Dileniyorum işte kapında..Rahmetininin dilencilerini eli boş çevirmeyeceğinin bilinciyle dileniyorum..
Geldim işte sonunda..

Alırsın değil mi huzur kapısından..
Kapılar önünde koymasın değil mi ; öyle perişan..?
Çaresizim şimdi… Öylesine çaresiz..Öylesine lâl..
Dışarısı soğuk şimdi…Dışarısı ayaz..…
Huzurunun o sıcak iklimine muhtacım ..
Şimdi yok yeri yurdu bu bedevinin,sokak çocukları kadar..
çöllerde kabul etmez artık ,günahlarımdan..!

Lâ mekânlarda kaldım ALLAH’ım! ..
Zaman tükendi artık…
Tükendim ALLAh’ım..
Tek bir nefes aldırmaz oldu artık gafil yanım..
Muhtacım ALLAH’ım… Öylesine muhtaç..

Ah…
Öyle açım ki hem de,rahmetinin tek bir damlasına..
Ey kalbimin sahibi..
Ey rahmeti ab-ı hayat iksiri..
Rahmetsizlikten kavrulan gönlüme nurlarını yağdırmaz mısın… ?
Ey dertlerin biricik dermanı olan..
Ey ezeli ve ebedi dostu,kullarının…

Geldim işte..Buradayım…
Kabul etmez misin ? ‘’Kulum’’ demez misin?…
Almaz mısın yoksa huzuruna
‘kul’’ olduğunu unutup kulluktan bihaber bu acizi..
Affetmez misin ALLAHım …
Bunca günahıma bakıp da ret mi edersin..?!

Şimdi ne olur Ey Rabbim,izin ver..
İzin ver huzuruna günahsız durayım..

Yetmez değil midir, bunca zamandır omuzlandığım günah yükümü..?!
Günahımı alıp,bu yükten kurtarmaz mısın?
Bunca zamandır işlediğim günahlardandır, sana varamayışım..
Sana gelişimi engelleyen tüm prangaları söküver ALLAh’ım..

‘kULum’’ dediklerin arasına katıver bizleri de..

Sana layık kul olmakla şereflendir ALLAH’ım..
Abd olmakla huzuru bulalım..

Bağışla ALLAh’ım..
Cürmümüz çok…
Ama..
Ama,rahmetin daha çok..
Rahmetinden ümitvarım…
Sen ki rahmetinin %99’unu kıyamette mü’min kullarına saklayansın…
Geri kalan bir rahmetinle ,dünyada kaldır bu yükümüzü de huzurunda boynumuzu bükme ALLAH’ım..

Bilirim …
Bilirim affedersin ALLAhım..
‘Senin rahmetin okyanus, günahım ise okyanustaki adada bulunan ağaçtaki garip kuşun ağzında ;bir nohut tanesi ..’’

Kuraklaşmış tüm yanlarım o ab-ı hayatla yeşersin..
Eksik etme kalbimden rahmetinin damlalarını..
İzin ver nasuh tevbe kapılarından geçeyim de, dilime değen her bir harf gönlümde yeni dua çiçekleri filizlendirsin..

Baharın ölmüş toprağa hayat verdiği gibi ,ben de yeni bir hayat bulayım ..
Ölüleşmiş kalbimdan gelen kötü kokular ruhuma değmeden , rahmetinin hoş kokuları ile dolayım…

Şüphesiz ki dünya, geçip gidilecek bir konaktır.

allahim.jpg

Şüphesiz ki dünya, geçip gidilecek bir konaktır.
Ebedî kalacak yer değildir. Dünyada zenginlik ona dalmamaktır. Üzerinde yaşayanlar her an birer birer ölmektedir. Onu üstün tutan zillete…
Onu toplayan fakirliğe düşer.
Dünya zehir gibidir. Onu bilmeyen yer, o da onu helâk eder, öldürür.
Dünyada, yaralı olup da yarasını tedavi ile uğraşan kimse gibi ol. Yaralı kimse yarasının azmasından korkarak perhiz yapar, daha şiddetli acıya düşmemek için çektiği acıya sabreder.
Tuzakları süsler altında gizlenmiş olan şu gaflet dünyasından sakın. Ona dalma!
Bitmeyen arzularla, gönüller çeken sözlerle süslenmiş, nicelerini aldatıp, kendine meftun etmiştir.

Süslenmiş gelin gibidir. Gözler ona bakmakta, kalpler ona hayran, nefisler ona âşık, o ise âşıklarını helâk ediyor. Yaşayanlar ölenlerden, sonrakiler öncekilerden ibret almıyor.
Arif olanlar bile bu hususta dalgındır. Ona düşkün olan, ondan dünyalık elde eder. Fakat aşırı giden aldanır, âhirete gideceğini, dönüşünü unutur. Kalbi dünyaya dalar ve ayağı kayar. Sonra da büyük bir pişmanlığa ve derin bir hasrete düşer.

* * *
Dünyaya düşkün kimse, muradına kavuşamaz. Bir gün olsun rahat nefes alamaz. Her gün, ayrı bir düşünce, keder getirir. Derken dünyaya o kadar dalar, ömür biter de ecel bir gün onu yakalayıverir. Sonunda, azıksız âhiret yolculuğuna çıkmak zorunda kalır. İşte böyle duruma düşmekten sakın.

* * *
Dünyadan kendinizi muhafaza edebildiğiniz müddetçe, sevinçli ol. Yoksa ne kadar üzülseniz yeridir. Dünya kimi sevindirirse, sonunda mutlaka beğenilmeyen bir şey vardır.
Dünyada sevinen aldanmıştır. Bugün faydalı görünen dünya, yarın zarar verir. Dünyada, ümit, belâ beraberdir. Dünyada kalmanın sonu yok olmaya gider. Onun sevinci hüzün ile karışıktır. Dünyada ne geleceği belli olmaz ki, beklenip tedbir alınsın. Dünyadaki arzular, yalancıdır.
Emelleri boştur. Onun iyiliği kederdir. Eğer iyi düşünürse, Âdemoğlu, onda her an tehlike ile karşı karşıyadır. İnsan, rahatlık hâlinde de, musibet zamanında da, tehlikeli durumlara düşmemeye gayret göstermelidir. İnsana öleceğini Allah–ü Teâlâ ve peygamberleri aleyhimüsselâm, bildirmemiş olsa bile, dünya onu uykudan mutlaka uyaracaktır. Bununla beraber, yine Allah–ü Teâlâ’dan azâb ile korkutan, cennet ile müjdeleyen rehberler geldi. Allah–ü Teâlâ’nın indinde dünyanın zerre kadar kıymeti yoktur.

Resûlullah efendimize dünya hazineleri arz olundu da, O kabul etmedi. Verilmiş olsaydı bile, Allah–ü Teâlâ’nın nezdindekinden sivrisinek kanadı kadar bir şey eksilmezdi. Dünya, imtihan için sâlih ve ibadet edenlerden alındı. Aldatmak için de, Allah–ü Teâlâ’nın düşmanlarına verildi. Dünya verilerek aldatılanlar, dünyayı elde etmekle, ele geçirmekle, kendilerine ikram edildiğini zannederler. Allah–ü Teâlâ’nın, Musa aleyhisselâma şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Zenginliğin geldiğini gördüğün zaman, bu cezası çabuklaştırılmış bir günah de, fakirliğin geldiğini görürsen, hoş geldin ey sâlihlerin şiarı, alâmeti de, istersen rahatlık sahibini öv.”

* * *
“Kalbin bozulması altı şeydendir:
1–Allah–ü Teâlâ’nın rahmetini umarak, tövbeyi terk etmek,
2–İlmi ile amel etmemek,
3–Amelinde ihlâs sahibi olmamak,
4–Allah–ü Teâlâ’nın ihsan buyurduğu rızkı yiyip, şükür etmemek,
5–Allah–ü Teâlâ’nın taksimine râzı olmamak,
6–Vefat edenleri kabrine defnedip, onlardan ibret almamak.

* * *
Resûl–i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdu ki:
“Kabir, âhiret konaklarının ilkidir. Ondan kurtulana, ondan sonrası daha hafif ve kolay, ondan kurtulamayana, ondan sonrası daha zor ve çetindir.”
“Allah–ü Teâlâ’ya ve kullarına karşı edepli olmayan kimsenin ilmine itibar edilmez. Belâ ve musibetlere, insanlardan gelen sıkıntılara günahlardan sakınıp, farzları yerine getirmeyenin dindarlığı muteber değildir. Haramlardan ve şüphelilerden sakınmayanın Allah–ü Teâlâ katında bir mertebesi ve yakınlığı yoktur.”

sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir...

Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara büyük mükafatlar veriyor. Çünkü aile içindeki sabır, yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor. Rabbimiz müslümanın yuvasının bozulmasını sevmiyor.

Evet, sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir…
- Neden aile içinde bir başka güzeldir?
Çünkü aile içindeki sabır sadece sabredenin kendisini değil, aile bireylerinin hepsini de ilgilendiriyor, bir bakıma yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor bu sabır. Bu bakımdan aile içindeki sabrın değeri Allah yanında da bir başka özellik ve güzellik taşıyor…

Aslında ailede ideal olan, birinin ötekini sabra zorlamaması, ortak kararlarla hareket edip yine ortak kararlarla hayatın yaşanmasıdır. Ancak bu ideal maalesef her yerde, her zaman gerçekleşmiyor.


Çoğu yerde aile içinde birilerinin sabır kahramanlığını üstlenmesiyle yürüyor bu birliktelik. Bu durumda elbette iki taraf da eşit değildir. Sabra zorlayan zalim, sabretmeye mecbur kalanlar da mazlum durumuna düşüyor. Allah yanında ise zalimi bekleyen ceza, mazlumu bekleyen de mükafattır!..
Hem de nasıl mükafat?
Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara, başka ameliyle kazanamayacağı kadar büyük mükafatlar veriyor; hanımefendi sabrediyorsa sabrının şiddeti nispetinde Cennet hanımlarının ablalığı makamına doğru yükseltiyor, beyefendi sabrediyorsa Cennet gençlerinin ağabeyleri derecesine doğru yüceltiyor verdikleri sabır imtihanı sebebiyle.
- Neden bu kadar büyük mükafat veriliyor ailede sabır imtihanını verenlere?

- Çünkü Rabbimiz Müslüman’ın yuvasının bozulmasını sevmiyor, “En sevmediğim helal, boşama kelimesidir.” buyurarak, aile birliğinin bozulmasını önleyen sabır kahramanlarını, sabrının şiddeti nispetinde Cennet dereceleriyle ödüllendiriyor.

Ancak, sahibini Cennet’e götürecek olan bu sabrın içinin boşaltılmaması şarttır!..

İnanmış insanın, içini Cennet müjdeleriyle doldurduğu sabır ile, bu müjdelerden boşaltılmış sabır aynı rahatlığı sağlamaz. İçi İlahi müjdelerden boşaltılan sabır, sahibine işkence hayatı yaşatır, sabrederek ebedi hayatımı kazanıyorum sevincini hissettirmez, sinir zafiyetine maruz bırakabilir.

Bu sebeple, sabrın içi boşaltılmamalı, sabrederken bile bir manevi lezzet alıp başka amelleriyle kazanamadığı ahiretini göze aldığı bu sabrı sayesinde kazandığını düşünmeli, üzülerek değil sevinerek sabretmelidir.

Sabrın içinde Cennet kazandıran mükafatları keşfeden maneviyat büyüklerinden iki sabır örneği vereceğim burada. Bakalım sabrı nasıl anlıyor, nasıl isteyerek tercih ediyorlar görelim… Şarkın duası makbul velisi Bişri Hafi’ye derler ki:

- Size gelen hastalara dua ediyorsunuz, iyi oluyorlar; ama kendiniz hastalıktan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Biraz da kendiniz için dua etseniz ya?

Şöyle cevap verir sabır kahramanı büyük veli:

- Sabırla neler kazandığımı bildiğimden dolayı kendime dua edip de kazandığımı kaybetmek istemiyorum. Sabrın neler kazandırdığını bilemeyenlere ise dua ediyorum sabırsızlık edip de kazanma yerine kaybetmesinler diye.
İşte büyük veli, sabrı böyle tarif ve tercih ediyor, sabır içinde böyle mutluluk duyuyor.

İçi boşaltılmayan sabır sahiplerinden bir örneği de bizim ‘Yeni Aile İlmihali’nden vereyim. Belki hatırlayacaksınız bu sabır kahramanını da…

Semerkant’ın bu muhterem aliminin hanımıyla arası hoş değilmiş. Durumu bilen komşulardan telkinler gelmiş:
-Efendi hazretleri demişler, sana denk olmayan bu çenesi düşük hanımı bırak, ilmine denk düşen bir hanım al. Kim olsa sana kızını verir, evlenmekte hiç zorlanmazsın…

Sabrın hep sonunu düşünen alimin cevabı şöyle olur:
- Bu hanımı bırakırsam ikimiz de kaybederiz. Hanım benim gibi sabırlı birini bulamaz kaybeder. Ben de bu hanıma gösterdiğim sabırla kazandığımı bulamaz kaybederim.

Aile içindeki sabrın özelliğini bilen alim sözlerini şöyle bağlar:
- Yoksa der, siz aile içindeki sabrın, Cennet kazandıran özelliğini bilmiyor musunuz?

İşte böyle… Sabrın içindeki kutsal karşılığı boşaltırsanız sabır sizin için sinir savaşı halini alır. Ama Cennet kazandıran özelliğine inanarak sabrederseniz, başka amelinizle kazanamadığınız Cennet’i bu sabrın kazandırdığını düşünür, gerginliğinizi azaltır, mutluluğunuzu çoğaltabilirsiniz.

Elbette bu, ideal olan birlikteliği bulamadığınız takdirde böyle
191.gif

CAFER-İ SADIK HZ’DEN NASİHATLER



Ey oğlum! kendi rızkına razı ol! Kendi rızkına razı olan, kimseye muhtaç olmaz.

Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür.

Allahu taela’nın taksim ettiği rızka razı olmayan, o’nu kaza ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur.

Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kusurlarını büyük gör.

Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir.

Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır

.Alimler arasında bulunan hürmet görür.
Ey oğlum,insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.
Ey oğlum, lehinde ve aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder, danışır, fikrini alır.
Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlak sahibi olsun, kötü ahlakı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme!

Çünkü onlar suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.
Ey oğlum, Allahu teala’nın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver.

Gıybetten, koğuculuktan sakın.

Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.



y1p3eO8Kj5ij1oFEdUQkib4StH6JgdrzewG