ilimsiz amelin getirdiği son...

blank?ui=2&view=att&th=126b7df06fc5cd27&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126b7df06fc5cd27&zw
Bersisa isminde bir zat, inzivaya çekilmiş, gece-gündüz vakti Allah'a (c.c.) ibadetle geçer ve hiçbir kötülükte bulunmazdı. Bu zatı şeytan aleyhilla'ne kandırmak için türlü hilelere başvurdu. Fakat bir türlü kandıramadı. En sonunda şeytan işin kolayını bulmuşt'u. Çünkü Şeyh Bersisa, âmil, mütteld, züht ü takva sahibi bir zattı ama, alim değildi. Yani ilm-i zahiri yoktu. Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.
Plânını şöyle tatbik etti:
Şeytan, sırtında cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa'nın ibadet ettiği yere varıp kapısını çaldı. Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra, kim olup, nereden geldiğini ve niçin geldiğini sordu.
Şeytan Alleyhilla'ne ona şu, cevabı verdi:
- Ben dünya nimetlerinden uzak, ömrünü Allah'a ibadetle geçirmek isteyen bir kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer dolaştım, fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketine yaklaştığımda, sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz Allah'ın rızasını kazanmak olduğuna göre, beni de kabul buyur da, beraber ibadete devam edelim.» dedi.
Şeyh Bersisa, onun şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden bilecekti. Arkadaşlığı kabul etti... Beraber ibadete başladılar. Aradan zaman geçiyor, Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor içiyor ve diğer insanlar gibi yaşıyor, lâkin Şeytan Allah'a öyle ibadet eder gözüküyor ki yemiyor - içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek geçiriyordu.
Şeyh Bersisa, yeni dostuna hayran kalmıştı. Aradan- çok zaman geçmeden dayanamayarak:
- Ey Allah'ın salih kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet ederim, yeyip içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin gibi olayım, dedi.
Şeytanın istediği doğmuştu...
- Bunun kolayı var! Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da -ona samimiyetle tövbe edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah'tan daha fazla korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi, sen de her türlü insanî kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.
Şeyh, meselâ ne gibi bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu. Şeytan, artık bayram ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı.
- Zina edebilirsin, dedi. Şeyh: - Yapamam, dedi. Bu sefer şeytan:
- Adam öldür! dedi. Bersisa, yine: - Onu da yapamam, dedi. Şeytan:
- İçki içersin, dedi... Bersisa, düşündü taşındı, onu biraz hafif görmüştü:
- O olur, yapabilirim, dedi.
Şeytan artık sevincinden havalarda uçuyordu. Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden birine gidip bir miktar içki istedi, içkiyi sunan saki kadındı, içtikçe içti ve sonunda sarhoş olup kadına zina etmeyi düşünmeye başladı. Şeytan tabiî ki boş durmuyor, adamın gözüne gözükmeden nefs yoluyla durma, böyle fırsat elegeçmez, hemen bu kadınla münâsebet kur, diyordu.
Bersisa, tamamen sarhoş olduktan sonra, meyhaneci kadına orada zina etti. Bu onun için çok kötü bir şeydi... Duyulursa ne derlerdi. En iyisi o kadını öldürüp gömmekti, ve öyle yaptı. Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere gömdü. Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi. Bersisa'yı yakalayıp mahkemeye çıkardılar. Katil oldüğü için kısasa kısas Ölümüne hükmolundu.
Bersisa idam sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıda görüldü.
- Bu hal nedir ey dostum, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ey Allah'ın sevgili kulu beni kurtar, diye yalvarmaya başladı. Şeytan:
- Bir şartla seni kurtarırım. O da bana secde edeceksin, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ip boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim, deyince de:
- İşaretle secde edebilirsin, dedi.
Bersisa başıyla işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince imansız olarak göçüp gitti. Allah muhafaza buyursun.
İlimsiz amelin, insanı nereye kadar götüreceğine güzel bir misâl böylece vuku bulmuş oldu. Eğer onda şeriata müteallik ilim olsaydı içki içmek, zina etmekle, adam öldürmekle evliya olunamayacağını bilir ve şeytana uymazdı....rabbim bizi huzurunda amelimizle gidenlerden eylesin amiiiiiiiin
  
 


Allah Seni Toplasın !

blank?ui=2&view=att&th=126b7b191e57f5b9&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126b7b191e57f5b9&zw
Allah Seni Toplasın !

Hiç duydun mu şu duayı?
"Allah seni toplasın!"
Eskiler böyle dua ederlermiş hep.
Ne güzel bir duadır bu ya Rabbi çağa karşı!
Allah seni toplasın!

Gözünü.
Kulağını.
Aklını.
Yüreğini.
Hayalini...

Toplasın ağyardan..Sana "el" olan sınırlardan.
"Allah seni toplasın"
Toplanmazsan dağılacaksın çünkü.
Dağılanca da dağıtacaksın!

İşte toplumlardaki kargaşaların sebebi hep bu "dağınıklık".
Her parçamız bir yerdeyken ne kendimiziz ne de kendimizdeyiz.
Üstelik "biz"i bitirdiğimiz gibi "gayrımızı" da bitirmekteyiz.
İşin esası Tevhid anlayana.
Topla bizi ya Rabbi!

Elimizi, dilimizi, gözümüzü, kulağımızı, aklımızı, hayalimizi, topla yüreklerimizi ne olur.
Vakittir dua olsun çağa karşı, hala diri kalan bir yürek yarımızdan

" amin " ...
blank?ui=2&view=att&th=126b7b237b4568a2&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126b7b237b4568a2&zw



Kalbin Katılığı ve Saflığı

blank?ui=2&view=att&th=126b7a32fb7a5a00&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126b7a32fb7a5a00&zw

Kula, kalbin katılığından ve Allah'tan uzak olmaktan daha büyük bir helak verilmiş değildir. Cehennem de katı kalpleri eritmek için yaratılmıştır. Allah'tan en uzak olan kalp de şüphesiz katı kalptir. Kalp katılaşınca gözdeki damlalar da kurur.
İhtiyacı kadarını aştığı zaman kalbin katı olması dört şeyle oluşur:
1 - Yemek,
2 - Uyumak,
3 - Konuşmak ve
4 - Karışmak.
Tıpkı kişinin bedeni hasta olunca yeme içme kendisine fayda vermediği gibi aynı şekilde şehvetlerle hasta olunca, öğütler de kalbine sirayet etmez.
Her kim kalbinin saf olmasını isterse, Allah için şehvetini dizginlesin! Şehvetlerine bağlı olan kalpler, şehvetlere olan bağlılıkları kadar Allahu Teâlâ'dan uzaktırlar. Kalpler yeryüzünde Allah'ın kaplarıdır. Bu kaplardan Allah'a en sevimli olanı en ince, en arınık ve en saf olanıdır.
İnsanlar kalplerini dünyayla meşgul ettiler. Eğer Allah ile ve âhiret günüyle meşgul olsalardı, O'nun kelamının mânalarına ve şahit olunan âyetlerine kalpleri akar giderdi ve sahipleri birçok faydalara ve çeşitli hükümlere kavuşurlardı.
Niteki kalp (Allah'ı) zikretmekle gıdalandığı, tefekkür ile sulandığı ve kusurlardan temizlendiği zaman hayret verici şeyler görür ve kendisine hikmetler ilham olunur. Elbetteki her marifet ve hikmetle süslenen ve bunlara sahip olduğunu iddia eden kimse bunlar gibi olacak değildir. Bilakis nevalarını öldürerek kalplerine hayat veren marifet ve hikmet ehli kimseler olmaları lâzımdır! Kim kalbini öldürecek ve nevasına hayat verecek olursa, marifet ve hikmet sadece o kimsenin dilinde dönüp dolaşır. Kalbin harap olması, emniyetten ve gafletten olur. Tamir olması ise, korkudan ve tezekkürden (Allah'ı zikretmekten) olur.
Kalpler eğer dünyanın sofralarından zahid olurlarsa, âhiret sofralarına ve davet ehlinin arasına otururlar. Şayet dünya sofralarından razı olurlarsa, âhiret sofralarını kaçırırlar.
Allah'a ve O'nunla karşılaşmaya şevk duymak hoş bir rüzgar gibidir. Kalbe eser ve onu rahata sokar; dünyayı da yıkar. Her kim Rabbi katında olmayı kalbinde yer edinirse, sükûnet bulur ve rahatlar. Her kim de kalbini insanlara yöneltirse, kalbi ıstırap duyar; sıkıntı ve endişeler kendisinde çoğalıverir.
Şayet deve dar bir iğne deliğinden girip geçebilirse, o zaman kalbinde dünya sevgisi bulunan kimsenin kalbine Allah'ın sevgisi girer.
Allah kulunu severse, o zaman kuluna iyilik verir, muhabbeti için onu seçer, kendisine kulluk etmesi için onu muhlis kılar ve kendisiyle meşgul olmasını, diliyle zikretmesini ve azalarıyla hizmet etmesini nasip eder.
- Kalp tıpkı bedenin hasta olması gibi hasta olur. Şifası ise tevbe etmek ve O'nun (c.c.) himayesine girmektir.
- Kalp tıpkı aynanın paslanması gibi paslanır, onun cilası ise zikirdir.
- Kalp tıpkı cismin çıplak olması gibi çıplak olur. Onun giyinip süslenmesi ise takvadır.
- Kalp tıpkı bedenin susuz kalması gibi susuz kalır. Doyması ve içmesi de marifettir, sevgidir, tevekküldür, Allah'a yakınlıktır ve O'na hizmet etmektir.

KAYNAK . EL FEVAİD. İBN KAYYIM EL CEVZIYYE

blank?ui=2&view=att&th=126b7a4147e36fff&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126b7a4147e36fff&zw

NASIL BAKIYOR GOZLERINIZ



Nasil bakiyor sizin gozleriniz?
Kilitli bir kapi gibi mi, hicbir isIk sizdirmayan? Karanlik ve kapali mi?
Hic merak ettiniz mi, nasil bakiyor sizin gozleriniz...
Oglu kaybolmus bir anneyi gordugunuzde, gozleriniz nasil bakiyor?
Bir zengin gordugunde gozleriniz nasil bakiyor?
Bir general gordugunde...
Cocuklari yerlerde suruyen polislere nasil bakiyor?
Ya kocasini arayan bir kadinin kederli gozlerine nasil bakiyor gozleriniz?
Agaclara nasil bakiyor?
Denize, bulutlara, ciceklere...
Martilara...
Cocuklariniza nasil bakiyor gozleriniz?
Gozleriniz nasil bakiyor, hic merak ettiniz mi?
Kilitli bir kapi gibi mi, hic isIk sizdirmayan?
Korkuyla mi, elemle mi, caresizlikle mi, sevgiyle mi, aciyla mi, sevincle mi? ...
Nasil bakiyor gozleriniz?
Ne goruyorsunuz kendi bakislarinizda?
Size yalan soyleyenlere nasil bakiyor gozleriniz...
Sizi korkutanlara...
Size saldiranlara...
Cellatlara nasil bakiyor gozleriniz?
Ucurtmalara, sandallara, faytonlara, havai fiseklere...
Otobuslere, arabalara...
Denize nasil bakiyor gozleriniz?
Daglara nasil bakiyor?
Coplukten ekmek toplayan bebeklere...
Banka kapilarinda sira bekleyen yaslilara...
Sahipsiz hastalara...
Bir mahkum arabasinin dar ve demirli penceresinden el sallayan genc kizlara...
Gozleriniz nasil bakiyor?
Hic merak ettiniz mi?
Baktiniz mi hic kendi gozlerinize?
Kilitli bir kapi gibi mi, hic isIk sizdirmayan...
Ciplak kadinlara nasil bakiyor gozleriniz?
Sevisenlere nasil bakiyor, opusenlere...
Vurulmus bedenlere nasil bakiyor?
Parlak kravatlara, sIk tayyorlere, ruzgarli esarplara nasil bakiyor?
Nasil bakiyor gozleriniz, gozlerinize hic baktiniz mi?
Ne var sizin gozlerinizde, elem mi, keder mi, caresizlik mi, korku mu, sevinc mi, umit mi, bezginlik mi?
Kilitli bir kapi gibi mi yoksa?
Sehir isIklarina nasil bakiyor gozleriniz?
Bulutlara, dogan gune, aksam kizilina...
Silahlara nasil bakiyor gozleriniz?
Ustunuze tutulan silahlara...
Kelepcelere, hapishanelere, daragaclarina...
Sokak cocuklarina...
'Hakkimi istiyorum' diye bagiran o ihtiyara...
'Yalniz degilsin kizim' diye hapishaneye giden kizinin ardindan hickiran anaya...
'Nerede benim kocam' diye soran yasli kadina...
Sizi korkutan eski generallere nasil bakiyor gozleriniz?
Dunyaya, hayata, dostlara ve dusmanlara...
Nasil bakiyor sizin gozleriniz?
Kilitli bir kapi gibi mi, hic isIk sizdirmayan?
Gozleriniz, bir aynada gozlerinize degdiginde, nasil bakiyor?
Utancla mi, istirapla mi, korkuyla mi?

(Ahmet Altan)

seni hakedecek amelim yok benim ;lakin..aşkına dilenciyim YARAB....

blank?ui=2&view=att&th=126adcca152e6c15&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126adcca152e6c15&zw

Rabbim gerçek manada beni sen sevdin... Niceleri ise sever gibi göründü... Ama daima, kendilerini sevdiler... Çünkü âcizdiler, fâniydiler... Kendilerine bile yetemediler ki, bana yetseler...

Hepsi Sana borçluydu varlığını. Hepsinin bir canı vardı... Ve onlar, kendi canları yanmadıkça, anlayamadılar acıyı... Anlayanlar da zaten, kendilerince bir mânâ çıkardı...

Sen varsın hakkıyla bilen beni... Her şeyimle bilen, her şeyimle seven, bir tek Sen... Sevdiğini biliyorum, zira sevmemiş olsaydın, o kadar kendinle meşgul etmezdin beni. Sevmemiş olsaydın, aratmazdın böylesi...

Sen sevmemiş olsaydın, sevebilir miydim ki Seni?
Sen canımın Cânânı... Sen'in sevginde vefâyı idrak ettim ben... O eşsiz vefâna, karşılık vermekten âciz oldum her zaman... Seni, Senin beni sevdiğin gibi sevmekten âcizim... Zira Sen yaratansın, ya ben? Ben, kul olmayı bile beceremeyen...

Yalnızca Sendeydi tatmin... Sadece Sende. Bir Sen yettin bana... Kimselerle yetinemedim...
Acı çekmeyi sever oldum Senin izninle. Dertlerin içinde gizlenmiş nice derman buldum...

Sevdirdiğince sevdim Seni... Buldurduğunca buldum... Bir Sen varsın Bâkî olan... Geride ne varsa fâni... Bütün varlıkların hepsi fâni... Kimi güzel, kimi çirkin, kimi vasat, ama işte her biri fâni... Dallardaki çiçekler, göklerdeki bulutlar, çöller, pınarlar hep fâni... Seraplar ve gölgeler fâni...

Çöllerde kalmayı sevdim Seninle... Yalnızdım, kalabalıklar içinde... Her şeyde Senin sanatını görmeyi sevdim ben... Herkeste Senden bir tecelli bulmayı sevdim... Yıldızlarda nûrunu, güneşte nârını, ateşte hârını bulmayı sevdim.

Hiçbir şeye muhtaç olmayışını sevdim ben. Azîz oluşunu, Kâdir-i mutlak oluşunu sevdim. Settâr oluşunu sevdim. Öylesine güzel bir sırdaştın ki Sen, kimselere bir sırrımı vermedin. Günahıma rağmen yücelttin beni. Şeref ikram ettin. Ekrem-ül ekremînsin...

Kulunu sevmeni sevdim. Ey Rabbim! Ben unuttum, unutmadın. Ben, adını anmadım, yine de bırakmadın. Yüceler yücesi aşkına karşılık vermek varken, Seni bırakıp başkalarına yandım... Yine de vazgeçmedin benden.

Sevdin beni, oysa, ben Sana kul bile olamadım. Nankörlük ettim. Yine de nimetlerini esirgemedin.
Şikayet eden, sızlanan, dert yanan hep ben oldum. Sen, sabrettin. Sen sevdin beni... Bense vefâsız bir sevgiliydim. Kıymetini bilemedim.

Şimdi, cemâlinin hasretiyle yanıyorum. Ve Senin muhabbetin fâni hazları benden yok etti. O kadar ki, güneşin kavurucu sıcağında da, serinleten rüzgarda da, Senin hasretin içindeyim.

Senin sadece sanatını seyretmek yetmiyor artık! Şahdamarımdan daha yakın olmanı sevdim. Ama bu bile yetmedi bana. Korkuyorum perdeler arkasında kalmaktan. Korkuyorum, başkalarına görünüp de beni mahrum koymandan. Cemâlin... Tüm derdim bu ey Rabbim!
Cemâlin tüm derdim bu ey Rabbim.

Dayanamam Mevlâm! Ne olur Sensiz bırakma beni! Biliyorum ki, ne yaparsam yapayım, cemâlini hak edecek bir sermaye biriktiremem.
Seni hak edecek gücüm yok benim. Seni hak edecek amelim yok. Hiçbir şeyim yok ey en Güzel!

Ellerim bomboş. Üstelik günah kirleriyle lekeliyim. Bembeyaz gelemiyorum Sana... Yarattığın gibi tertemiz değilim. Dünya kirletti beni, nefsim aldattı. Şeytana kandım. Müflisim. Vallahi hiçbir şeyim yok!

Duyduğum iştiyakın sebebi, yine Sensin. Sensin her yanımda... Sensin varlığım... Zenginliğim Sensin... Tüm sefilliğime rağmen yine de Seni isteyişim, sırlarındandır.
Bilmiyorum, bilen Sensin. Ve eğer, murâdıma, maksûduma, matlûbuma, yani Sana, yani Senin Cemaline kavuşursam bir gün, bu da sadece Senin merhametin.

Sermayem yok Sevgili! Tüm sermayem, rahmetin... Lokmanın bile derman olamayacağı derdimin, dermanısın Sen!
Yârsın!
Cansın!
Şifâsın!
Lokmanda değil ey Yâr, Sendedir benim devâm!
Sana kavuşmadıkça, huzur da bana haram!
Sermayem rahmetin, ilâcım Cemâlindir,
vesselâm!

Hiçbir şey yoktu, yalnız Sen vardın. Hiçbir şey yoktu, aşkın vardı. Aşkını izhâr ettin, yarattın bizi. Muhabbet ettin, yarattın beni…
Vahdaniyetinin tecellîsiyle bütün kalplere bir katre aşk iksiri serptin. Ehadiyetinin tecellisiyle bütün kalpler Sana âşık…

Bildim, seven sendin beni!.. Bütün varlıklarda yansıyan güneş gibi, sevgisiyle saran Sendin beni… Annemin merhamet yüklü sesi, yüreğini yüreğimin üstüne koyan dostun merhabası, başımı okşayan Peygamber eli, hâtırasıyla hüznümü alan sevgilinin sohbeti… bildim hep Sendendi.

Sevdin, sonra kopmaz bir zincirle kendine çektin. Zincirin her bir halkası, Senden tecellîlerdi.
Aşkına âşık olduğum Mecnûn “Sen”din. Aynalarda seyrettiğim Yûsuf, “Sen”!..

Sonsuz siyah güller, lâcivert akşamların iğde kokusu, hüzün yüklü sonbahar, yağmurun toprağa dokunuşu, bir gül renginde eriyen akşamlar, Dost'un yüzü, sevdiğim ne varsa, hep “Sen”dendi.
“Tecellî, tecellî edeni gösterir.” (a.g.e., Hazret-i Mevlânâ)
Sûretlerde nihân olan Sevgili, ey Sevgili!..

Yetimler Yetîmi'ne «vedduhâ» sırrıyla tecellî ederken, O'nu tek olana, “bir olan”a çekiyordun. Başka bütün kapıları kapatırken, hep açık olan kapına çağırıyordun.
Bildim, kalbimdeki her bir muhabbet tecellisiyle beni de kendine çekiyorsun. Çekiyorsun ve bırakıyorsun. Bırakıyorsun ki, kanayayım; zayıf yanlarımı tanıyayım. Seni bulayım.

Sonra yine çekiyorsun. Bu, hüzünlü bir şehrâyîn. Bu, bitimsiz bir med-cezir. Bu, içimdeki Mûsâ'yla Firavun savaşı; sulhü yok!..
Sevgili, en Sevgili!..

Sûretlerden geçerek, Sana erdir beni!.. Merhametinle arındır, kalbimi!...

selam ve dua ıle..

Bazılarına namaz kılmaları tavsiye edildiğinde "Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!" gibi bir savunmayla karşılaşıyoruz. Bu söylenilen ne derece doğrudur?

blank?ui=2&view=att&th=126adcebac3f4d61&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126adcebac3f4d61&zw


Bazılarına namaz kılmaları tavsiye edildiğinde “Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!” gibi bir savunmayla karşılaşıyoruz. Bu söylenilen ne derece doğrudur? 
“BENİM KALBİM TEMİZ”, “Sen benim kalbime bak”, “İçin temiz olsun yeter” gibi sözlere sığınan bazı insanlar, ibadeti, namazı, tesbihi, zikri pek önemsemez, “olmasa da olur” gibi bir yaklaşım sergilerler.

Oysa kalbin sahibi Allah’tır.

Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.

Bu düşünceye sahip olan kişileri Kur’an anlatırken der ki:

Görmüyor musun, kendisini temize çıkaranları? Oysa Allah dilediğini temize çıkarır, hiç kimse de kıl kadar haksızlığa uğramış olmaz.” (Nisa, 4:49)


Mütevazı olan kimse “Ben mütevazı bir kişiyim” diyemez, ihlâslı olan kişi de “Ben ihlâslı bir insanım” diyemeyeceği gibi…
Yine bir kimse, “Ben iyi bir adamım”, “Ben hayırlı bir kimseyim” diyerek kendini öne çıkaramaz, çıkarmaması gerekir.

Bu açıdan “Ben temiz kalpli bir kişiyim, benim kimseye bir kötülüğüm yok” gibi sözlerle bir insan kendini anlatamaz. Çünkü kim bu faziletleri sahiplenerek dile getirirse, o faziletlerden yoksun olduğu ortaya çıkar.

Kur’an’ın ifadesiyle, “Siz kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi O bilir.” (Necm, 53:32)

“Temize çıkmak” Allah katında hâlis ve takva sahibi bir kul olmak anlamına geliyor. Bir insan takva sahibi olmaya çalışır, takva üzere bir hayat yaşar, ama kimin gerçek anlamda muttaki olduğunu ancak Allah bilir. Bu da ancak Allah’ın lütfu ve rahmeti sayesinde olur.

Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, ebediyen hiçbiriniz temize çıkamazdınız. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır” (Nur, 24:21) âyeti bu gerçeği dile getirirken, insanın sahip olduğu bütün nimetlerin, manevî hallerin, ahlakî üstünlüklerin bütünüyle Allah’ın bir ikramı ve ihsanı olduğunu anlatıyor.

Âlâ Suresi’nde ise, “Temize çıkan kurtuluşa erdi” âyetinin devamında, “Rabbinin adının anıp namaz kılan” âyeti gelir ki, gerçek anlamda temizliğin iman ve namazdan geçtiği bildirilir.

Zaten Kur’an’da imanla birlikte namazın geçtiği, imanla namazın peş peşe, yan yana bulunduğu birçok âyet vardır.

Kalbin temizlenmesi, ruhun arınması, nefsin ıslahı ve insanın terakki etmesi/yücelmesi imanla ve ibadetle mümkün olur.

Bazı kimseler, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi basit bir çerçevede anlıyorlar. Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, ibadet sorumluğundan kurtulduklarını sanıyorlar. Bu düşünce, şeytanın bir oyunu ve tuzağıdır, nefsin de bir aldatmacasıdır.

Bu kişiler, namazında niyazında olan bazı kimselerin, İslam’ın ruhuna aykırı düşen, başkalarına zarar veren davranışlarını tespit ediyorlar. Bunu bahane ederek, “Bak, bu kişiler namaz kıldıkları halde şu şu hataları da yapıyorlar. Ben böyle bir ikilem içine girmektense, namazı hiç kılmam daha iyi” diyerek kendi namazsızlıklarını bir özür olarak öne sürebiliyorlar.

Bir defa, farzlarda yorum yapmaya hiç gerek yoktur. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve gerçeği saptırmaya da kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ortada yoruma açık bir durum söz konusu değil. İnanan bir insanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en hayatî ibadet namazdır. Kendi tembelliğini, kendi ihmalini bahane göstererek “kalp temizliğini” öne sürüp namazı gereksiz görmek bir akıl mantık işi değildir.

Karşınızda açlıktan kıvranan bir yoksul duruyor, hemen yanında da para içinde yüzen zengin birisi. “Bu adama niçin yardım etmiyorsun?” diyecek oluyorsunuz. O da “Siz benim yardım etmediğime bakmayın, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu” diye karşılık veriyor.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait birer güzelliktir. Fakat şefkat ve merhamet ancak aç ve fakir insanlara yardım edince kendini gösterir.

İmanın da bu şekilde bir ortaya çıkışı vardır. Kalbin, Allah’ın emirlerine itaat etmesi bir güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi ve ispatı ise ibadettir.

Kalplerinin temizliğini iddia ederek ibadetten kaçanların büyük çoğunluğu, nefsine uyarak ruhlarını karartan ve maddeden başka bir şey görmeyen insanlardır. 

Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre düzenleyememişse, bu adam namazın ruhuna erememiş demektir. Ama o kul, bu hatasını namazı terk ederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer. Bu adam namazını böylece kılmaya devam etse de, özlenen o kemal noktaya varamadan ölse ne olur?

Mahşerde, o büyük hesap gününde, namazının sevabı da tartılır, işlediği hataların günahı da... Neticede, günahları galip gelse ve cehenneme gitse de, sonunda yine cennete döner. Ama elbette oradaki makamı da o noksan namazına uygun olacaktır.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacaktır. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi başköşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misallerini yaşamıyor muyuz?

Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına bir şeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize bir şeyler gitmiyor.

Geliniz, hayalen mahşere gidelim:

Günahkâr bir kimse ister ki o günün azabından (kurtulmak için) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran sülalesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendisini kurtarsın.” (Mearic, 70:11-15)

Şimdi bu âyetin sergilediği tabloyu birlikte seyredelim. En yakınlarımızı bile feda etmemizin para etmeyeceği o meydanda, başkalarının kusurlu oluşunun bize bir fayda sağlamayacağını iyice anlayalım.

Sonra dönelim dünyaya, kendimize gelelim. Kusurlarımızı görüp, noksanlarımızı bilelim. “Senin kalbin temiz” diyerek bizi oyalamaya çalışan ve ibadetten uzaklaştıran nefsimizi en büyük düşman tanıyalım. Onunla çarpışalım. Zaman en büyük sermaye. Onu başkalarını tenkide değil, kendimizi tekmile sarf edelim. (*)

Bu açıdan namazı küçümser bir tavır içinde bulunmak insanı tehlikeye götürür, imanını zedeler, dinî hayatını uçuruma sürükler. Zaman içinde İslamî hassasiyeti de azalarak kendisini bütünüyle şeytana bir oyuncak haline getirir



YAĞMURDAKİ ÖLÇÜ

blank?ui=2&view=att&th=126adc0598e5d53c&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126adc0598e5d53c&zw
Kuran'da yağmur hakkında verilen bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir ölçü ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi'nde şöyle buyrulur:
“Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de,
onunla ölü bir memleketi ‘diriltti (ve her yanına hayat) yaydı';
siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.„
(Zuhruf Suresi, 11)
Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 505 trilyon tona ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez.
Eğer bu miktarda en küçük bir değişiklik bile olsa, kısa bir zaman sonra büyük bir ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz; yağmur, Kuran'da bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam eder.

 Her yıl gökyüzüne buharlaşan ve tekrar yeryüzüne yağmur olarak düşen su miktarı "sabit"tir: 16 milyon ton. Bu sabit miktar Kuran'da "belli bir miktar su"yun gökten indirilmesi olarak haber verilmektedir. Ekolojik dengenin ve dolayısıyla hayatın devamlılığının sağlanmasında bu miktarın sabit olmasının önemi son derece büyüktür.
SELAM VE DUA ILE DUALARINIZDA YER BULMAK ÜMİDİYLE.....








Cennet Nimetleri....

blank?ui=2&view=att&th=126ad375c96c93f7&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126ad375c96c93f7&zw 
Ebu Hureyre (RA) diyor ki; "Bir gün Peygamber Efendimiz (SAV) 'e; "Ya Resulullah! Cennet neden yaratıldı" diye sorduk Bize; "Sudan yaratıldı" cevabını verdi Arkasından; "Bize onun yapısı hakkında bilgi ver" dedik Bize şöyle cevap verdi; "Onun bir tuğlası altından, bir tuğlası gümüştendir Harcı keskin kokulu misktir, toprağı zağferan ve çakılı inci ve mercandır Oraya giren mutlu olur, asla ümitsizliğe düşmez Ebedi olarak kalır, hiç ölmez Ne elbiseleri yıpranır ve ne de gençliği gider" (Tirmizi, Taberani, Ahmed b Hanbel, Bezzar)
Ebu Hureyre (RA) Peygamber Efendimiz (SAV) 'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir; "Cennette öyle bir ağaç vardır ki, atlı bir kimse gölgesinde yüzyıl yol alsa da yine bu gölgeyi aşamaz" Eğer isterseniz -uzun gölge- mealinde ki (Vakıa Suresi: 30) ayeti okuyunuz (Buhari, Tirmizi)
Ebu Hureyre (RA) Resulullah (SAV) 'dan şöyle rivayet etmiştir: "Cennet ehli cennete girerken tüysüz, genç, beyaz tenli, saçları dalgalı ve kara gözlü olacaklar Yaşları otuzüç, boyları da Adem (Aleyhisselam) gibi altmış arşın ve vücudlarının genişliği yedi arşın olacaktır" (Tirmizi)
Meymune (RA) Resulullah (SAV) 'den şöyle işittim dedi; "Cennette kişi kuş yemek isteyince, Horasan devesi gibi bir kuş ateş ve duman değmeden, pişmiş olarak sofrasına gelir Ondan doyuncaya kadar yedikten sonra, tekrar uçar gider” (Bezzar)
İbn Abbas (RA)'den şöyle rivayet olunmuştur; "Eğer bir huri, gök ile yer arasında bir avucunu çıkarıp gösterse, onun güzelliği karşısında bütün insanlar şaşkına döner, güzelliğine vurulurlar Şayet eşarbını çıkarsa gösterse, onun güzelliğinin yanında, güneşin altında mum ışığı nasıl sönük ise, güneşin ışığı öyle zayıf kalır Şayet yüzünü gösterecek olsa, güzelliği yer ile gök arasını aydınlatır" (Buhari)
Suheyb diyor ki; Peygamber Efendimiz (SAV) “İyi iş güzel amel edenlere; daha güzel iyilik, bir de ziyade vardır" (Yunus; 26) ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu;
"Cennettekiler cennete, cehennemlikler de cehenneme girip, herkesi aldıktan sonra bir münadi cennetliklere hitaben; -Ey cennet halkı, ALLAH-u Teâlâ'nın size vaadi var, onu yerine getirmek ister Cennetlikler; "O vaad nedir? Sevabımızı ağır getirmedi mi? Yüzümüzü nurlandırmadı mı? Bizi cehennemden kurtarıp cennete koymadı mı? Bütün bu nimetten vermedi mi? Daha ne kaldı?" derler Bunun üzerine ALLAH-u Teâlâ perdeyi kaldırır ve cennet ehli, onun cemaline nazar ederler O’nun mah cemaline bakmaktan daha zevkli bir şey onlara ve-rilmemiştir (Müslim) İnsanlar gidecekleri yere göre iki kısma ayrılacaklardır Bir kısmı cehenneme giderken bir kısmı da cennete gidecektir
Ey nefsim!
Akıllı olan bir kimse gibi bu okuduğun cennet ve cehennemin vasıflarını göz önüne getir ve onları iyice düşün Dünya ile sarhoş olan bir kişinin yapacağı şekilde, bu anlatılanları sanki duymamış, okumamış gibi olma İnsanın kendisini vasıflarını saydığımız bu cehenneme müstehak edip de, daha sonra kendisini akıllı sayması nasıl olur?
Cennetin o vasıflarını duyupta kendisini ona müstehak etmeyen insan kendisini nasıl akıllı sayabilir
Ey nefsim!
Eğer dünya muhabbetiyle, keyf-ü sefasıyla sarhoş değilsen ve aklın yerindeyse; gidilecek bu iki yerden kendine faydalı ve selametli olanını seç Eğer aman, ben cehennemin bu şiddetli azaplarına dayanamam, ben cennet nimetlerine müstehak olmayı istiyorum, diyorsan;
Öyleyse
Ey Nefsim! ALLAH-u Zülcelal'e karşı tevbe et ..


blank?ui=2&view=att&th=126ad3851055f71e&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126ad3851055f71e&zw

Bir Damla Gözyaşı


blank?ui=2&view=att&th=1269ecf5443d9823&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1269ecf5443d9823&zw



Bir damla da çağlayan ırmakları boğuşu Yakub’un,
Sükut denizinde dalga olan Meryem’in
Fırtınalara sabrı kalkan bilen Eyyüb’ün…

Rıza bahçesine bir gül ekebilmek, gözyaşlarını teselli vuslatına mazhar olacak
kadar samimiyetle dökmektir…
Dua tadında akan her damla kelamsız rıza dilencisidir…



Ey Zeyd… Ey sevdalı… Ardından alemlere rahmet olarak gönderdiğine,
en sevdiğine, Hasret gözyaşları döktürdüğü Mevlanın…



Ey Selman… Ey yüreğindeki aşka harf harf teslim olan…
Hak tarafından sevilen ve sevildiği
Aleme ilan edilen…

Aşkla var olabilmek yollarda, hasrete gamzelerde hayat buldurmak,
kirlenmemiş gökyüzü, Altında sadık ve vefalı aşıkları,
unutulan her heceyi işler cana saadet asrı tadında akan her damla…

Asırlar öncesinden bizlere selam eden Efendim…
Rüzgar saçını dağıtır diye üzülemediğimize üzülerek sevdasına vurulduğumuz…
Hüzün bahçelerindeyiz… Sensiz..!

Nedametin giydirildiği gecelere aydınlığı, vefasızlıkların asıldığı yıldızlara affı,
kırgınlıkların, Gezdiği sokaklara sevgiyi fısıldar gül tadında akan her damla…

Talan edilmiş sokaklarımı sevdirir, “O”ndandır diye…
Aşk dolu hayatların bir huzmesinin canda hayat bulmasını dillendirir sus olup…
Ahdimi taşır akan her damla …

Bir damla gözyaşında saklı “can”
Bir damla gözyaşı “can”a hayat bulduran

El-Vehhab ismine sığındım…
Avuçlarımda bir damla gözyaşıyla kapındayım…



Ya Müheymin!
Sensin gariplerin sığınagı
Sensin kimsesizlerin dayanağı
Sensin hakkı himaye eden
Sensin aklımı aldanışlardan kollayan
Sensin ayağımı tuzaklardan kurtaran
Sen ki zayıfları kuvvetlilerin şerrinden himaye edersin
Mazlumların hakkını zalimlerden almayı vaat edersin
Sen ki benim en küçük, en önemsiz,
En gizli arzularımı da bilir bana merhamet edersin
Nefsimin aldatmalarına kanmaktan koru beni
Aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan koru beni

Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler
Sen güzel isimlerini aşikar etmezsen ruhum karanlıkta kalır
Esma’ül Hüsna’na şahit yaz beni.
S.Demirci

 blank?ui=2&view=att&th=1269ed08faa9e7a0&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1269ed08faa9e7a0&zw

BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU??

blank?ui=2&view=att&th=1269eba3f2ee0c93&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1269eba3f2ee0c93&zw

*Daima düşünceliydi.
*Susması konuşmasından uzun sürerdi…
*Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı…
*Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı. Kötü söz söylemezdi…
*Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref v...e değer de verirdi…
*Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi. Çok konuşmazdı. Boş şeylerle uğraşmazdı….
*Umanı umutsuzluğa düşürmezdi….
*Hoşlanmadığı birşey hakkında susardı…..
*Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı. Kimsenin kusurunu araştırmazdı…..
*Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi…..
*Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi… .. Bir toplulukta bulunduğu zaman birşeye gülerlerse, o da güler; birşeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi…….
*Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi. Her zaman ağırbaşlıydı…..
*Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı…….
*Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü…..
*Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi. Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti:
“Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!”
*Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu. Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı…..
*Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı…..
*Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Önüne ne konulursa yerdi…..
*Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı…..
*Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı…….
*Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi:
“İlahî doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım……”

Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı……..
O, Hz. Peygamberdi (aleyhissalâtü vesselâm)………



blank?ui=2&view=att&th=1269ebb68b3d813e&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1269ebb68b3d813e&zw