Bir Salavat ki...
Meleklerin sevabını yazmaktan yoruldugu salavat
Resülü Ekrem bu salat'ı şerife hakkında buyurdu ki:
"Kim bana ve ehli beytime salavat getirir de tam ölçekte sevap almayı arzu ederse (bu salavat'ı)getirsin"
"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""
Manası:Allahü Teala,Muhammed(aleyhisselamı)biz ümmetlerine olan merhametinden sebeb layık olduğu bir mükafatla en yüksek dereceye erdirsin
*Cenab-ı Hak'tan yardım dileyerek,
""Ya Rabbi,O Yüce Peygamberin HZ MUHAMMED 'in(as)kadrü kıymetini,yüksek değerini biz bilemiyoruz Sen (cc) O'na (as)layık olduğu sonsuz bir mükafatla en yüksek derece ve makamlara erdirerek mükafaatlandır""diye dua ve niyazda bulunmuş oluruz
*İbni Abbas(ra)'dan rivayetle:
""Bu Salavatı okuyan kimseye yazıcı meleklerden yetmiş melek,bin sabah ve bin akşam sevap yazmayı yetiştirmek için zorluk çekerek yorulur ve ancak yazabilir""demiştir
buyrun bu salavatı okuyun:"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""
Öğrenip dilimizden eksik etmeyelim İnşaallah Rabbim hepimizden razı olsun
Bir Salavat ki...
Gülyüzlü Nebi’m.. Nerde Kaldın Ahmed’im .. Sultanım ..
Bilirsiniz; ümmetini nasılda severdi ?Kaç gece gözyaşı döktü kimbilir ?
O’ndan önce ki Nebiler; Rasuller; “ Nefsî “ derken; ” Ümmetî “ diyen Nebiyy-i Zişân’ı çok özledik ..Ama asıl mûhim olan; Biz O’nun (s.a.v) yaptığına karşı ne yaptık ??
Gel .. Gel Efendim .. Havar Der Çağırırız; Şefaâtini Umarız .. Aşkına Gözyaşı Döker; Sevginle Ağlarız ..
Hani Zeyd (ra)’i; evladlığına alan; Ali (ra)’ye; Kardeşim diyen Andelib-i Zişân’ı pek hasretle bekler olduk ..
O’nsuz Bu Zamanda; Ümmetine Ne Oldu ??
Ne oldu bilinmez; ama Rasul’ünü unutanlar; unutturulanlar çok oldu ..
Açan Çiçekler O’nsuz Meyve Vermez Oldu ..
Rasulullah’sızlığın; Girdâbında .. Ne yapacağımızı bilemez olduk ??
Ancak salât-u selamlar edip; gelişini bekler; şefaâtini umud eder olduk ..
Efendim .. Sana geliş ne zaman ? Vuslat ne zaman ??
O’na layık ümmet olabildik mi ? ya da bugün tevbe etsek hatalarımızdan daha sonraki ömrümüzde; Yüzünü güldüren bir ümmet olabilir miyiz ?? ..
Sorular Soruları Kovalıyor .. Cevabları Kimse Kestiremiyor ..
Efendim; Alemlere Rahmet Olarak Gönderildin .. Kâinatın yaratılmasına sebeb olarak verildin ..
Duâ eyle ümmetine; Salât Selâm Üzerine Dermansın Sensin Derdimize Muhtâc Kaldık Ahh Sultanım Muhtacız ya Rasulullah ..
Levlâke Levlâk .. En Hayırlı Babasın; En Hayırlı Eşsin .. ALLAH’ın Habibisin .. Yârimizsin .. Eğlencemiz ve Hüznümüz Sensin ya Nebiyy-i Muhtâr ..
Ya Rasulallah; Ne Oldu Bize ki; Yolundan Sapanlar Oldu ?
Hâlbuki; Veda Hutbesinde dememiş miydin ?
Eski Sapıklıklarınıza Dönmeyin ..
Bizler; Put’a değil belki ama; Rabb’e de deil; Kul’â tapar hâle geldik ..
Artık sevgilerde; Senin ve Rabb’in değil; batılen sevgiler var ..
Artık deyişlerde; ismin ve lafzâtullah değil; mücrimlerin ismi var ..
Ya Rasulallah .. Kapına geldim .. Acziyetimle; Günahkirlerimle geldim .. Kabul et Efendim ..
Hâbeş’li Necâşi’nin dediği gibi; Ayaklarını yıkayım; Nâlininin altını öpeyim ya Rasulallah ..
Ama bizleri bırakma .. Kapının dışına koyma .. Sen Rahmân’ın Elçisi; Merhamet’in En büyük Server’i; Alemlere Rahmet Hazret-i Muhammed Mustafa ( sav )’sın .. Biliyoruz Günâhımız fazla .. Biliyoruz; Seni ağlatan biziz .. Ama bildiğimiz bişey daha var .. Yüzümüzü eğerek şunu söylüyoruz Ey Sevgili !!
Sen Ümmetine Acırsın; Sen Ümmetini Seversin ..
Niye yüzünü eğdin ki diye sorarsan eğer.. Bunu söylerken ki utancımdan ..Bunu isterken ki; hayâsızlığımdan ..
Ya Rasulallah .. Hani derdin ya “ Nefsim yedi kudretinde olan ALLAH’a “ ..
Evet; bizde öyle diyoruz .. Nefsimiz; yedi kudretinde olan ALLAH’A yemin ediyoruz ki; artık vuslatı daha bir aşkla bekler; daha bir hasretle umar; daha bir özlemle umud eder olduk ..
Gel Ey Nebî .. Gel Ey Resul ..
Kurban Sana Bu Cümleleri Yazan Parmaklarımız ..Kurban Sana; Senin Karnına Taşlar Bağladığını Bile Bile Doyurduğumuz Bu Tok Karnımız ..Kurbanız Sana Ey Rasul !..
ALLAH’ın Sevgilisi ..
Sana bu kadar şey yazdık ama; Rabb’im Sevgilisini bizden kıskanır mı ? ( Ğayur )
Hani; Hz. Hasan’ı bir dizine; Hz. Hüseyn’i bir dizine oturtmuştunda .. Ğayretullah; tecelli etmişti ..
Hz. Hasan’ı; Hz.Hüseyin’i kıskandığı gibi bizide kıskanır mı ?.. Kıskanılcak bir tarafımız olmasa bile …
Es-Sâlâtü Ve's-Selâmû Aleyke ya Rasulallah ..Es-Sâlâtü Ve’s-Selâmû Aleyke ya Nebiyallah ..Es-Sâlâtü Ve’s-Selâmû Aleyke ya Habiballah ..Es-Sâlâtü Ve's-Selâmû Aleyke ya Şefiyallah ..
Aşkın yine düştü gönlümüze; Hasretin yine girdi özümüze … Geldi gözyaşların yine aklımıza .. Ümmetin’e duyduğun sevgine karşı; Seni üzmek yetti; tak etti Canımıza ya Nebiyy-i Muhterem …
Bu fakîr ne yazsın ki Sultanım ?Neyi anlatmaya çalışsın ki Muhtacım ?
Acizliğini mi; layık olamayaışını mı haykırsın yoksa ?Artık; tek derdimiz; sadece tebessümüne neden olabilmek ..
Şeytan’ın Kalbe Müdahalesi
Şeytan’ın Kalbe Müdahalesi imam Gazâli (İhyâyı ulûmid-din) Şeytan Allah-u Teâlâ’nın yarattığı öyle bir yaratıkdır ki, şerri, kötülüğü vaad eder. Çirkin (münker) şeyleri emr eder. Nefsi bu gibi işleri yapmağa davet eder. Peygamber (S.A.V.) bir mübarek sözünde “…Vesvese de şeytandan gelir ve şerri davet eder, hakkı tekzib eder ve hayırdan men’eder. Kalbinde bunu bulan, şeytanın şerrinden Allah’a sığınsın” buyurdu ve sonra “Şeytan fâkirlik ile korkutur ve fuhşiyat (kötü işler ve ameller) ile emr eder” meâlindeki âyet-i celileyi okumuştur.
İbn-i Mes’ud (Tirmizi ve Nesei) İnsan şehvet ve gazaba uyarsa, istekleri vasıtasıyla şeytanın istilâsma uğrar. Kalb şeytana yataklık yapar. Zira hevâ (istek) şeytanın barınağıdır. Allah (c.c.) muhafaza buyursun. Amin. Resul-i Ekrem (S.A.V.) “Sizden her birinizin bir şeytanı vardır. Evet, benim de şeytanım var, fakat Allah-u Teâlâ bana yardım etti ve şeytanını müslüman oldu, bana yalnız iyiliği emr eder” buyurdu. İbn-i Mes’ud (Müslim) Nefsâni arzulara uyularak dünya sevgisi kalbe galebe çalarsa, şeytan vesvese için çare bulmuş olur. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) “Şeytan, insan oğlunun çeşitli yollarında oturur. Önce İslâm yolu üzerinde durur ve (Ananın, babanın dinini terk edip müslüman mı olmak istersin?” der.
[ kandıramaz ise] …hicret yolu üzerine oturur…
sonra cihad yolu üzerine oturur…
İnsan bunu da dinlemez ve mücahedesini yapar.
Kim bu şekilde hareket ederek ölürse, Allah-u Teâlâ’nın Cerınetini hak etmiş olur.” buyururdu.
Anneniz-Babanız Yaşıyorsa, Tadını Çıkarın

Çocukken her şeyi bilen, herkesten güçlü olan babamız biz büyüdükçe küçülüyor.
Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor. Uzakta olsa da, bize dokunamasa da...
Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz, her şeyi bilen babamızın sorularıysa biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor.
Müdahale etmese, soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık.
Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi. Zaman artık onun zamanı değil ya... Teknoloji gelişti ya... Her şey değişti ya... ***
Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz, işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz. Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde. Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan, güneşten koruyormuş meğer o gölge.
Siz de aile kuruyorsunuz, baba oluyorsunuz, sizinde gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.
Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız, takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz, korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık...
Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen, sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık...
Büyüyorsunuz o zaman işte.
Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur.
Onlar;dan'mıyız
Onlar; “Allah (c.c)’ın Adı Anıldığı zaman Kalpleri ürperir.”(Enfal-2)Onlar; “Allah (c.c)’a asla şirk koşmazlar.”(Furkan-6)Onlar; “(Her türlü) Zinaya asla yaklaşmazlar.”(Furkan-6)Onlar; “Namazlarını Huşu içinde Ve Dosdoğru kılarlar.”(Mü’minun-2)
Onlar; “Boş şey (Bilinmeyen)lerden tümüyle yüz çevirirler.“(Mü’minun-3)Onlar; “Mallarıyla Ve Canlarıyla Cihad Ederler.”(Tevbe-20)Onlar; “Cahillerle asla tartışmazlar.”(Furkan-63)Onlar; “Kınayıcının kınamasından Hiçbir zaman korkmazlar.”(Maide-54) Onlar; “Emanetlerine ihanet etmezler.”(Mu’minun- Onlar; “Söz verdiklerinde sözünde dururlar.”(Bakara-177)Onlar; “Yetimin hakkkını kesinlikle yemezler.”(Nisa-2)Onlar; “Yolda kalmışlara yardım ederler.”(Bakara-177)Onlar; “insanların kusurlarını affederler.”(Ali imran-134)Onlar; “Yalnızca Allah (c.c)’a dayanıp güvenirler.”(Mücadele-10)Onlar; “Yeryüzünde Alçak gönüllü olarak yürürler.”(Furkan-63)Onlar; “Yoksulluk yüzünden evlatlarını öldürmezler.”(En’am-151)Onlar; “hakk’ı bile bile gizlemezler.”(Bakara-42)Onlar; “inananlara ‘Sen Mü’min değillsin’ demezler.”(Nisa-94)Onlar; “Namuslarını (ırzlarını) korurlar.”(Mü’minun-5)Onlar; “Anne Ve Babalarına öf Bile Demezler.”(isra-23)Onlar; “Kötü (kem) zanndan ve gıybetten kaçınırlar.”(Hucurat-12)Onlar; “Ahidlerine (Sözlerine) sadıktırlar.”(Mü’minun-Onlar; “Zekatlarını hakkkıyla Verirler.”(Bakara-177)Onlar; “Mü’minlere karşı alçak gönüllüdürler.”(Maide-54)Onlar; “Darlıkta ve bollukta da infak ederler.”(Ali imran-134)Onlar; “Gerçekten felaha kavuşanlardır.”(Mu’minun-1)Onlar; “Allah (c.c)’ın ayetlerini az bir menfaatle değiştirmezler.”(Ali imran-199)Onlar; “Rasullerden hiçbirini birinden ayırt etmezler.”
Gülümsemeye söz veriyorum

MUHABBETTEKİ SIR

Bir Hakk dostu anlatır:
Geniş ve ıssız bir ovadan geçiyordum. Garip bir çobana rastladım. Gördüm ki, derin bir huşû içinde namaz kılıyor, sürüsünü de kurtlar koruyordu. Taaccüb ettim. Merakla namazın bitmesini bekledim ve:
“–Ey çoban! Kurtlar nasıl oldu da koyunlarınla dost oldu? Onlardaki düşmanlık ve cânîlik rûhu nasıl oldu da yerini sulh ve muhabbete terketti?” diye sordum.
Allâh’a secdenin alâmeti sîmâsını nûra bürümüş olan sâlih çoban, şöyle dedi:
“–Ey garip yolcu! Kurtların kuzulara olan şu dostluğundaki sır, çobanın, sürünün asıl sahibine olan dostluğuna bağlıdır. Yâni bu hâl, muhabbetteki bir sırdır.”
Bu kıssada da görüldüğü üzere muhabbet, öyle bir sırdır ki, insanın rûhunu inkişâf ettirip geliştirme bakımından ondan daha güçlü bir müessir yoktur. Hele o muhabbet bir aşk hâline gelmişse, onun nûru bütün hevâ ve hevesâtı yakar. Zulmet perdelerini kül eyler ve gönlü sonsuz yüceliklere nâil kılar. Zîrâ:
“Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim de bu kâinâtı yarattım.” (İ. Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî) beyânında ifâde edilen gizli hazînenin en yüce vasıflarından biri de, mutlak güzellik idi.
İşte Cenâb-ı Hakk, bu esrârlı ve nâmütenâhî idrâk ötesi güzelliğin gizli kalmasını arzu etmedi ve kâinâtı yarattı.
Bu yaratışta O’nun sonsuz güzellik ve nûr deryâsından bir damlacık, bu âleme ve toprağa nasîb oldu. Böylelikle toprak, diğer varlıklardan ayrı bir üstünlük ve meziyet kazandı. Öyle ki Allâh Teâlâ, varlıkların en şereflisi olarak yarattığı insanı da topraktan halketti.
Bütün varlıkları ilâhî muhabbetle yaratan Allâh -celle celâlühû-, onların herbirini kendisinin san’at ve kemâline delîl kıldı. İlâhî bir san’at hârikası olan insanın varlığı da, aşk ve muhabbetin kâmil bir tezâhürü oldu. Zîrâ Hakk’ın gizli hazînesinden taşıp coşarak tezyin ettiği bu âlem ve topraktan murad, yalnız alabildiğine engin yeşil kırlar, vâdîler, ulu sahrâlar ve dağlar değildir. Toprağın ve bütün mahlûkâtın yaratılışına vesîle olan aşk, muhabbet menbaı ve kâinâtın özü olan insandır. Bu itibarla insanın mükerremliği, yaratılış gâyesini koruyabildiği nisbettedir.
Diğer taraftan var oluş sebebi “muhabbet” olduğundan her canlıda bu vasıf, fıtrî bir temâyül arzeder. Bir akrebin bile yavrularını sırtında taşıması, muhabbetin bir neticesidir. Ve bu temâyül, varlıkların en şereflisi olan insanda zirvededir.
AYETE'EL KÜRSİ'NİN FAZİLETİNE DAİR HADİSİ ŞERİFLER
OKUNUŞU:Allahülailahe illa hüvel hayyül kayyumlate'huzühu sinetün vela nevmünlehu mafissemavati ve mafil ardımen zelleziy yeşfe-u ındehu illa biiznih yalemü mabeyne eydiyhim vema halfehüm vela yühıtune bişey'in min ılmihı illa bimaşaevesia kürsiyyühüssemavati vel'arda vela yeudühu hıfzuhüma vehüvel aliyyül azim.
MANASI:Ondan başka ilah olmayan Allah hay ve kayyumdur(ezel ve ebedidir).O'nu uyuklama ve uyku tutmaz.Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur.İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur.Halkın önünde ve arkasında olanı(istikbal ve maziyi) bilir.İnsanlar O'nun ilmindenO'nun isteğinden başkasını ihata edemezler.Kürsisi semaları ve yeri içine alır.Onların hıfzı O'nu (Cenab-ı Ecelli Ala'yı)yormaz.Opek yüksek ve büyüktür.
AYETE-EL KÜRSİ'NİN FAZİLETİ
Allah'ın Resulü buyurdu:
"Bir Ayet-el Kürsi okumak bin ayet okumaya bedeldir."
Resulüllah (s.a.v.) EfendimizKaab(r.a.)a:
"Ya eba Münzir Kur'an-ı Kerim'in(6666 adet)ayetleri içinde hangisi en büyüktür?buyurduklarında"Allah(C.C.)ve Resulü daha iyi bilir"Resulüllah(s.a.v.)ikinci defa sorduklarında(Allahü la ilahe illahüvel hayyül kayyum)u okudubunun üzerine Resulüllah mübarek ellerini Kaab'ın göğsüne koydular:"Bu ilimsana afiyet olsun...." buyurdular.
Yine bir hadisi şerifte:
"Bir mü'minAyet'el Kürsi'yi okursaCenab-ı Ecelli ve Ala ervah-ı mü'mininin kabirlerini nurlandırırvasi kılar.Okuyana da ecri azim verilir.Her harfi için bir melek halk olunur.Okuyan kimse için kıyamete kadar istiğfar ederler..."buyurdu.
Resulüllah Efendimiz:
"Muhakkak Ayet'el Kürsi'nin lisanı vardır.Bir mü'min Ayet'el Kürsi'yi okuduğundaArş-ı Ala'nın altında secdeye kapanır.Kendisini okuyanın Rabbül Aleminden affolunmasını ister..."buyurdu.
"Ayet'el Kürsi'de yedi kale vardır..."buyurmuşlardır.Hulusi kalple bir tane Ayet'el Kürsi okunursaiç içe yedi tane kale içine girmiş kadar manevi kuvvet kazanılacağını Resulüllah Efendimizin bu hadisi şeriflerinden anlaşılmıştır.Daha fazla okuyanın durumunu buna göre kıyas etmelidir.Bu Ayet-i Kerime'nin hikmetazamet ve esrarırından dolayıdır kiCenab-ı Fahri Alem (s.a.v.) e yetmiş bin melaike-i kiramla nazil olmuştur.
Resulü Ekrem:
"Kur'an'da en büyük ayet;Ayet'el Kürsi'dir.Bir kimse okursa Allah ona bir melek gönderir.Ertesi günü okurduğu saate kadar o kimsenin hasenatını yazarseyyiatını mahveder.." buyurdu.
NAMAZDAN EVVEL AYET-EL KÜRSİ
Ayet'el Kürsi namazdan evvel okunursahuzurla kılınır.Şeytan vesvese vermez.Ve yaklaşamaz.Ayet'el Kürsi'yi okuyanı Allah Teala cümle kaza ve belalardantehlikelerdenşeytanın şerrinden muhafaza eder.Şeytanın yetmiş türlü tuzağı vardır.Eğer bunlardan Allah(C.C.)ya sığınıp Resulüllah Efendimiz'in öğrettiği dualar okunmazsa insanın imanını alırlar.
FARZ NAMAZINDA SONRA AYET-EL KÜRSİ
Hadisi şerifte:
"Her kim farz namazından sonra Ayet'el Kürsi'yi okursadiğer namaza kadar Cenab-ı Ecelli ve Ala'nın tahtı himayesindedir."
Diğer hadisi şerifte:
"Her kim farz namazlarından sonra Ayet'el Kürsi'yi okursaölüm olmasaydıdoğrudan doğruya Cennete girerdi"buyurdu.
Ebu Ümame(r.a.)dan rivayet edildiğine göre Resulüllah Efendimiz:
"Bir mü'minbeş vakit namazın arkasından Ayet'el Kürsi'yi okursaCenab- Hak harp meydanında şehid olan nebilerinin canını aldığı gibibu mü'minin canını da kendi yedi kudretiyle alacaktır."buyurdu.Eğer bir kimseAyet'el Kürsi'yi sabah ve akşam okumaya devam edersekıyamet günü melekler:"Ya Rabbibu kulun ölmedibiz bunu dünyada görmedik"diyecekler.
Allahümme inni ükaddimü ileyke beyne yedeyye külle nefesin ve lemhatin ve tarfetin yatrıfü biha ehlüssemavatı ve ehlül ardı ve külle şey'in hüve fı ılmike kainün evkad kane.Ukaddimü ileyke beyne yedeyye zalike küllehu.Allahülailahe illa hüvel hayyül kayyum.....sonuna kadar.....
Resulü Ekrem bu dua ve Ayet'el Kürsi hakkında buyurmuşlardır:
"Allah Teala bu dua ile birlikte Ayet'el Kürsi'yi Cebrail (a.s.) ile Musa (a.s.) a indirdiğindeCebrail:"Ya MusaRabbin buyurdu ki:Her kim bunları her namazın arkasından okursagünün her saatinde o kimsenin Allah(C.C.) ya yetmiş milyon sevabı çıkarİsrafil(a.s.) kıyamet surunu nefh edene kadar(yani kıyamet kopana kadar) bu ecir böyle devam eder..." buyurdu.
EVDEN ÇIKARKEN AYET-EL KÜRSİ
Resulüllah Efendimiz:
"Her kim evinden çıkarken Ayet'el Kürsi'yi okursaevine dahil olana kadar Allah Teala'nın tahtı himayesindedir.Ayet'el Kürsi okunan eve otuz gün şeytan giremezkırk gün sihirbaz erkek ve kadın giremez.Ya Ali(r.a.)Ayet'el Kürsi'yi çocuklarınazevcelerinekomşularına bu ayeti öğretbundan daha büyük bir ayet nazil olmadı.Bir kimse yatacağı vakit Ayet'el Kürsi'yi okursaAllah Teala kendi nefsinikomşusunukomşusunun komşusunu evinin etrafında bulunan evleriher türlü fenalıktan emin kılar.Sözlerin efendisi Kur'an'dır.Kur'an'ın efendisi Sure-i Bakara'dır.Sure-i Bakara'nın efendisi ise Ayet'el Kürsi'dir..." buyurdu.
Diğer hadis-i şerifte:
"Her kim evinden dışarı çıktığında Ayet'el Kürsi'yi okursaCenab-ı Hak o kimse için yetmiş bin melaike vazifelendirironun için istiğfar ederler.Evine avdetinde de okursa Cenab- Hak o kulundan fakirliği kaldırır."
AYET'EL KÜRSİ'Yİ ÜZERİNDE TAŞISA
Eğer bir kimse Ayet'el Kürsi'yi üzerinde taşırsa Allah Teala'nın izniyle her türlü afat ve cinnilerin şerrinden korunur
SABAHLARI OKUMAK
Hz.Ömer buyuruyor:
"Bir kimse sabahleyin yatağından kalktığındaAyet'el Kürsi'yi bir defa okursaher okuyuşunda önünearkasınasağınasolunaaltınaüstüneiçine sekizinci ile de kendini halka içine alırsao gün o kimseye hiç kimse zarar veremez.Evinin önünde kıyamet kopsahaberi olmaz.Maddi ve manevi ne kadar kuvvete sahip olduğunu kendisi müşahede edecektir."
AYET-EL KÜRSİ'NİN ESRARI
Bir kimseninbir zalimin yanında haceti olur da ondan korkarsayanın agiderek Ayet'el Kürsi'yi okuyup"Ya hayyü ya kayyumü ya bediassemavatı vel ardı ya zel celali vel ikram" ve (Yarabbibu ayet-i kerime ve içindeki esma-ı ilahinin hürmetine bu zalimin dilini bağlaağzını kilitlehakkımda iyilikten başka birşey konuşmasın) der de zalimin yanına girerseCenab-ı Hak o zalimi dilsiz kılar.Allah Teala'nın izni ile ondan zarar gelmez.
Kalp ağrısında nefes tutulmasındaciğer ve karın ağrılarında Ayet'el Kürsi'yitemiz bir tabağa üçer defa yazar da temiz su ile yazıyı imha eder de içeceği vakit(Hangi dert için içiyorsa mesela karın ağrısında emin olmak için içiyorum)der içerseCenab-ı Allah Ayet'el Kürsi hürmetine o kimseyi o dertten şifaya kavuşturur.
Bir kimse Cuma günü ikindiden sonra Ayet'el Kürsi'yi ıssızbir yerde 17 defa okursadaha evvel kendisinde olmayan haller oluşur.O anda dua etseduası kabul olunur.
ŞER ZAMANINDA VE HER GÜN OKUMAYA DAİR
İmam-ı Bunı diyor ki:
"Aklın ve fehmin ziyadeleşmesi için Ayet'el Kürsi suya 50 defa okunarak içilirseAllah Teala aklı ve fehmi ziyadeleştirir."
Resulü Ekrem:
"Ayet'el Kürsiİsm-i Azam'dır"buyurdu.
Bir kimse her gün 100 defa okursa kendisinden ruhani haller zuhur eder.
Resulü Ekrem buyurdu:
"Yatağına geldiğin vakit Ayet'el Kürsi'yi okumuhakkak ki Allah Teala sana bir melek gönderirsabaha kadar seni şeytanın şerrinden korur."
__________________
Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir.
Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi Efendimiz (SAV) Zeyd'i (RA) çağırarak yazdırmıştır.
Ayet-el Kûrsi indiğinde dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş ve başlarındaki taçları yuvarlanmıştır.
Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp iblis'in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.
Peygamber Efendimiz'in(SAV) Ayet-el Kûrsi'de bulunan "Yâ Hayyu - Yâ Kayyumu" "Hayy ve Kayyum olan ALLAH'ım Senin Rahmetinle yardım istiyorum" buyurarak (üzüntü ve keder anında) ettiği duadır. İsm-i Azâm olduğu da rivayet edilmekle beraber Ariflerin Sultanı Beyazıd-ı Bistami (RA) "Bu ismin belli bir tarifi yoktur lâkin sen kalbini herşeyden boşaltıp onu ALLAH'ın C.C. Vahdaniyyetine teslim ederek istediğin İsimle zikret" buyurmaktadır.
Ayet-el Kûrsi'de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime'de bazısı açık bazısı gizli olmak üzere onyedi yerde ALLAH'u Teâlâ'nın İsmi geçmektedir.
Yatmadan okuyana ALLAH'u Teâlâ tarafından bir koruma verilir sabaha kadar hiçbir şeytan yaklaşamaz.
Yâ RasulULLAH (SAV) Kur'ân-ı Kerimin hangi Sûresi(derece bakımından) daha büyüktür? Diye soran Sahabe'ye(RA) "İhlâs Sûresi" buyurdu. O Sahabe(RA) "Kur'ân-ı Kerimde hangi Ayet(Fazilet bakımından) daha üstündür." diye sorunca Peygamber Efendimiz(SAV) "Ayet-el Kûrsi'dir" buyurdu. (Darimi)
Ayet-el Kûrsi'yi okuyan kimse yedi kalenin içine girmiş gibi muhafaza edilir. Ayet-el Kûrsi Kur'ân-ı Kerimin dörtte biridir.
Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "İlim sana olsun ey Eba Münzir Canım Kabza-i Kudretinde olan ALLAH'a C.C. yemin ederim ki muhakkak Ayet-el Kûrsi'nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki Arş'ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan ALLAH'u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O'na Tazimde bulunur.)" (Ebû Dâvud Ahmed İbni Hambel)
Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Her kim her farz namazın arkasından Ayet-el Kûrsi'yi okursa Cennete girmekten onu ancak ölüm men eder.Her kim onu yatacağı zaman okursa ALLAH'u Teâlâ ona kendi evi komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında güvence verir." (Beyhâki)
Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Bakara Sûresinde bir Ayet vardır ki Kur'ân Ayetlerinin Efendisidir. Şeytan olan herhangi bir evde okunursa (şeytan) o evden çıkar. (O Ayet) Ayet-el Kûrsi'dir." (Beyhâki)
Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Her kim farz namazın arkasında Ayet-el Kûrsi'yi okursa diğer namaza kadar ALLAH'ın C.C. zimmetinde olur." (Heysemi)
Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Her kim Ayet-el Kûrsi'yi ve Bakara Sûresinin sonunu sıkıntılı(kederli) anında okursa ALLAH C.C. ona yardım eder" (Suyuti Dürrül Mensûr)
(şeytan cinler v.s. şerli yaratıkların şerrinden ve anne yada çocuğuna zarar vermelerinden yada öldürmelerinden korunmaları için) Doğum yapacak kadının Ayet-el Kûrsi A'raf 54. Ayeti sonuna kadar Felâk ve Nâs Sûrelerini okuyarak ALLAH'u Teâlâ'ya sığındırılması gerekir(Hadis-i Şerifle bildirilmiştir).
Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Sen Ayet-el Kûrsi'den neredesin? O herhangi bir yemek veya katık üzerine okunursa mutlaka ALLAH C.C. o yemek ve katığın bereketini çoğaltır." (Suyuti)
Efendimiz(SAV) Sûre-i Bakaranın sonunu(Amener Rasûlü) ve Ayet-el Kûrsi'yi okuduğu zaman gülerdi ve "Onlar Arş'ın altındaki Rahman'ın (Teâlâ) hazinesindendir." buyururdu. (Suyuti)
Seleme İbni Kays(RA) "ALLAH'u Teâlâ ne Tevratta ne İncil'de nede Zebur'da Ayet'el Kûrsi'den daha büyük bir Ayet indirmedi." (Suyuti)
Ayet-el Kûrsi cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi'nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler ayrıca saralı kişiye şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü) kâhin falcı nefis ve şehvet ehli zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir. Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.
Herhangi bir muradın hasıl olması için Ayet-el Kûrsi 313 kere okunduğunda dünya ve Ahiret hakkındaki o istek ALLAH'ın C.C. izniyle hasıl olur(ne bir eksik ve ne bir fazla okunmamalıdır bu sayıların adedi çok önemlidir).
Cin musallat olan çocuğa 18 kere Ayet-el Kûrsi okunursa BİİZNİLLAH şifa bulur.
Yemeğe okunursa yemek bereketlenir.
Devamlı okunursa unutkanlığı giderdiğini Hz Ali (K.V.) buyurmuştur.
Evden çıkarken okuyan her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır. Evine gelince okursan iki Ayet-el Kûrsi arasındaki işlerin hayırlı olur ve fakirliğin önlenir.
Bir kimse evinden çıkarken Ayet-el Kûrsi'yi okursa Hakk Teâlâ yetmiş Meleğe emreder o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler.

hadisler
"Sizden birisi imam arkasında namaz kıldığı zaman sussun. Zira imamın kıraatı kendisinin kıraatı; onun namazı kendisinin namazı demektir."
(Hatib/Tarih)
Melekler ve Melekleşme Ufku.
Cevap: Meleklerin özellik ve hususiyetlerinin anlatıldığı âyet-i kerimelere dikkat edildiğinde, bu nuranî varlıkların; Allah’ın bütün emirlerini kusursuz bir şekilde yerine getirdikleri, O’na karşı tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde havf u haşyetle dopdolu oldukları, devamlı surette O’nu tenzih, tesbih ve takdis ettikleri, ibadet ü taate bıkkınlık göstermeyip ubudiyetlerini tevazu, mahviyet ve saygıyla eda ettikleri gibi özelliklerin öne çıktığını görürüz. Mesela onların bu vasıflarının anlatıldığı bir yerde;
لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ– Onlar asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) buyurulurken, başka bir âyet-i kerimede bu temiz, günahsız ve masum varlıkların Allah karşısındaki tavırları;
فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لاَ يَسْأَمُونَ– Rabbinin nezdinde olan melekler, gece gündüz O’nu tenzih, tesbih ederler ve asla bıkkınlık göstermezler.” (Fussilet, 41/38) ifadeleriyle anlatılır. Nahl Sûresi’nde ise; “
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ– Üstlerindeki Rabbilerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi harfiyen yerine getirirler.” âyet-i kerimesiyle onların Cenâb-ı Hakk’a karşı tahayyül ve tasavvurumuzu aşkın şekildeki haşyetle dopdolu hâlleri nazara verilir.
Melekler bir taraftan ibadet ü taate karşı işte bu şekilde engin ve derin bir zevk duyarken diğer taraftan münkerata karşı da ciddi bir tiksinti içindedirler. Kamil imanın anlatıldığı şu hadis-i şerifi bir mânâda onların tabiatlarının bir şerhi olarak da okuyabiliriz. Söz konusu hadis-i şerifte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
ثَلاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ : أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِواهُمَا، وأَنْ يُحِبَّ المَرْءَ لا يُحِبُّهُ إِلاَّ للَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ في الكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ في النَّارِ – Üç şey vardır ki, onu yaşayan imanın tadını tatmış demektir: Allah ve Resûlü’nü, her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek.. sevdiğini sadece ve sadece Allah rızası için sevmek.. Allah Teâlâ hazretleri kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra küfre tekrar dönmeyi, ateşe atılmanın ürperticiliğinden daha ürpertici ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân 9; Müslim, İman 67) Demek ki insan; küfür, dalâlet ve sapıklıktan kurtulduktan sonra yeniden o çirkef ve karanlık atmosfere dönmeyi Cehennem’e dönme gibi kerih görmedikçe imanın tadını hakiki mânâda tatmış olmaz. İşte burada sıradan bir inanmanın ötesinde, iz’an dediğimiz aksine ihtimal vermeyecek şekilde imanı içine sindirme, onu içselleştirme; küfür, dalâlet, isyan ve günaha karşı da tiksinti içinde olma ve bu hâli tabiatının gerçek rengi hâline getirme gibi farklı bir derinlik söz konusudur. Hadis-i şerif, böyle iz’an sahibi bir kimsenin ezvak-ı ruhaniye ve ezvak-ı kalbiyeyi bütün derinliğiyle duyabileceğine işaret ediyor ki, işte melekler yaratılışları itibarıyla bu enginlik ve keyfiyette olan varlıklardır.
Meleklerin özellik ve hususiyetlerine bu şekilde işaret nev’inden kısa bir temasta bulunduktan sonra sorunuzdaki esas unsur olan hikmet ve maslahat mevzuuna geçebiliriz.
İnsanın Melekût Yönü
Bilindiği üzere insanın bir mülk bir de melekût yanı vardır. Yani onun fiziğe ait bir yanı olduğu gibi fizik ötesine açık bir mahiyeti de vardır. Evet onun, bir taraftan behîmî hisler, şehvetler, gazaplar, kinler, nefretlerden ibaret hayvanî bir yanı, diğer taraftan da iz’an, irfan, mârifet, muhabbet, kulluk ve tevazu gibi melekî bir cenahı söz konusudur. İşte insanın, potansiyel insanlıktan hakikî insan olma ufkuna yükselmesi, mahiyetinde bulunan bu meleklik yönünü inkişaf ettirmesiyle mümkün olacaktır. Yoksa cismaniyetine bağlı kaldığı, hayvaniyetinin güdümünde yaşadığı; yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yattığı sürece o, mülk âleminin dar çerçevesi içinde sıkışır kalır; kalır da ahsen-i takvîm sırrına mazhar bir varlıkken hayvanlardan da aşağı bir duruma düşer. Fakat o, hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakırsa yani nefsanî, hayvanî ve cismanî kâzurattan temizlenerek Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i ilâhiye, evsaf-ı sübhaniye ve şuun-u rabbaniyesinin nurlarıyla tenevvür ederse farklı bir mahiyete erer, farklı bir mahiyet kazanır.
İşte âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde meleklerin bu ölçüde zikredilip nazara verilmesinin hikmetlerinden biri, insanda potansiyel hâlde bulunan bu melekiyet yanını harekete geçirmek, tetiklemek, neşv ü nema bulmasını sağlamak ve böylece onu melekleşme ufkuna ulaştırmaktır. Evet meleklerin hâli, nazara verilmek suretiyle melekleşmeye bir teşvik ve çağrı yapılmakta, mahiyetimizde meknî bulunan melekûta ait hususiyetleri inkişaf ettirmemiz istenmektedir.
Melekler ve Sonsuzluk Duygusu
Biraz önce de ifade edildiği üzere insan beden ve cismaniyetin dar çerçevesinde kalır, âlem-i melekûta açılmazsa, tıpkı çuval içinde kalıp neşv ü nema vetiresine girmeyen ve böylece yalnız başına yok olup giden bir tohum gibi olur. Böyle bir tohumda çoğalma, artma ve bereketlenme söz konusu olamayacağı gibi, mevcut hâliyle kaldığı müddetçe onun için çürüme ve yok olma mukadder demektir. Fakat o tohum ne zaman ki toprağın altına girer ve neşv ü nema sürecine dahil olursa, sümbüle, derken oradan başağa yürür, başak başakları netice verir ve Allah’ın izniyle, bir tek tohum ambarlar dolusu buğdaya dönüşür. Aynen bunun gibi insan, maddiyatın dar mahpesinde kurtlanıp çürümek için değil sonsuzluğa yürümek için var edilmiştir. Bu sebeple onun mutlaka mahiyetinde mündemiç bulunan ebedilîği duyup hissetmesi, ölümsüzlüğe uyanması, uyanıp kalb ve ruhunu sonsuzluğa yönlendirmesi gerekir. İşte insanın bütün bunları kendi içinde duyup hissedebilmesi, hissedip gerçekleştirebilmesi için meleklerin Allah’la olan daimî münasebetleri, aktif, canlı ve kesintisiz kulluk hâlleri nazara verilmiştir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize, Miraç yolculuğu esnasında her geçtiği yerde oraya ait melekler topluluğunu kullukla bütünleşmiş bir vaziyette müşâhede ettiğini ve kimisi rükûda, kimisi secdede ve kimisi kıyamda olan bu meleklerin yaratıldıkları günden beri hep aynı ibadet şekliyle Rabbilerine arz-ı ubûdiyette bulunduklarını bildirmektedir. İşte onların bu kesintisiz kullukları, Allah’la olan bu daimî münasebetleri bizim için canlı ve hayattar ebedî bir varoluşa çağrı gibidir.
Melek Enginliği ve Öteler
Melek enginliği ve derinliği içinde ahiret âlemini duyup hissetme mevzuuna geçmeden önce ötelerle alâkalı bir mülâhazamı ifade etmek istiyorum. Şöyle ki, ahiret âleminde cismaniyetimizin ne keyfiyette olacağını tam olarak bilemiyoruz. Bu mevzuda kelamcıların ve usûlüddin ulemasının mütalâaları başımızın tacıdır. Onlar, Kur’ân ve Sünnet’te ortaya konan meselelere imanın gereği olarak, nassları o günkü anlayışları içinde yorumlamış ve o istikamette deliller serdetmişlerdir. Onların mütalâalarına bir şey diyemeyiz. Ancak ahirette sahip olacağımız vücudun mahiyeti hakkında kesin bir şey söylemek oldukça zordur. Allah (celle celâluhu) bizi bu âlemde atomlar, elektronlar, nötronlardan veya bunların ötesinde eterden/esirden yarattıysa, ahirette de bizi eterin/esirin ötesinde ve bunlara esas teşkil edecek olan daha farklı bir unsurdan, –ona da madde diyeceksek– daha farklı bir maddeden yaratabilir. Bu açıdan “Ahirette de muhakkak bugünkü bildiğimiz mânâda etimiz, kemiğimiz olacak, orada da oksijen soluklayacak ve karbondioksit ifraz edeceğiz, şöyle yiyip içeceğiz…” gibi şeylerle meseleye sınır koyabilmemiz mümkün değildir. Çünkü oradaki hususiyetler bu dünyaya hiç benzemiyor, orada her şey çok farklı bir şekilde cereyan edecek. Mesela Cennet’te ıtrahat ve –ihtimal zevk için uyuma olsa bile– yorgunluğa bağlı uyuklama ihtiyacı olmayacak. Bu sebeple bizim âhiret âlemiyle alâkalı âyet ve hadislerdeki ifadeleri ıtlaka bağlayıp ötelerin mahiyet ve keyfiyeti hakkında kesin ve net beyanda bulunmaktan kaçınmamız gerektiği kanaatindeyim. İşte “tasavvurumuzu aşkın” o ahiret âlemini bütün buud ve derinlikleriyle duyup hissetme, zevk alıp yaşama keyfiyetimiz bu dünyada melekût yönümüzü inkişaf ettirmemiz ölçüsünde olacaktır. Melekler ise tabiatları icabı bu dünya şartları içinde de bu enginlik ve derinlikte olan varlıklardır. Çünkü o nuranî varlıkların akisleri, kendileri gibi hakikidir. Aynaya aksettiği zaman, hakikatiyle akseder. Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadeleri içinde, “Meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u ilâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzam’ın önünde secdeye gider, hem o anda hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mâni olmazdı”. Bu açıdan nurdan yaratılan meleklerin hayatları boyunca mazhar oldukları hususiyetlere bizler melekût yönümüzü inkişaf ettirdiğimiz seviyede ahiret âleminde mazhar olacağız. Bir mânâda Cennet’teki mahiyetimiz melekler gibi olacak. Bunun tezahürü olarak da Cennet’te aynı anda çok farklı nimetlerden faydalanma imkânı bulacağız. Mesela, bir taraftan Cuma yamaçlarında Cenab-ı Hakk’ın cemal-i bâ-kemalini müşâhede ederken, aynı anda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında O’na takdim edilen maide-i semaviyeden istifade edecek ve O’nun huzurunda olmanın verdiği insibağı yaşayacağız. Belki de, binlerce yıllık mesafelerin Miraç’ta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için dürülüp tayyedilmesi gibi, Cennet’te de binlerce nimeti aynı anda duyup hissedeceğiz. İşte bütün bunlar melekliğe ait hususiyetlerdir.
Hâlbuki bizim şu dünyada cismaniyetimiz itibarıyla paylaştığımız bir atmosfer, yaşadığımız bir ortam vardır ki, hareket alanımız oldukça sınırlıdır. Mesela elimizi uzattığımız zaman ancak yanımızdaki insana temas edebiliriz. Çayı elimize alıp içmemiz, yemeğimizi yememiz, oturmamız, kalkmamız hep dar daireli, dar alanlı ve dar çerçeveli hareketlerdir. Fakat Cennet’te, tıpkı dünyada bazı ebdâllara müyesser olduğu gibi bir anda bin farklı yerde bulunabiliriz. Mesela, aynı anda rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet ufkundan Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede edebiliriz. Nuranî ve melekî yapımızla arzu ettiğimiz her yerde O’nu duyabiliriz. İşte bu sırdan dolayıdır ki, Cennet’in bir saatlik hayatı dünyanın binlerce sene mes’udane hayatına tereccüh ediyor. Çünkü orada binlerce seneyi dürüp bir kitap gibi aynı anda duyabilme imkânını elde ediyoruz. Görmemiz de dünyadaki gibi, üç buudlu, dört buudlu veya beş buudlu değil, belki yüz buudlu olacak ve biz bir şeyi aynı anda yüz buuduyla görüp hissedebileceğiz. İşte Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin ahval ve evsafının anlatılmasıyla, bu dünyada melekleşme yolunda yürüyenlerin ahiret âleminde o ufku paylaşacağına işaret ediliyor ve âdeta onların akıbet-i mukaddere veya akıbet-i muhakkakasına iş’arda bulunuluyor.
Rehber-i Ekmel Efendimiz ve Melekleşme Ufku
Esasında Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) lâlugüher sözleri ve pür-nur hayatı insan tabiatının melekleşme hâlini en çarpıcı ve canlı misallerle ortaya koymaktadır. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde; “Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktır.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/84) buyurmaktadır. Demek ki, bizim yeme, içme ve daha başka cismanî şeylere karşı duyduğunuz arzu, iştiha ve şehevanî duygular nasıl tabiatımızın bir parçası ise, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) ibadet ü taata olan düşkünlüğü de O’nun tabiatının bir gereğiydi. Evet itaat ve kulluk O’nun tabiatı haline gelmişti. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) baş döndüren ibâdet, ubûdiyet ve ubûdetiyle melekûtî yanını derinleştirip enginleştirmişti. Fıtratında mündemiç bulunan nüve ve çekirdekleri inkişaf ettirmişti. Hazreti Bûsîrî’nin ifadesiyle Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) bir beşer olarak bizim aramızda bulunuyordu, ancak O herhangi bir beşer gibi değildi. Evet O, kendini aşmıştı; ayakları mülk âlemindeydi ama melekût âleminin üveykiydi.
İşte Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) asliyet planında yaşadığı bu melekleşme ufku zilliyet planında bizim için de söz konusudur. Elverir ki Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da meleklere has zikredilen ahval ve evsafı biz de örnek alıp onları hayatımıza tatbik edelim ve o yolda sa’y u gayrette bulunalım.
Efendimiz, kendisine vefalı olanı terk etmez.
Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûr'sun, Rahîm'sin." (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa'nın duası olan, "Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sensin!" (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp, "Allah'ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)." diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri, "Ey Cebrail! Muhammed'e git ve O'na de ki: "Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz." buyurmuştu.
Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde haşrin dehşetini anlatırken de, "O gün ümmetimden bazıları sol taraflarından yakalanmış olarak getirilir. Ben, 'Ya Rabbi, bunlar da benim ashabım! Bunlar da benim ümmetimden!' derim. Cenâb-ı Hak bana hitaben, 'Ya Muhammed! Bilmiyorsun onlar senden sonra neler işlediler.' der. Ben de artık salih kul Hazreti İsa gibi derim: 'Ya Rabbî! Ben aralarında olduğum müddetçe onları kolladım. Fakat vakta ki Sen beni aralarından tutup aldın, onları görüp denetleyen yalnız Sen kaldın. Sen gerçekten her zaman, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm ancak Sensin!" (Mâide, 5/117-118) buyurarak, ötede de ümmetini düşünüp onları kurtarmak için çırpınacağını söylemişti.
İşte böyle bir zatın ümmetine küsmesi ve darılması söz konusu olamaz. O'nun kendi hakları açısından hiç kimseye küsüp darılmayacağından emin olabilirsiniz. Fakat Allah Resûlü'ne karşı yapılan bazı hatalar ve cinayetler vardır ki, doğrudan doğruya O'na karşı yapılmış olsa da, belki umumun hukukuna bir tecavüz ya da hukukullah adına bir saygısızlık sayılır.
Yapılan o kötülükler içinde, Kur'an'a hakaret yer alıyorsa, Efendimiz'e saygısızlık bulunuyorsa, dine-diyanete karşı bir tecavüz söz konusu ise bir asırdan beri insanlığın hayrına ortaya konulan bir hizmet çizgisine ve o eşiğe baş koyan insanların sa'yine ihanet varsa, bunlar öyle büyük cinayetlerdir ki, bu konuda affetme ve bağışlama hakkı hiç kimseye verilmemiştir. O cinayetleri işleyenler, Kâbe'yi tavaf etmiş ve beş vakit namazlarını aksatmamış olsalar bile, yaptıkları kötülüklerin hesabını ahirette mutlaka verecek ve cezalarını çekeceklerdir. Hatta siz onları affedip her gün dualarınızda yâd etseniz de, onlar bu hesaptan ve cezadan kurtulamayacaklardır.
ASHABIMI BANA BIRAKIN!..
Ümmet-i Muhammed'e ihanet, hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'ye ihanet ahirette affedilir türden değildir. Âdet-i İlahiye açısından Allah affetmez o türlü kötülükleri; âdet-i İlahiyeye inkıyad ve saygı zaviyesinden de Hazreti Muhammed (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) sahip çıkmaz o kötülükleri işleyenlere... Bu açıdan, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine darılmaz; fakat Allah'a ve âdet-i İlahiyeye saygı ve edebinin gereği, O'nun da ses ve soluklarını tutup temkin içinde bir tavır alması gereken yerler vardır. Öyleyse O'nun, bize küsmemesi, darılmaması, kırılmaması ve bizi terk etmemesini istiyorsak, riayet etmemiz gerekli olan hususlarda, özellikle de âmme hakkı diyeceğimiz ve içinde Allah hakkı da bulunan meselelerde çok hassas olmamız, çok titiz davranmamız gerekmektedir. O'na ümmet olma nisbetimizi koruduğumuz sürece, O bize küsmeyecek ve bizi kimsesizliğe terk etmeyecektir.
Bu hususla alakalı bir hadiseyi hatırlatmakta da fayda mülahaza ediyorum: Yeni Müslüman olmuş birisi, Efendimiz'in yanına gelerek O'ndan yardım talep ediyor. Allah Resûlü, adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını zorlayınca, sahabe efendilerimiz o şahsın üzerine yürüyor ve saygısızlığını cezalandırmak istiyorlar. Fakat Peygamber Efendimiz onlara mani oluyor ve başka şeyler de verip o adamı memnun ediyor. Sonra da ashabına dönüp şöyle buyuruyor: "Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinde koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır ama deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür. Sonunda deve sahibi, 'Devemi benimle baş başa bırakın.' diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruvermiştir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın."
Bu hadisede de görüleceği üzere, Rahmet Peygamberi, kendisinden kaçanlara bile fevkalâde bir şefkat, bir mülâyemet ve bir merhametle yaklaşıyor ve gönlünü herkese açık tutuyordu. Bugün de siz, O'na olan nisbetinizi korursanız, Allah Resûlü o nisbeti kendi eliyle koparmayacaktır.
1- Allah Resûlü'ne karşı yapılan bazı hatalar ve cinayetler vardır ki, doğrudan doğruya O'na karşı yapılmış olsa da, belki umumun hukukuna bir tecavüz ya da hukukullah adına bir saygısızlık sayılır.
2- Efendimiz'in bizi terk etmemesini istiyorsak, özellikle âmme hakkı diyeceğimiz ve içinde Allah hakkı da bulunan meselelerde çok hassas olmamız, çok titiz davranmamız gerekmektedir.
3- Rahmet Peygamberi, kendisinden kaçanlara bile fevkalâde bir şefkat ve merhametle yaklaşıyordu. Bugün biz, O'na olan bağlılığımızı korursak, Allah Resûlü o nisbeti kendi eliyle koparmayacaktır.
hayırlı cumalar
DUA
(Metinde geçen "Allah'tan korkma" lafzını "Allah'ın sevgisini/rızasını kaybetmekten korkma" olarak algılayabilirsiniz)
Dua etmemizi isteyen Yaratıcımız, nasıl dua etmemiz gerektiğini de bildirir. Kur’an’ın ayetlerinden anladığımız kadarıyla, dua ederken dikkat etmemiz gereken bazı durumları şöylece sıralayabiliriz:
“Allah’a korku ve ümitle dua ediniz.” (A’raf, 56) Yani, reddolunmasından korkar, kabulünü ümit eder bir şekilde isteyiniz.
“Beyne’l-havf ve’r-reca” yani korku ve ümit arasında olmak kişinin manevî hayatı için son derece önemlidir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “bu iki hâl, insanın seyr u sülûkunda iki kanat gibidir.” Tek kanatlı kuş uçamadığı gibi, sadece korku veya sadece ümit kanadıyla hareket edenler de, kemâlat semasına doğru uçamazlar.
Allah’ın celal ve azametini düşünmek, insana lezzetli bir korku verir. Annesinin merhametli tokadından korkup yine annesinin şefkatli sinesine sığınan çocuk gibi, Allah'tan korkan insan O’na iltica eder. Allahın cemâl ve rahmetini düşünmek ise, insanı ümit içinde yaşatır.
“Rabbinize tazarru ile ve gizlice dua edin. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (A’raf, 55)
Yani, yalvara yakara, samimi bir şekilde, bütün benliğiniz ile O’na yönelin, O’ndan isteyin. Başkalarına da duyurmayın ki, nefsin hissesi karışmasın.
Tazarru hali, insanın kendini duaya tam vermesini ifade eder. Bunu, duaya tam konsantre olmak şeklinde anlayabiliriz. İnsan bazı dualarında bu hâli yaşar. Bütün hisleri uyanmış, bütün latifeleri hüşyar bir şekilde yalvarır. Böyle bir durumda, istediği şeyleri ruhunun en derinlerinden gelen bir iştiyakla ister. Bu şekilde yapılan dualar, genelde kabul edilir.
Bunun zıddı ise, tam bir gaflet göstergesi olur.Hz. Peygamberin ifadesiyle, “gâfil, boş bir kalbin duasını Allah kabul etmez.” (Tirmizi, Daavât, 65)
Duada haddi aşmak ise, sesi fazla yükseltmek, olmayacak şeyleri istemek gibi durumlardır. Mesela, kişinin “Allahım beni peygamber yap!” veya “Allahım, beni bu dünyada ölümsüz kıl!” demesi, muhali talepten başka bir şey değildir.
“Allahın Esmaü’l- Hüsnası vardır. Onlarla dua ediniz. (A’raf, 180)
“Esmaü’l- Hüsna” “en güzel isimler” anlamına gelir. Yüce Allah, kendi kemaline ünvan olan nice isimlere sahiptir. Bunlar bir rivayette 99, bir başka rivayette 1001 olarak ifade edilmektedir. Mesela, Besmelede “Allah, Rahman, Rahim” isimlerini, en son sure olan Nas suresinde
- İnsanların Rabbi
- İnsanların Meliki
- İnsanların İlâhı isimlerini görürüz.
Kur’anın tamamında bu ilahî isimlere sıkça yer verilmektedir.
Malûmdur ki, bir kimse pek çok ünvanlara sahip olabilir. Mesela, güzel yazı yazmasıyla hattat, güzel resim yapmasıyla ressam, yaptığı binalarla mimar ünvanını alır ve o ünvanlarla bilinir. Öyle de, Cenab-ı Hak yaratmasıyla Halık, şekil vermesiyle Musavir, rızık vermesiyle Rezzak şifa vermesiyle Şâfi’dir…
İnsan, Allah’a yalvarırken, istediği şeye uygun olan İlahî ünvanı söylemesi uygun olur. Mesela, günahlarımızın affını isterken “Ya Gaffar” ayıplarımızın örtülmesini isterken “Ya Settar” ismini söyleriz.
Keza, belaların defini isterken "Ey belâları def'eden" (Ya Dafia’l-beliyyat), ihtiyaçlarımızın karşılanmasını isterken “Ey ihtiyaçlara cevap veren" (Ya Kadıya’l- Hâcât) ünvanını söyleriz.
Rızık isterken O’nun Rezzak ismini anar, maddi manevi hastalıklarımız için O’nun Şâfi isminden meded umarız.
İnsanlığa en güzel örnek olarak gönderilen Hz. Peygamber, dualarında sadece “Ya Rabbi, Allah'ım” demez, en güzel isimleri ile Allah’a yalvarırdı. Mesela, şu duasına bakalım:
“Ey kalpleri çeviren Allahım. Kalbimi dinin üzere sabit kıl!” (Müslim, Kader, 17)
***
“O Allah Hayy’dır. Ondan başka ilah yoktur. O halde, dini yalnız O’na has kılarak, halis bir şekilde O’na dua edin!”(Mü’min, 65)
İhlas, dinin en mühim esaslarından biridir. Yapılan bir şeyin sadece Allah için yapılmasını ifade eder. İhlasın zıddı, riyadır, gösteriştir. Sözgelimi, bir din görevlisi insanların önünde dua ederken coşkuyla istese, fakat yalnız dua ettiğinde sönükleşse, ihlastan uzaklaşmış olur.
***
“Allahın lütfundan isteyin!” (Nisa, 32)
Yani, başkalarına verilen servet-makam- ilim gibi şeylere bakıp ta, kıskançlıkla “bu niye ona verildi? Aslında bana verilmeliydi. Ben buna daha layıkım” demeyiniz. Çünkü, belki de onun size verilmemesi hakkınızda daha hayırlıdır. Dolayısıyla siz Rabbinize yöneliniz, O’nun lütuf ve kereminden isteyiniz. O, hakkınızda hayırlı olanı elbette bilir, ona göre verir. O’nun rahmet hazineleri ne biter, ne de tükenir.
Bu meselede, şu esasları göz önünde bulundurmak lazımdır:
- Mülk Allahındır. O, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. İnsana düşen, verilmeyene göz dikmek değil, verilene şükretmektir.
- İnsan eğer şükretse, Allah daha fazla verecektir. Çünkü, tekitli bir şekilde şöyle demektedir:
“Eğer şükrederseniz, gerçekten artırırım.” (İbrahim, 7)
- Hayır zannettiğimiz şer, şer zannetiğimiz hayır olabilir. Kur’an şöyle bildirir:
“Bir şey hoşunuza gitmezken sizin için hayırlı olabilir. Sevdiğiniz bir şey de şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
Mesela, insan hırs ile mal ister. Fakat Karun gibi bunu kibir ve gurura vesile yapacaksa, ona verilmemesi hayırlı olur. Veya insan ısrarla ilim ister. Fakat ilmiyle dalalete sapacaksa, verilmemesi rahmet olur. Onun için, Allahtan birşey isterken “Allahım, senin lütfundan isterim. Eğer bu istediğim hayırlıysa ver. Değilse, hakkımda hayırlı olanı nasip et!” demeli ve Allaha tam tevekkül etmelidir.
- Allah mutlak adalet sahibidir. Zulümden münezzehtir. Elbette kimin neye layık olduğunu bilir ve ona göre verir.
Neden ?varım ben

…Öncelikle sadece kendinsen
Sadece en azından şu an kendinsen, ya da kendin olmayı daha önceden seçebilmişsen, sadece kendin için, öncelikle sadece kendine sor.
Neden varım ben?
Kim için?
Ne için?
Hangi amaç için?
İnanın ki dayanılması güç şeylerdir gerçek cevapları, ne güldürür ne ağlatır, sadece susturur ve düşündürür.
Hazır mısınız? Ne gülmeye, ne ağlamaya, sadece düşünmeye?
Kendin için, şimdilik sadece kendin için…
…Sizce neden varız biz?
Bir insan, neden var olduğunu hiç düşünmez mi?
Anlatılanlarda bir neden aramaz mı hiç?
Düşünmeden etmeden koşulsuzca inanmak mı gerek? Yoksa üzerinde vicdanımızı rahatlatacak cevabı bulana kadar araştırmak mı? Konu ciddi. Neden var olduğun, yani ben, sen, ya da onlar, bu aslında hepimizin sorunu, bu aslında hepimizin kendi oyunu…
Bunu en başta kendim için yapmam gerekmez miydi, aklım ilk başıma geldiği zaman?
Şimdiye kadar neden hiç düşünmedik ki?
Şimdi biraz da bunu düşünsek, biraz da bunu sorsak kendimize?
Neden varım ben?
…Tesadüf mü desek?
Ne kadar alışmışız değil mi her şeyi tesadüf sanmaya, öyle yormaya. Zamanında “ne büyük tesadüf” ya da “aman tesadüf işte” dediğimiz birçok olay, bizleri ne kadar yanlış bir girdabın içine sokmuş meğer. Tesadüfe olan inancınız bittiğinde emin olun ki siz de zamanında ne kadar yanlış yaptığımızı anlayacaksınız. Tesadüfe olan inancınızı bitirirseniz hayatınızdaki inanılmazlıklara emin olun ki inanamazsınız. Mesela şu an bitirin. Bunu bitirdiğiniz andan itibaren tesadüf sandığın tüm o şeylerin neden olduğunu düşünmeniz gerekmez mi?
Düşün bakalım sence ne, neden?
Dolayısı ile bu yazıyı okuyor olmanız da tesadüf değil, öyle değil mi?
Hiçbir dinde, hiçbir kitapta, Allah’ın yasalarında ve bilimde bile tesadüf olmaz ise, sizce sizin şu an bu yazıyı okuyor olmanız tesadüf mü peki?
Yaşamdaki hiçbir şey tesadüf değilse ve her olayın da bir amacı varsa, bu kadar hassas bir konu hakkında bilgi edinmeye başlarken, özgür düşüncenize ve sizin için amaçlanmış bu sahneye özen gösterin, çünkü yaşam adına önemsemediğiniz bu sahneler size kendini anlatana kadar hayatta farklı yollarla hatırlatılacaktır.
Her olay bir derstir hayatta ve tesadüf bu yüzden yoktur.
Eğer eksiğin varsa, ya da sorunların yoksa!
Yoksa zaten tesadüfü içinde barındırmayan hayat senin bu yazıyı okumana sebep olur muydu?
Düşünün.
Bu yazı size gelirmiydi, hissedin!
Peki öğrenmen gereken bir şey olmasaydı, sence tesadüfü içinde barındırmayan hayat seni bu dünyada hala var eder miydi?
Hayat bir okul, bunlar da okulun dersleri. Bu okulun kurucusu Allah, işleteni yasalar, kurallarını koyan da vicdanlarımızdır. Alınmayan ders her zaman alınmaya mecburdur. Bu yaşam okulundaki derslerden bütünleme ile geçmek olmaz; geçene kadar dersi işlemek vardır.
Bu hayat okulunda herkes önce sadece kendinden sorumludur. Kendi sorumluluklarını yerine getiremeyen bir insan başka bir insanın sorumluluğunu alabilir mi?
Şimdi sizden tek ricam; kendi aklınıza ve mantığınıza uygun gelmeyenler üzerine, kendi vicdanınızı kullanarak düşünmeniz. İnsan ancak kendi başına birey olabildiği, kendi hayatı adına kararlarını kendi verebildiği zaman bu okuldaki sınıfta olduğunun farkına varabilir.
Kendini hissedebilir.
Kim hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa KENDİ lehinedir. Kötülük yapanda KENDİ aleyhine yapmış olur. Sonunda Rab’binize döndürülürsünüz. (Casiye 15.ayet)
Kendi olamayan, kararlarını kendi veremeyen, kendini ve hayatını sevmeyen hiçbir insan okuldaki ilk dersten yani ‘kendinin ve neden var olduğunun farkına varmak’ tan geçemez !
Dünya üzerindeki yaşam sürprizlerle dolu koca bir serüvenin başlangıcıdır. İster oyununuzun farkına varıp kendinize gelin, isterseniz başkalarının oyunlarında piyon olmaya devam edin.
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman eskilerin masallarıdır derler. ( Mutaffifun 13. Ayet )
Ayette yazan bu düşünce ile neden var olduğumun peşinde bilgi edinmeye başlarken edindiğim ilk izlenim en önemli olanın, insanın en başta kendi olabilmeyi başarması ve bütün sorularının cevaplarını ancak bu yolla bulabilmesidir.
Her ümmet için biz bir ibadet şekli belirledik; onlar onu izlerler. Artık bu iş konusunda seninle çekişmesinler. Sende Rabb’ine dua et. Sen elbette ki şaşırtmadan yol aldıran bir kılavuzun ardındasın. ( Hacc 67. ayet )
Maddi veya manevi, kimsenin etkisinde kalmamak, sadece Allah’ın etkisinde olmak en doğru yolu buldurandır.
Şimdi şunu anlayın ve hissedin; hiçbir kutsal kitap masal değildir. Sadece masalsıdır. Bütün kutsal kitapları en yüce insanlar yani peygamberler yazmıştır, yazdırılmıştır.
İlham katılmaması mümkün mü?
İçlerinden buna inanacak var, inanmayacak var.Bozguncuları Rabbin daha iyi bilir. (Yunus 40. ayet)
Ve şimdi artık sadece kendiniz olun…
Ve sorularınızı sadece Allah’a sorun…
Cevap mı? Çevrenize bakın ve anlayarak kutsal kitapları okuyun…
Ben okudum, sordum, baktım, gördüm, yazdım.
Siz de okuyun, sorun, bakın, görün, yaşayın ya da okuyup inanmayıp görmeden yaşamaya devam edin…
Ne de olsa elbet göreceksiniz, ne de olsa elbet bileceksiniz!
Sonrasını, öncesini.
Zamanı tamamen size kalmış!
Kendince bir his’ ti önceleri, sonraları vuku buldu…
Dünya sevgisi ve ölüm
Hazret-i Ali buyuruyor ki:
Tufan yeri bu yürek…

Uyanmak nedametinden nefsin…
Çıkarmak tene değen lekeyi…
İki damla gözyaşı senin için akıtılmışsa neleri temizlemez ki? Muzır hesaplaşmaların bayağı sulara gömülmesi ve halisane bir tövbenin değmesi lisanımıza… Ve kurtulmak avunmalardan, avutmalardan çoğu zaman. Yenildiğimizi sandığımız zamanlarda aşklardan, senin yanına yürümek cesurca. Ruhumuzda yaylım ateşi, kilit vurulmuş yüzler etrafımızda. Sesinin geldiği yöne doğru koşmak yeniden…
Hatırlamak seni incitenleri. Ve onları hâlâ sevmediğimizi…
Topraksız kalışını gülistanımızın…
Bülbüllerin gamını…
Bu topraklarda gül yetiştirmenin artık zor olduğunu…
Rengi neden sana benzemez ki şimdi güllerin? Neden Yusuf gülümsemez ki, Züleyha’ya? Ahengini kim bozar bu eşref saatinin?
Çözmek zamanın esrarını…
Sabretmek Eyyub gibi…
Neden paylaşılmaz ki sabrın lokması şimdilerde? Beklemeye üşenen sabahlarımız var bizim. Gecelerimizi hastalık hastası eden yalnızlığımız var. Kim dağıtır bu sabırsız uykuyu senden başka? Esrarını Hud Suresi’nin kim anlatır bize? Seni neden kocattığını? “Ey arz yut suyunu ve ey sema açıl.”
Şimdi tufan sonrası…
Tufan yeri bu yürek…
Nuh peygamberin duası bu yüreğe derman. “Bilmediğimi istemekten sana sığınırım. Sen bana mağfiretini reva görmez, rahmetini vermezsen ben hüsrana düşenlerden olurum.” Ve sen Efendim, senin sözün gönlümüze ferman. “Allah’a ibadet ve tevekkül edin.”
Uzanmak fezasına tesellilerin…
Nurunu dağıtmak süveydalara…
Seninle olmak Dar’ül İman’da. Kubbe-i İslam’da…
Meclisinde azade olmak tamahkâr günahlardan. Ve halisane bir tövbeyi değdirmek lisanımıza. Şeytani heveslerin ateşini söndürmek, senin için akıtılmış iki damla gözyaşında. Seni incitenleri neden sevmediğimizi anlatmak yeniden çocuklara.
Aşkına tutulmak senin…
Ve felaha ermek eşi ve benzeri olmayan kelamla. Geceye ve kuşluk vaktine and içmek yeniden seninle. Ve kalemin en güzel yazdığına inanmak içten içe yeniden.
Huzura ermek edeple…
Kıble-i İslam’da buluşmak seni özleyenlerle. Hasretinden uyanmak gece yarısı… Ve yönelmek gece yarısı Kâbe’ye…
Bu fani ne söyletsin kaleme senden başka? Yarım yamalak kelimeler ne anlatsın sayfalara senden başka? Senden başka nerede bulsun ahengini ruh? Nasıl ayakta dursun bu biçare senin yokluğunda?
Hatırlamak seni incitenleri ve hatırlatmak bu asrın çocuklarına. Çaresizliğe çareler sunmak seninle. İzin vermemek daha fazla yenilmelere.
“Lailahe İllallah, Muhammedün Rasulullah”
hitabıyla koşmak yeniden sana. Rengi neden sana benzemez ki şimdi güllerin? Ahengini kim bozar bu eşref saatinin?
Uyanmak nedametinden nefsin…
Çıkarmak tene değen lekeyi. Ve gül yetiştirmek bu topraklarda senin için yeniden. Nurunu dağıtmak süveydalara. Seninle olmak yeniden Dar’ül-Ebrar’da…
La ilahe illallah muhammedün resulullah.

Nedir bu ilk lokmada ilk satırda ilk açışta ilk kelimemiz olan bismillahirrahmanirrahim?Kelime analizini yapıp Esma-ül Husna'ya değinmeyi müteakip kainatı gezmeye gidebiliriz evet..Ama bunu yapmak istemiyorum..Çok daha tehlikeli (!) bir sözdür esasen bismillahirrahmanirrahim…
Siyasidir bismillahirrahmanirrahim...Sosyolojiktir...Ekonomiktir...Akaididir , yani inançsaldır bismillahirrahmanirrahim...Amelidir , yani ibadetseldir bismillahirrahmanirrahim...
...Bismillahirrahmanirrahim...
Gelmiş geçmiş ve gelecek istisnasız tum sistemler sadece 2'ye ayrılır: Beşeri yani insan aklının ve tecrübesinin ürünü olan sistemler ve vahyî yani “Yaratıcının ben halk ettim/yarattım benim dediğim olacak/olmalı” diyerek vazettiği sistemler.
Kadim tüm din, sistem, rejim ve yaşam tarzları için de tasnif böyledir..
Din doğası gereği vahyidir. Resul tarafından risale olunur ve kitap tarafından sadece asra değil dehre yani tüm zamana kazık çakar.
Beşeri sistemler ise peygamber yerine kurucu / fikir babası, kutsal kitap yerine manifesto / kurucunun kitabı, ilahi hükümler yerine ise beşeri ürünler koyarak hakimiyet alan ve mekanlarını genişletmeye çalışırlar.
Bismillahirrahmanirrahim’in tıpkı “inşaallah veya "maaşallah" veya "elhamdülillah" gibi nasıl kişiyi ve toplumu vahyi sisteme niyet/akaid ve kelime/amel bazında bağladığını görmeli...
Kabul etmeli ki hiçbir beşeri sistem, kişinin ve toplumun, vahyi sisteme / dine boyun eğmesini / teslim olmasını istemez.Bu o beşeri sistemin doğasına aykırıdır.Zaten beşerden çıkan bir “idealojinin” ve / veya sistemin ego / nefs / kibir / menfaat gibi arızi vasıflarla donanmış oldugunu biliyoruz.İşte bu arızalardan ötürü bu insan bu vahye sırt döner.Allah’ın varlığını sorgular... kabul etmez... etse dahi ; “onlara sor! kim yarattı de!göreceksin sana ‘Allah!’ diyecekler!o zaman nasıl oluyor da döndürülüyorlar” ayetine muhattap bir “kendi içinde tenakuz içerme” hasletinden kurtulamaz…
Ve işte bu anlattığım beşeri sistemi savunan şaşmış beşerin asla demeyeceği ve denilmesini de istemeyeceği kelimelerin başında gelir bismillahirrahmanirrahim !....
Vahyi sisteme/dine bel bağlamış ve sırt dayamış ve omuz vermiş ve sevmiş ve güvenmiş bir insanın ise kalbine ve diline damgaladığı kelimedir bismillahirrahmanirrahim…
Mütekebbir insanın işi değildir bismillahirrahmanirrahim... O işini kendisinin halledeceğini düşünür. Düşünmek fiiline hakaret etmiş olmayalım da vehmetmiş olur diyelimJ
Mutevazı ve muttaki kişinin işidir bismillahirrahmanirrahim demek...
Bismillahirrahmanirrahim : “Rahman Ve Rahim olan Allah’ım! Ben ne olursam olayım sensiz olamadığım gibi bu başladığım işimi de ne kadar iyi ve mükemmel planlamış ve yapabiliyor olsam da sensiz olamaz Allah’ım!” demektir!...
Bismillahirrahmanirrahim “Ya Rahman!Ya Rahim! Sensizlik densizliktir! Kabul ettim! Şahit ol ya Rabbim!” demektir..
Malum;Bir iş niyet ister..Bir iş ar-ge(araştırma-geliştirme) ister…Bir iş planlama ister..Bir iş koordinasyon ister...Bir iş profesyonel donanımlar yani bitirici vuruşlar ister..Bir iş, bu işi müteakip gerekli tecrübe bilgilerinin arşive/beyne/kalbe gönderilmesiyle ve yeni işin fikir ve niyet hazırlığıyla son bulabilir..
Bu ifadelerle ana çatısının çizildiği bir iş eğer başında bismillahirrahmanirrahim yardım çığlığından yoksunsa her ne kadar mukemmel hazırlanmış olursa olsun eksik kalır... En mütevazi deyimle o işe Allah karışmaz!
O iş iyi bile olsa iyi olarak kalır hayırlı olmaz.olamaz..
“Besmelesiz bir yemek çok lezzetli olabilir ama asla afiyetli olamaz..”
Herhalde bir üstteki tırnağın için dolduran cümleye en iyi örnek de, peygamberi taşlayan Taif’in üzerine dağ koyarak(!) helak etmeye gelen Cebrail’e nebinin “onlardan birisi bile iman edecekse bunu yapma” demesi ve bunu müteakip patikadan gelen köleyle muhabbeti esnasında uzatılan üzümü yemek üzereyken o mübarek dudaklarına koyduğu “bismillahirrahmanirrahim”i gören kölenin “aaa! Yemek yiyecekken bunu demek yalnızca peygamberlerin işidir!evet seni Allah göndermiş. Ben bunu bizim oralı (ninovalı) Yunus’tan(a.s) biliyorum. Şimdi seni gönderene iman edebilirim işte!” demesi olabilir…
Bir besmeleye bir milyon rahmet bu demek olsa gerek..
Başka bir pencereden bakarsak eğer;
Dinler her zaman aynı şeyi söylemişlerdir ve dindarlar da bunu kabul etmiştir: “dinden bağımsız bir alan yoktur”.
Daha yüksek bir deyimle “anlamsız olmama iddiasındaki bir şey , Allahsız olmama durumundadır!”
İşte bu yer, insanın Allah’a başkaldırışı olan şahsi ürünü sistemiyle, Yaratıcı’nın yarattığına lütfu ve emri olan dinin tam da karşı karşıya geldiği yerdir.
Her iki sistem de hakimiyet benim deyince olanlar olur..”Allah mutlak hakimdir ve galiptir” sözünün belki en gerekli olduğu nokta budur.
Bismillahirrahmanirrahim demek benim işimin hakimi Rahman ve Rahim olan Allah demektir!
Beşeri sistemlerden Allah deyip de sonra döndürülenleri söyledik..Fiil pasif/edilgendir orada:”döndürülmek”... yani “evet kabul ediyorum: yaratan Allah” diyen bir kişi bir şekilde ve bir vesileyle işine ALLAH’ın hükümlerini yansıtmamaktadır.. Ben buna deizm ayeti derim hep.. İnsanlardan deist olanlara ve hatta akaidde Müslüman olup da amelde deist olanlara inmiştir Allahualem.
Bırakın beşeri sistemin kandırmışlarını dine inanan insanlar içinde dahi kalabalık denecek kadar yok mudur “ya kardeşim biz de Allah'a inanıyoruz ama paranın allahı olur mu ya” diyen?
Kara para diye bir para oluyordur ama yeşil para olamıyordur bu zihniyete göre…“Paranın nerden geldiğine bakmıcaksın sayın abim nereye harcadığına bakacaksın” diyenlere hiç rastlamadınız mı ?
Bismillahirrahmanirrahim : “Ekomoninin de Rabbi paramın da mutlak sahibi Allahtır” diyen birisinin dükkanını açarken de paraya dokunurken de söylediği kutsal ve kutlu kelimedir ..
“Ben de müslümanım” dedikten veya demedikten sonra cinsel serbestiyet/nefse mağlubiyet adları altında turlu gayrıahlaki işlere soyunanın diyebileceği bir kelime midir Allah aşkına bismillahirrahmanirrahim?
Hayır, bilakis “Allahım! Şahit ol ben kabul ediyorumki heryerin olduğu gibi yatak odamın da rabbi sensin! Eşimle olan her türlü muhabbetin de rabbi sensin ya rahman ya rahim” demektir bismillahirrahmanirrahim…
İslamda yemek yemek dahi Allah içindir.kitaplarda “musluman , Allaha ibadet etmek ve onun yolunda yaşanan hayatta kuvvetli olmak için yemek yer” derler malum.. Bismillahirrahmanirrahim diyerek yemeğe başlamış kişi “Allahım! Rahmansın! verdin! Rahimsin! mahşerde de ver ne olur ya rabbim! Ve sen bu yemeğin sahibisin, bana lütfettin.. Bu kuluna bu yemeği yeyip de bunun enerjisi ile sana nankörlük yapmayı nasip etme allahım!” demiş olmaz mı?
Öyle ya.. Şairin dediği gibi..”çok diyar gezdim çok yemek yedim ama hangi sofraya oturduysam yemeği veren hep Allah idi!” :)
Sözün özüne geldiğimizde görürüz ki gerçekten hem kutsal hem kutlu sözdür bismillahirrahmanirrahim…
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım ve hareket ederim ve bitiririm diyen bir kişinin kefili Allah olduğuna göre kişi bu besmele çektiği işinde de besmelesinin içeriği kadar samimi olmalıdır…
Nasıl inşallah deyip de yapamayan kişi sözünü tutmamış olmuyor ama buna mukabil inşallah demenin şartı da samimi olmak olarak kosuluyorsa..
Nasıl maşallah diyen kişinin hem onu deyip hem de dik ve uzun bakmaması daha uygunsa..Aynen öyle de bismillahirrahmanirrahim diyen kişinin de diğerlerinden Allah’ın belki de en ağır iki ismini barındırması itibarıyle üstün gelerek ayrılan besmelesine sahip ve samimi olması gerekir diye düşünüyorum..
Besmele , yani bismillahirrahmanirrahim: ”Allahım! Sen kalpleri bilen teksin! Şahit ol ya rabbim! Ben her işime oldugu gibi bu işime de senin karışmanı istiyorum ve hatta işimi de senin karışmanı isteyebileceğim şekilde hayr ve helalle dizayn ediyorum” demekse eğer...
Allah , hayatındaki tüm işlerinde ve dualarında bu söze sadık ve samimi kalanlardan eylesin.
Amin...
YALNIZ DEGİLSİNİZ..

Hani bir büyük sıkıntı anında kırılır ya, yüreğinizdeki bütün aynalar:Kırılırda hani, kırık aynalarda oynaşır ya hayalleriniz. Ümitleriniz tökezler de hani, tereddütlere düşersiniz ya kimi zaman:Çırpınırsınız.
Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli ararsınız, fakat bulamazsınız bir türlü; ve kala kalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz Ozaman bilin ki Allah(c.c) kimsesizlerin kimsesidir. Bilin ki Allah(c.c) dosttur: Dost istersiniz Allah(c.c) yeter!
Hani en soluksuz deminizde hayallerinizin kıyısına çömelip başınız ellerinizin arasında sevginize ağıt yakarsınız ya.
Hani çözümsüzlüğe çaresizliğe tıkanır da uçan kuştan teselli arar hale gelirsiniz ya bazen.
Hani yıllarınızı verdiğiniz yerde soluksuz kalıp yıllara kurban olursunuz da bir türlü anlaşılamamanın hicranına düşersiniz ya
Hani kuşlar şen çığlıklarla uçup geçerken üstünüzden bir Zümrüd-ü Anka olup onlarla birlikte uçmak istersiniz ya: Uçmak değil, kendinizden kaçmak.
Hani kendi garipliğinizden, yalnızlığınızdan kaçmak istedikçe yalnızlığınıza, garipliğinize saplanırsınız ya boylu boyunca.
YALNIZ DEĞİLSİNİZ:Herkesin ve her şeyin bittiği anlarda da Allah(c.c) var!
Öyle bir an gelir ki, koca kainatın içinde ufalıp zerreleştiğinizi idrak edersiniz. Bir yanınızda acziniz, bir yanınızda zafınız, bir yanınızda fakrınız ve dolu dolu çaresizliğinizle baş başa kalırsınız.
İşte o an insanca iradenin çözüldüğü ve insanoğlunun kendinde vehmettiği gücün ayaklarına dolaştığı andır: O an gerçekten kulluk anıdır.
İradeniz çözülüp kendinizde vehmettiğiniz güçler ayağınıza dolandıkça derin aczinizle birlikte kulluğunuzu idrak edip Külli İrade Sahibine yönelin.
ŞİMDİ VAKİT DUA VAKTİDİR: Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu buyuran Yaratıcıya iltica vakti.
Bütün kapıların kapandığını sandığınız anda dua kapısı ardına kadar açılır önünüzde, çarelerin bittiği yerde dua tek çare olarak karşınıza çıkar.
Çözümsüzlüğe tıkanıp uyuyamadığınız uzun gecelerden bir gece kalkın. Şebnemlerin sabah meltemiyle kucaklaştığı bu hasret vaktinde rahmetin ve şefkatin tecellisini yatakta bekleyin tembelliğinizi sürüyerek dirilin .
Uykusuz geçirdiğiniz koca bir elem gecesinde hangi problemi çözdüğünüzü düşünün. Kendinizi hırpalamanın dışında neye yaramış ki kuruntularınız, dertlenmenizle neyi halletmişsiniz?
Vah zavallı ben! Kendimde bir güç ve kudret vehmettikçe kudretim aczime çarpıp tuz-buz oluyor. Eğer idrak edebilseydim varlık sebebimi, gerçekten anlayabilseydim Rabbim gemisinde bir yolcu olduğumu, sırtımda dünya yüküyle kendime işkence eder miydim?
İstesek de, istemesek de dünya dönüyor, güneş doğuyor, yağmur yağıyor, rüzgar esiyor, çiçek açıyor, İstesek de, istemesek de yaşlanıyoruz.
Bir saniye öncesi kaybımız, bir saniye sonrası ise meçhulümüz: Elimizde sadece yaşadığımız an var. Ne kadar çaresisiz!
Öyleyse bırakalım her şeye hükmeden versin hakkımızda en hayırlı hükmü.
Atın sırtınızdan dünya elemini, durun Allah(c.c)'ın huzuruna; sonra diz çökün önüne, boyun bükün. Hükme tabi olup elemlerden kurtulmak varken, kendimizi hüküm mevkiinde sayıp rezil olmak niye? Üstelik takatımız yükümüzü taşımaya yetmiyor.
Bin hamal gibi vehimlerimi ömür boyu taşımaktan bıktım; Artık Yaradana tümden teslim olup kullukta varlık aramak istiyorum.
Ya rab! Çaresi bulunan şeyde acze, bulunmayan şeyde yeise düşürme bizi diye de dua ediyorum.
Zaten hayat da uzun bir duadır!


