ÜSTAD BEDİÜZZAMANIN NAMAZI


 blank?ui=2&view=att&th=1269d22c42735fde&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1269d22c42735fde&zw

Talebeleri Said Nursi’nin namazını anlatıyor

Yakın talebeleri Bediüzzaman Said Nursi’nin namazını anlatıyor
Risale Haber-Haber Merkezi

ÜSTAD BEDİÜZZAMANIN NAMAZI

Üstadın, kendisini ziyarete gelenlere bulunduğu nasihatlerden birisi de namazdır. Namaz dinin direğidir ve külli bir ubudiyettir. İmandan sonra gelen ve terk edilmesi mümkün olmayan bir ibadettir. Terk edilmesi halinde de büyük bir cezayı gerektirir.

Risale-i Nur Külliyatı içerisinde namazla, ubudiyetle ve namazın beş vakte tahsisi ile alakalı özel risaleler mevcut olduğu gibi külliyatın birçok yerinde namaz ve ibadet hakikatini hatırlatan bahislerden vardır.

Üstadın ziyaretine gelenlere tavsiyeleri yanında bir de nasıl bir teslimiyet ve halet-i ruhiye içerisinde namaz ibadetini eda ettiği de merak konusu ve örnek alınması gereken bir husustur.

Yusuf Dehri Üstadı ziyarete vardığında namaz konusunda; namazları vaktinden evvel hazırlıklı karşılamayı, yani namaz vaktinden önce abdestli olmayı, namazı abdestli karşılamayı” tavsiye ettiğini söylüyor. (1)

Uzun bir zaman hizmetinde bulunan Bayram Yüksel Ağabey Üstadın namaz konusundaki hassasiyetini şöyle anlatıyor:

“Üstadımız kırlara gittiğinde namaz vakti girdiğinde muhakkak ezan okutturur, namaz kılarken de yüksek taşların başını tercih ederdi.

“Fazla olan neyi varsa, sattırırdı. 'Hediye almayan, hediye vermez' derdi. Eşyalarının namaz kalına satılmasını söylerdi. Fazla fiyata da sattırmazdı.

"Üstadımız, namazı çok huşu içinde kılardı. Sûreleri okurken tane tane okurdu. Namaza dururken, tam huzura vardığında, niyet ederken, 'Allahü Ekber' dediği zaman, bizler arkasında korkardık. Mübalağa olmasın, ahşap bina sarsılırdı.

"Üstadımız namaz vaktinde çok dikkat ederdi. Namazı vaktinde kılardı. Meselâ, Isparta'dan çıktığımızda, Emirdağ'a beş dakika sonra varacak olsak bile, Üstadımız saate bakar, kış, fırtına olsa beklemez, hemen namazı vaktinde kılardı. Kırlarda olsun, yolculukta olsun, namazı vaktin evvelinde kılardı. Bu mevzuda şöyle buyuruyor:

"Namazı vaktinde kılmanın ne derece tükenmez, uhrevî bir sermaye olduğu anlaşılıyor ki, her namaz vaktinde âlem-i İslâm denilen muazzam camide, yüz milyondan fazla cemaat-ı kübra namaz kılıyor. O cemaatte her bir adam umum cemaate dua ediyor.

"İhdine's-sırata'l-müstakim' (Bizi doğru yola hidayet eyle) diyor. Herbiri umum cemaate hem şefaatçi, hem duacı olur.

"O vakit, namaza iştirak etmeyen hissesine alamaz. Kaynayan mirî ve askerî kazanına karavanasını götürmeyen, tayinatını alamadığı gibi, cemaat-ı kübrânın mânevî matbahında kaynayan, mânevî erzakını alamaz. Belki namaza iştirakle o cemaatın ordusuna iştirak etmiş olmakla ve dualarına amin demek olan namazı vaktinde kılmakla alabilir.'”(2)

Üstadın talebelerinden Molla Hamid Ekinci namaz husustaki müşahedelerine şöyle anlatıyor:

"Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize:‘Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.”

"Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım.”(3)

Mustafa Sungur Ağabey;

"Üstadımızın namazı, namazdaki mazhariyeti, heybeti, huzuru ve huşuu bambaşkadır. Biz onu ifade edemeyiz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyata mazhariyetinden bizim hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet bu kat'idir... Namaza duruşu, ilk tekbiri alışı, ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakka dua ve tezellülü, Fatihayı kıraati, Fatihanın her bir kelimesini teker teker, cümle cümle ve bütün meratibi ile okuyup hissetmesindeki ve dergâh-ı İlahiyyeye takdim etmesindeki vüs'at, külliyet ve ulviyet, bizim gibi hiç enderlerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ´Ettehiyyatü´ kelimat-ı mübarekesini Cenab-ı Hakka takdim ederken, nasıl bütün kâinatı ruhunun eline alıp öylece arz etmesindeki kudsiyeti ifade edemeyiz.” (4) demektedir.

Yüzbaşı Refet Barutçu:

"Üstad namaz vakitlerini hiç geçirmez, vakit girince hemen namazını eda ederdi. Kendisi namaza dururken biz arkasında çok heyecanlanırdık. Heybet ve huşû içinde huzura bir girişi vardı ki, tarifi mümkün değil, 'İlâhi Ya Rab!.. İlâhi Ya Rab!... İlâhi Ya Rab!... Allahu Ekber!' diyerek sarsılır ve haşyet içinde sallanarak, süratle namaza girerdi. Biz arkasında korkardık, ürperirdik." (5) demektedir.

Mehmet Özpolat Ağabey;

“Namaz esnasında Üstad Hazretleri, yirmi yaşında bir genç gibi tekbir alıyor ve secdeye gittiğinde binanın sallanıdığını hissediyordum.” (6) diyor.

Hafız Nuri Güven;

"Boyu uzunca sayılırdı. O uzun boylu adam, namaza durduğu vakit sanki küçülürdü. Belki beş dakika namaza durması sürerdi, çok heybetli, haşmetli ve haşyetli bir şekilde namaza dururdu.” (7) diyor.

Hafız Namık Şenel de müşahedelerini şöyle anlatıyor:

"Bir gün Üstad Hazretlerini arkasında öğle namazı kılıyorduk. Üstad namaza başladığı zaman sanki yok olmuştu. Hani Hz. Ali namaza durunca vücudundaki oku çıkarmışlardı ya, aynen onun gibi Üstad Hazretleri de kendinden geçmişti. Onun namaz kılışını görünce kendimden hicap duydum. O namazın lezzetini hala unutamam.” (8)

Üstad, namaz konusundaki hassasiyetlerinden birisini de Afyon Mahkemesinde ikindi namazı biraz geç kalınca gösteriyor. Hâkimden namaz kılmak için izin istiyor. Hâkim izin vermeyince vaktin tehlikeye gireceği sırada “Ben namaz kılacağım. Biz buraya namazın hukukunu müdafaa etmek için geldik. Bizim bundan başka bir suçumuz yoktur.” (9) diyor. Hâkim de mecburen namaz kılmak için müsaade etmek zorunda kalıyor.

Yine Üstad, Rusya’da esarette iken ayağa kalkmadığı için Kafkas cephesi komutanı Nikola Nikolaviç’in idam kararı ve darağacı karşısında bile namazdan aldığı hazzı ve huzuru terk etmiyor. Huşu içerisinde namaz kılarken seyredenleri hayrette bırakıyor. Ölümle arasında beş-on dakikalık mesafe bulunan şahıs, nasıl oluyordu da, bu kadar sakin ve telaşsız olabiliyordu? Evet bu hali kumandanı insafa getirecek ve idam kararından vazgeçirecek, hatta af diletecek kadar tesirli ve keskin idi. (10)

Namaz hususunda en birinci örneğimiz Peygamber Efendimizdir (asm). Namazı bütün ümmete öğreten odur. “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” hükmüne göre Üstadın da Peygamberimizi temsil sureti çok önemlidir. Şahitlerin ifadelerinden anlaşıldığına göre gayet güzel temsil ettiği ve farzları, sünnetler ile İslam şeairini ihya hususunda çok gayret sarf etmiş olduğu anlaşılıyor. Üstad gibi namazı ciddiyetle karşılayıp huşu içerisinde eda etmenin bütün müminler için elzem olacağı muhakkaktır. Gayret bizden tevfik Allah’tan.

KIYMETİNİ ANLAMAK ICIN ILLA KAYBETMI LAZIM .. ?????

 blank?ui=2&view=att&th=12699812e2369ad2&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12699812e2369ad2&zw
Düşünsenize bir: Hastalık olmasaydı sıhhatin, ölüm olmasaydı hayatın, yaşlılık olmasaydı gençliğin,...
yokluk olmasaydı varlığın, kötü olmasaydı iyinin, küfür olmasaydı imanın, cehennem olmasaydı cennetin, karanlık olmasaydı aydınlığın, çirkin olmasaydı güzelin kıymeti bilinir miydi?
Hayat yolu dümdüz ve pürüzsüz olsaydı, yürümek bu kadar cazip olur muydu? Her şey birbirinin aynı olsaydı, öğrenmenin temel taşı olan merak tahrik olur muydu? Tüm insanlar aynı planyadan çıkmış gibi birbirinin tıpkısı olsaydı, tanımak için küçük parmağımızı oynatmaya gerek kalır mıydı?
Eğer her zorluğun yanında bir kolaylık, her derdin bir dermanı, her ıstırabın bir bilgeliği, her çekilen acının bir hasılatı, her musibetin bir nasihati, her kederin bir bedeli olmasaydı hayat yaşanmaya değer miydi?
Hepsinden öte sabır bu kadar değerli olur muydu?
Sabır. Birçok kavram gibi kirlettiğimiz, kargaşaya kurban ettiğimiz, içeriğini darmadağın ettiğimiz, sonra da dönüp haksızlık ettiğimiz muhteşem bir kavram.
“Sabreden derviş, muradına ermiş” gibi harika bir deyim, nasıl oldu da “Sabreden derviş, sabrede ede gebermiş” gibi soysuz ve hayasız bir lafa dönüştü?

Nasıl olacak? Sabır kavramının zihnimizde uğradığı tahrif sonucu elbette.
Sabır, herkesin her istediğini “Hemen, şimdi!” sloganıyla elde etmeye çalıştığı acele ve ecele giden kendini bilmezler çağında, “Asla vazgeçmem, zamanı gelinceye kadar beklerim” diyebilme kararlılığıdır.
Şeyh Bedreddin Varidat’ında diyordu ki “Evme (acele etme)! Unutma ki her yemişin bir mevsimi vardır: Sen de mevsimini bekle!”

Yakıcı yaz güneşinin altında sabırla zamanını beklemeyi bilmeseydi, çağla şekerpare, koruk kayısı, kelek kavun olur muydu?
Sabır, omuzladığın mukaddes yükü götürürken rüzgar tersinden esmeye başladığında geri dönmemek, yükü atmamak, yolu satmamak, yola yatmamaktır. Sırtını yüke verip göğsünü rüzgara siper etmektir.
Her rüzgarın bir ömrü, her Nemrud’un bir İbrahim’i, her Firavun’un bir Musa’sı, her kışın bir yazı, her gecenin bir sabahı, her derdin bir dermanı olduğunu unutmamaktır.

Sözün özü, sabır direniştir. Kur’an “Allah sabredenleri sever” derken işte bunu demiş olur: Allah direnenleri sever. Yine Kur’an “Ey iman edenler! Sabredin” derken bunu demiş olur. Yani: Ey iman edenler! Direnin!
Hepsinden öte Asr Suresi, işte bu nedenle “sabır” suresidir:
“Asra yemin olsun ki insanlık hüsrandadır! Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna!”
Son ayetin açılımı şudur: Hakkı tavsiye etmenin bir bedeli vardır. Çünkü siz hakikate tabi olup onu tavsiye ettiğinizde, varlığını yalana adayanlar ister istemez bundan rahatsız olurlar. Hakikat güneşinin doğuşundan rahatsız olanlar, ülkeyi mağaraya çevirmenin yolunu ararlar.

Bu durumda hakikati savunmanın bir faturası vardır ve size bunu pahalıya ödetmeye çalışırlar. Ayetin son kısmı işte bunu söyler: Hakikati savunmanın bedelini ödemek gerektiğinde de sabrı tavsiye edin. Hakikat üzerinde direnin ve asla geri adım atmayın.
Öyle ya, hem hakkı savunacaksınız hem de başınız sıkışınca savunduğunuz hak siperini terk edip kaçacaksınız. Bu yakışır mı? Günah işlemenin bile bir bedeli olsun da sevap işlemenin bir bedeli olmasın mı? Kumarbazlar bile bir risk alırken hakikati savunanlar hiçbir risk almasınlar mı?
Hakikate olan sadakatiniz, onun uğruna nereye kadar ne bedeli göze aldığınızla orantılıdır. Ne diyordu Kur’an: “İnanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz!”
 ALLAH (CC) YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN 

DİLENCİNİN YAKARIŞI


?ui=2&view=att&th=12698fd87ca037c1&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12698fd87ca037c1&zw
 
 
 
“-Sana vermek yaraşır Beyim, Allah rızâsı için ver.” dedi Dilenci… Ellerini açtı ve sustu.
Bey, dışarı hiç çıkmadan, içeriden, pek celâlli çıkıştı:
“-Ne verecekmişim!” dedi, “Yanlışlıkla yere düşse hemen, çöpe atacak oluyorsun! Temizleyeyim, zâyi etmeyeyim, demiyorsun! A yüzsüz, hele söyle, yere hayvan mı pisledi, yoksa sen mi?! Ne diye o lokmayı hiç düşünmeden necis sayıyorsun? Yoksa hatanı anlamak için, Allâh’ın, seni çöplükten lokma arayacak kadar fakir bırakmasını mı bekliyorsun? Söyle, o günün gelmesi için mi, böyle şiddetli kaşınıyorsun?”
Dilenci utandı. Bu şamar gibi sözler sebebiyle, yanakları kızardı. Bey, pek celâlliydi besbelli; ama doğruyu söylerdi.
“-Hakk’a baş eğ!” dedi nefsine… Hiç karşılık vermedi.
“-Hatırla…” dedi Bey, “Geçen gün de güyâ nefis muhâsebesi yapmış, günâhını görmüş, kendine kızmış da, «Tüküreyim hâlime!..» deyip, yere tükürmüştün! Be yahu! Sen zelilsen, yerin ne günahı var?!”
Dilenci, kocaman bir taş yemiş gibi acıdığını hissetti canının. Nefsi kabarır gibi oldu. İçinden, “Bey dedim, kapısına geldim, hele şunun da ettiğine bak!..” diyecek oldu; ama cevap öyle çabuk geldi ki, sanırsınız Bey, Dilencinin gönlünden geçeni duydu:
“-Dilenene gıdım gıdım verirler. Hep bal değil, bazen zehir, bazen zıkkım verirler. Dilencinin kadri kıymeti de olmaz.
Vallâhî sen kim olursan ol, O’nun muhafazası üzerinden kalktığı takdirde, her kötülüğü yapabilecek bir nefs taşıdığını unutma!.. İnsanoğlunun başına gelmeyecek iş yoktur.
Öyle zannediyorum ki, bir başkası olsa, böyle bir Bey’in kapısında bir dakika daha durmazdı, ama dilenci tuhaf adamdı. Yerinden bile kımıldamadığı gibi, üstelik bir de serenâta başladı:
“-Aman Beyim, karşında zaten tüyü dökülmüş, uyuz bir sokak kedisine dönmüşüm. Kükre beyim, kükre! Kükre de kendime geleyim. Yeter ki, susup beni harâp etme. Bir an bile kesme benimle sohbeti, etme. Bunalırım, daralırım, her bir hâle girerim sensiz. Kapını kapatma bana. Ya da hep işte böyle, içeriden bir ses ver. Dışarıda ayaz var Beyim, ayaz! Dışarısı kar boran! Beni kapı dışında, kendi hâlime terk etme. Gel, rahmetini göster de, içeriye kabul et beni.”
Bu talep üzerine sustu Bey. Ama bu susma, dilenciye o kadar uzun geldi ki, başladı inlemeye:
“-Tamam, talebimden geçtim. Olanın şükrünü seçtim. Hem çok suçum var, bilirim. De ki şu sesini esirgeyişin, hangi suçumun cezâsıdır. Israrla susmanı, hangi hayra yorayım Beyim? Peki, sus. Zaten ne konuşturmaya, ne hakkıyla sevmeye, ne de bırakmaya yeter gücüm. Buldun âcizi, dilediğini yap bakalım; ama şu boyuma, şu ağırlığıma, şu çapıma bak da insaf et be yâhu. Dayanamam bilirsin. İnsaf et, bu kadar sessizliğini, ben nasıl kaldırayım senin? Hâlim kalmadı, korkum çoğaldı, insaf et sevdiceğim.
Dersen ki bu cezâ değil, aman işte ne bileyim, suçlu olunca, cezâ verdin sanıyorum böyle. Hem sessizliğin ağır cezâ hükmündedir bilmez misin ha, bilmez misin?! Ben yana yana bir bakışını, bir gülüşünü, bir «fakir!» deyişini beklerken, gelmeyişin ne büyük cezâdır bilmez misin? Bu kadar mı habersizsin hâlimden? Bu kadar mı Beyim? Sıkıldıysan, bıktıysan, onu da söyle! Açık açık söyle. Vallâhi o vakit, ne insaf isterim senden, ne de ses… Sana temelli düştüğümü görüp de kendince mesafe koyuyorsan, onu da söyle, bileyim.
İşte şurada, kapının dışındayken bile, en mahrem odalarına girer, en mahrem hâllerini seyrederim. Ne sana gizlim kalmıştır, ne bana gizlin... Sana her şeyi haber verişimden bıktıysan, bileyim söyle! Benim sevmem de işte böyle. Beğenmediysen, alayım sevgimi, başıma çalayım! Kapından defolup gideyim, hayatından çıkayım!
Fikrimi, hissimi, açığımı ve gizlimi öylece önüne koydum diye mi kendini esirgiyorsun? Zelil düştükçe ben, sen kat kat asâlet urbası mı giyiniyorsun? Bana cezâ, işte senden mahrum kalmak, bilmiyor musun sanki, bilmiyor musun?!”
Dilencinin bu sözlerine karşılık Bey, yine hiç görünmeden; fakat bu sefer daha yumuşak bir tonda, tekrar başladı söze:
“-İnsanlar işte böyle, sorar dururlar zaten!” dedi. “Bazısı, çok sormakla âlim olacağını zanneder. Bazısı, çok bilince başının göğe ereceğini… Kimi de laf olsun diye sorar. Tabiî, hak yememek lâzım. Kiminin sorusunda, seninkinde olduğu gibi samimiyet ve aşka talep vardır.”
O esnâda Dilencinin yüzünde beliren tebessümü size nasıl anlatayım ki? Ellerini daha da büyük bir aşkla açıp, tekrar, “Allah rızâsı için ver Beyim!” deyişindeki o içtenliği nasıl dile getireyim? Öyle bir manzaraydı ki bu, sadece seyrine dalabildim. Bey:
“-O hâlde işte sana bir tembih…” dedi. “Eğer sana, her işi, aklıyla çözeceğine inanmış biri gelir de, sırf senin îmân etmiş kalbini köşeye sıkıştırmak ve -hâşâ- Allâh’ın kelâmını saçma kılmak maksadıyla sorarsa ki, «Elif lâm mim, ne demek?», şöyle söyle: «Elif lâm mim, senin aklın her şeye ermez, haddini bil, demek»!..
Al, sana ikinci tembih: Eğer yüzüne gözüne kusur bulan densiz biriyle imtihan edilirsen, sen de o densizi şu soruyla imtihan et; «Sen, beni mi beğenmiyorsun, yoksa beni Yaratan’ı mı?» de.
Bu da üçüncü tembih: Eğer şu kapımdaki hâllerine bakıp da, hakkında dedikodu çıkaranlar olursa, işlediğin günahları yokla ki, muhtemelen bir günâhının keffâreti olmak üzere oluyordur. Baktın ki, günahın yok, sakın dert etme, sevin ki, bu sefer de Rabbinle yakınlığın artıyordur.
Üzüleceksen, dedikodunu yapanlara üzül. Zira onlar bu şekilde devam eder de, hâllerine «Estağfirullah!» demezlerse, yarın hâlleri pek çetin olacak. Oysa aynı dedikodu senin, virdinden sayılacak.”
“-Ver.” dedi Dilenci, “Allah rızâsı için, biraz daha ver!”
“-Al, o zaman!” dedi Bey, “Al, bu da dördüncü tembih: Kimse, imtihanıyla kınanamaz. Bu sözü iyi belle. Seni imtihanından ötürü kınamaya kalkacak olanın, benzer bir imtihanla sınanması da zaten yakındır, dertlenme.”
“-Bir daha ver.” dedi Dilenci. “Ver ne olur, esirgeme!”
Bu ısrarlı talep üzerine:
“-Bunu da al, helâl olsun!” dedi Bey, “Al, bu da beşinci tembih: Muhâtabına duyduğun saygı, onun tek bir tuhaflığıyla kopacak zayıf bir ip gibiyse, at çöpe gitsin. İyi bil ki, öyle saygıdan ne sana, ne muhâtabına hayır gelir. Evet; saygı, kazanılan bir şeydir, doğru; ama kazanmasını bekleme de, ara sıra sen hibe et, ihtiyaç hissedene.”
İşte bu tembihlerin ardından, bir daha günlerce ses vermedi Bey. Sadece bir kerecik, miyavlamakta olan bir yavru kediyi kucağına alıp sevmek için göründü kapıda. Bir de çokça azık, para ve elbise bıraktı kapının yakınına. Siz belki Dilenciyi, verilenleri aldı da, evine gidip dinlendi sanırsınız ya, yok, öyle olmadı. Dilenci, o karda boranda, öylece dışarıda beklemeye ve Bey’den yeni bir ses ummaya devam etti.
Nasibini bekledi yılmadan... Hani bildiğimiz nasip; şu hem kıymet, hem ziynet olan.
“-Yâ nasip!” dedi bekledi.
Nasip işte. Bey sustukça sustu, Dilenci inledikçe inledi. İnleyişi bazen acıklı bir sese, bazen bir meydan okumaya benzedi:
“-Bana, «bu senin sevdan» demiştin. Al işte, ben de böyle yaşıyorum sevdayı. Yok, Beyim yok! Karşılık ummam demiş, büyük konuşmuştum ya tövbe! Karşılık da umuyorum. Tek başına sevda, benim harcım değil! De hele, o yavru kedi kadar da mı hatırım yok? Allah rızâsı için, ne süt beklerim, ne de et. O bıraktığın azıkla para, vallâhi bana eziyet!
 Ben konuşurum, sen dinlersin. Ben bitiremem sözü bir kere, sen bir söyler, bin seyredersin. Sen Beysin; rahata ermişsin. Ben hem fakir, hem zelil, hem gevezeyim; kendimle cedelleşmedeyim. Yorgunum Beyim, yorgun! Zorlardayım zaten, bir de sen, yokluğunun acı tadını sürüp de dilime, temelli mahvetme beni.
«İşine geliyorsa böyle, sana özel davranamam.» dersen, yapacak bir şeyim yok. Mecbur ve mahkûmum sana. Kıvrılır yatarım şu kedilerle beraber, eşiğinin bir ucunda.
Ya kovarsın, ya dinlersin, insafına kaldım Beyim! Ölmemi bekliyorsan, vallâhi daha çok beklersin. İyisi mi yol yakınken kov beni Beyim, Ya da artık insaf et de sarıl bana sımsıcak...
Bezdim canımdan bezdim! Bilmez misin ki yine çok özledim. Kastetmene gerek yok ki, sen beni zaten, çoktan yakıp kül ettin. Geveze külüm! Zayıf külüm! Uçuşup gitsem de, sen de kurtulsan keşke; ama yok! Esmiyor rüzgâr! Uçurmuyor! Kapında öylece kaldım, neyleyim…”
Bu son sözlerin ardından:
“-Ver deyip duruyorsun, söyle, daha ne istiyorsun?” diye seslendi içeriden Bey.
Hiç hâli kalmamıştı:
“-Allah rızası için vur da öldür artık beni!..” dedi Dilenci.
aralarında nasıl bir konuşma geçmiş devam edelim..
“-Bakıyorum da pek uyanıksın, o kadar ölesin varsa, durma, işte şurası uçurum, git atla!”
“-Aman de Beyim, atlamam, gelir itersin, o başka.”
“-Neye susadın ki böyle, hiç susmak bilmiyorsun?”
“-Göğsüne susadım Beyim, hâlâ mı söyletiyorsun!”
İşte tam da bu sırada ne oldu biliyor musunuz? O en başta, şamar gibi sözler söyleyen Bey dışarı çıktı, bir sarmaşık, dalı sarar gibi sarıldı Dilenciye. Günlerdir susmak bilmemişti ya hani
Dilenci, o anda öyle bir sustu ki, korktum, eyvah, can verdi diye. Sonra güldüm o korkuya. E öyle ya, Mâşuk’a kavuşmuş âşık, artık ne söylesin, ne diye inlesin… Elbet sussun, duyabilen, o meşkte semâ eylesin..

Ağızdaki Taşın Hikmeti

?ui=2&view=att&th=12698d0f7ba9c4fe&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_12698d0f7ba9c4fe&zw

 

Birgün Hazret-i Ebû Bekr (r.a), hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin (s.a.v.) huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.

Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:

- Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam.

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.
 
 
 

"Kur'an okuyun, zira O, kıyamet günü sahibine şefaatçi olacaktır."

?ui=2&view=att&th=1268e1fe03f640ff&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268e1fe03f640ff&zw

?ui=2&view=att&th=1268e212bb6dfde4&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268e212bb6dfde4&zw


Kur'an-ı Kerim'in faziletine dair bazı Hadis-i Şerifleri burada zikredelim:
"Hafızasında Kur'an'dan bir şey bulunmayan kimse, harap eve benzer."
(İbniMes'ûd'dan).
Kur'an okuyun, zira O, kıyamet günü sahibine şefaatçi olacaktır."
(Müslim).
"Kim ki Kur'an okur, O'nunla amel ederse, ana ve babasına kıyamet günü öyle bir tac giydirilir ki, O'nun ziyası, dünya evlerindeki güneşin ziyasından daha güzeldir. Ya O'nunla amel edeni siz ne sanıyorsunuz. " (Muâz b. Cebel'den).
"Kur'an okuyan kimse, peygamberliği gönlünün içine almış demektir, şu kadar var ki, ona vahiy gelmiyor. Kur'an ehline, kızanla beraber kızmak, cahillik yapanla cahillik yapmak asla yakışmaz. Zira onun içinde Allah kelamı vardır. " (Abdullah b. Ömer'den).
"İnsanlardan ehlüllah olanlar vardır. Kimdir onlar, Ya Resülallah! dediler. Kur'an ehli, buyurdu. Onlar Allah'ın ehl-i yakın ve has kullarıdır." (İbni Mâce, Neseî).
"Hazreti Peygamber bir defa Ebû Zer'e demişti ki; Ya Ebû Zer! Allah'ın Kitabından bir âyeti öğrenmen, senin için yüz rekat namaz kılmaktan daha hayırlıdır. İlimden bir bab öğrenmen, onunla amel olunsun, olunmasın, yüz rekat namazdan hayırlıdır."
"Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini arayan kimse, Kur'an'ı araştırsın."
"Ümmetimin en şereflileri Hamele-i Kur'an 'dır. O'nu ezberleyenlerdir."
"Evlerin en aşağısı içinde Kitabullahtan birşey bulunmayandır." (İbni Mace)
"Bu Kur'an Allah'ın bir ziyafet sofrasıdır, o sofradan gücünüzün yettiği kadar hisse almaya bakın"
Hazreti Ali (Kerremallahü vechehü) diyor ki, ben Resulullah'tan işittim, şöyle buyurdu:
"İleride karanlık gece parçaları gibi fitne olacak. Ya Resulallah! Ondan kurtuluş ne iledir? dedim. Buyurdu ki: Allah'ın kitabı iledir. O'nda sizden öncekilerin kıssaları var, sizden sonrakilerin haberleri var, aranızdakinin hükmü bulunur. O ara bulucudur, hakemdir, hezl değildir. Kim ki, ceberut ve gaddarlık satarak O'nu terk ederse, Allah onun belini kırar. Kim ki, O'ndan başkasında hidayet ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın sağlam ve dayanıklı ipidir. O açık bir nurdur. O zikr-i hakimdir, doğru yoldur. O'nunla arzular şaşmaz, diller dolaşmaz, iltibasa uğramaz, görüşler parçalanıp dağılmaz. Alimler O'na doymaz, müttekiler O'ndan usanmaz, bıkmaz. O, çok okumakla eskimez, acayibi bitip tükenmez. O'nu cinler işittikleri zaman: "Biz acayip bir Kur'an işittik." dediler. O'nun ilmini bilen, ileri gider, O'nunla söyleyen doğru söyler, O'nunla amel eden mükâfat görür. O'nunla hüküm veren adalet yapar. O'na davet eden doğru yola hidayette demektir." (Tirmizi)
''Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenip ezberleyen ve öğretendir." (Buhari ve
Sünen'ler)
"Kıyamet günü oruç ve Kur'an kula şefeâtçı olurlar. Oruç: "Ya Rabbi" der, "Ben O'nu gündüzleri yemeden, içmeden ve zevklerinden alıkoydum, şimdi beni O'na şefaatçi kıl."
"Kur'an der ki: "Ya Rabbi! ben de geceleri O'nu uykudan alıkoydum, beni O'na şefaatçi yap. "Böylece her ikisi de şefaatçi olurlar." (Beyhakî)

 
?ui=2&view=att&th=1268e22488371ff5&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268e22488371ff5&zw
 
 

EY NEFİS...

?ui=2&view=att&th=1268debd79a7ea27&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268debd79a7ea27&zw
Her şey bitmiş gibi nazlaniyorsun ey nefis! Sanki cennetten müjde geldi. Cehennemden halas oldun, bu ne hal? Hic şey bitmiş degil. Ölüm vakti gelinceye kadar ibadet ve taat gerek insana. Hic birşey bitmiş degil ey nefis! Kum saati, son tanesini birakmadi diger kutba. Bomboş kalmadi daha gözlerin. Cukuruna kacmiş gözlerin bir noktaya dikilmiş halde fersiz kalmadi. Belki daha vakit var.

Hic birşey bitmiş degil!

Ne günahlarin icin af fermani yazildi, ne cennetten bir muştu üveyki kondu pencerene, ne de gaybten birses duydun “Kurtuldun!” diye. Duysan bile nereden biliyorsun bunlarin şeytanin hileleri olmadigini.

Öyleyse ne diye kibir daglarinda dolaşirsin? Nicin inmiyorsun kulluk düzlügüne, kalb diyarina. Başini nicin secdeye koyup inlemezsin, “Ya Rabbi günahlarimi affet!” diye.

Hic birşey bitmiş degil!

Cilen tamamlanmadi. Sikintilarin son bulmadi. Gevşeme…

Metafizik gerilimini saglam tut ve onu daima muhafaza et.

Ama senin bundan nasibin pek azdir. Zira sen haddi aşmayi, ihlas ve samimiyetle ibadete tercih edersin. Ve başini alip nice yad ellere gidersin. Bunun icin birömür boyu kayiptasin, hedersin ve baştan aşagi kedersin….

Hicbir şey bitmiş degil!

Bitti zannediyorsan, sen bittin. Gözyaşlarin bitti. Iniltin tükendi. Gafletin hüşyar gözlerini yendi. Kapandi basiretin. Gülerken suretin, kömürleşti siretin…

Hic birşey bitmiş degil!

Daha cok inilti ve efganin var önünde. Hem nice inilti örgülü, dokulu mahzenlerin. Ve o dehlizler icinde akan nice kuruntu ve gözyaşi sellerin….

Düşme!

Sürcme!

Dikkat et!

Ve her şey bitti deme!
Sakin ipi gögüsledigini söyleme. O bir vehim. Kopan parcalari lehim bile etmedin. Bunlar basit lehim işi degil. Kaynak işi. Hem de saglam bir kaynak…

Sen kaynagi unuttun. Yanliş yolu tuttun, bir yudum suya hasretken. Dudaklarin manadan kupkuru. Daha da kurumasi icin şehveti sectin, mali, menali, şöhret-i kazibeyi sectin. Ve serap dolu şişeleri veya seraptan şişeleri agzina diktin ve solduran korlari, ateşleri, alevleri ictin…

Halbuki yolunda nice engeller var daha. Ama bir tek vaha yok.

Araman gerekirken o vahayi; sen bitmeyi sectin. Ve baş aşagi gittin bir ömür boyu.

Aşk kanatlarini cikardin veya yoldun  iki omuz başlarindan… bir Tuba agacini kökler gibi cennet bayirlarindan. Sonra onu bir kenara attin.

Sonra yeis kanatlarini, kin ve öfke şahballarini taktin. Yani kendini şeytana sattin. Ardindan kendini yedin bitirdin. Icindeki bütün iyilik ve güzellik duygularini isirdin, kopardin, cignedin ve benliginden yaban otlari gibi dişari attin. Sonra tükürdün birde…

Halbuki ümidin bir’de, Tek’te, Yar’da, Dost ve Enis’teydi.

Lakin özün, kalbin; sisteydi, pustaydi, kaostaydi o an….

Sen işigi birakip karanligi sectin böylece. Karanlik ve zifir ictin… Yani heva ve heves ektin öz tarlana. Evvelki halince yakin toplaman gerekirken yaktin kendini, kin bictin, öfke bictin.

Hic birşey bitmiş degil ey nefis!

Sana ulaşsin bu sesim, kisik nefesim.

Sakin aldanma!

Başini secdeden kaldirma. Inle bir ömür boyu. Kopkoyu semavi bir renk, Hakk’in boyasiyla boyan. Seni solduramasin ne vehim, ne şüphe, ne zaman, ne mekan…

Ezanla uyan mahşer günü!

Sana rehberlik etsin Hz. Muhammed Mustafa (sas). Seni alsin, tutsun elinden, gecirsin haşr, mahşer ve mizan ilinden. Cennetü’l-Firdevs’e erdirsin. Orada ab-i hayat, kevser icirsin, mest ü hayran kendinden gecirsin.

Böylece dünya sancisi, ardindan kabir, haşir, mahşer, sirat sancisi, korkusu dinsin.

O zaman belki birparca ‘oh’ diyebilirsin. Her aci bitti, her elem yok oldu, izdirablar son buldu, diyebilirsin.

Ama şimdi,
Hic birşey bitmiş degil!

Bunu bil!

 selam ve dua ıle..

Garipler…

?ui=2&view=att&th=1268ddad40b9d75f&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268ddad40b9d75f&zw

Şu karanlık kalabalıklar içerisinde, nurdan birer şelale gibi akıp duran ‘gariplere’ merhaba!..

Dinini, namusunu, iffetini korumak için türlü sıkıntılara, mahrumiyetlere katlananlara merhaba!..

Herkesin cehennemi bir çılgınlığa kapılıp günah ateşlerine atıldığı bir zamanda, takva ipine sımsıkı sarılıp, Yüce ALLAH’a doğru gitmeye çalışanlara merhaba!..

Enes bin Mâlik -radıyALLAHu anh-den rivâyet edildiğine göre, Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Müslümanlık garip olarak başladı, başladığı gibi garip olarak avdet edecektir. Ne mutlu o gariplere!” (Müslim)

“Garipler kimdir?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuşlardır:

“Garipler o kimselerdir ki, halk tarafından bozulmuş olan sünnetimi ıslah ederler, öldürülmüş olan sünnetimi de ihyâ ederler.” (Tirmizî)

Evet, ne mutlu Sünnet-i Seniyye bürhanına sımsıkı sarılıp, onu ihya eden gariplere… Ve onlar gibi olamasalar da o garipleri taklit etmeye çalışanlara!..

“Garipler sayıları pek az olan sâlih kişilerdir. Bu kişiler sâlih olmayan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğz eden ise çoktur.” (Ahmed bin Hanbel)

Alimlerin ittifakla, ‘o zaman bu zamandır’ dedikleri, ‘karanlık gece parçaları gibi fitneler’in dört bir yanı tuttuğu, şu ahir zamanı delip geçercesine yaşayanlar… Şu hadis-i Nebeviyi, gözlerine sürme yapsınlar;

“Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır.”

Ashâb-ı kiram: “Yâ Resulellah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (Yani sizden kelimesi yanlışlıkla mı kullanıldı?)” diye sorduklarında buyurdu ki:

“Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcı bulursunuz, fakat onlar bulamazlar.”

(Ebu Dâvud – Tirmizî – İbn-i Mâce)

Ne büyük bir müjde! Bir tanesine bile asla ulaşılması mümkün değilken, ‘elli Sahabenin sevabı kadar’ sevap kazanmak!..

Evliyaya göre garip; ya hâl itibariyle veya örf itibariyle olan gariplerdir. “Hâlen garip olan kimseler, fâsid olan ve günahların bolca işlendiği bir zamanda sâlih olan kimselerdir. İlmen garip olan kimseler, cehaletin diz boyu olduğu zamanda, âlim olan kimselerdir. Veya münafık bir kavim içerisinde, dosdoğru olan kimselerdir. İşte kendilerine ‘müjdeler olsun’ ifadesinin ve müjdesinin sunulduğu kimseler bunlardır.”

Cahiliye misali bir topluluk içerisinde yaşarken, dinin izzetini muhafaza edenler..
Kınayanın kınamasına aldırış etmeyenler…
Meraklı ve küçümseyici bakışlar altında kalsa da, örtüsüne bürünüp övülmeyi Rabbinden bekleyenler…

Ne mutlu!.. İki cihanda da saadeti arzulayanlara…
Ne mutlu!..

SELAM VE DUA ILE..


?ui=2&view=att&th=1268ddc2899a9731&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268ddc2899a9731&zw

GİZLİ HAZİNE

?ui=2&view=att&th=1268a2a3bb0954d8&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268a2a3bb0954d8&zw

- “Sultânım! Sen yıkıkta gömülü bir hazinesin. Ben ise hikmete (sırlara, ilmi ledüne, bilgiye) can atan bir âvâreyim. Lütfen beni özel talebeliğinize kabul eder misiniz? Ver elini öpeyim,” dedim. El öpmek, bir kişinin ilminin üstün olduğunu kabul edip ona saygı sunmaktı.
- “El öpmek mi?.. Niçin? Tamam, kabul, konuşalım. Fakat sözden ne çıkar? Şimdiye kadar, kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudun; ne anladın? Hiç, değil mi? Akıl muhakemeleriyle Hak’kın varlığını kabul etmek mümkündür, fakat bilmek ve anlamak ve olmak asla mümkün değildir. Harfleri bir araya getirmekle hakikat tecelli eder mi?
-Onu dinlerken üzerimde garip bir gevşeklik rahatlık hissediyordum. Yedi bin yıllık insanlık medeniyetinin oluşturduğu zahiri-yüzeysel ve günlük ihtiyaçları sağlamaya yönelik maarif (eğitim-öğretim) düzeyini gözümde bir anda sıfırlamıştı. İhtiyacımızdan fazlasını tüketmek için ihtiyacımızdan fazlasını üretmek mantığı üzerine kurulmuş olan bilimi “uygarlık” olarak kabul etmiyordu.
Bu garip kıyafetli delinin sözlerindeki büyüklük, bana pek fazla bir küçüklük vermişti. Üzerimdeki kravatın gururu külahın karşısında eriyip tevâzua dönüşünce bana bakarak gülümsedi.
-“Aklına daha fazla ağırlık yüklemeyelim artık. Biraz da kendimizden geçelim” diyerek birer kahve daha doldurdu, keyifle içtik.Kahveleri içtikten sonra kulübeden bir ney çıkardı, hafif ve hoş bir şekilde çalmaya başladı. Kabristanın sessizliği, neyin hüzünlü sesi, bana garip bir zevk veriyordu. arada okuduğu tasavvufî şiirlerin ve kahvenin etkisiyle beynimdeki tevhid lezzeti her an gittikçe şiddetleniyordu.
Bu güne kadar kafamla çözemediğim, yaşam ve ölüm çıkmazının verdiği taşınılmaz ağırlığın bilincimden kalktığını ve hafiflediğimi hissediyordum.
şiir okumaya başladı:
Ey can! Yok olacak olan bu aleme ibretle bak.
Ey can! Var sandığın bu âlemin sanal olduğunu anla.
Gafletten kurtul.
Evren bütündür ben parçasıyım yanılgısından sıyrıl
Meydan boş değildir. . .
Sen anlamsız ve rasgele bir varlık değilsin.
Yüz bin senelik ömrü neşe ile geçirsen de hepsi BİR AN’dan ibarettir. . .
Sen sonsuz bir varlık ve ilim hazinesisin. Kendini ne kadar tanısan da yine kendini hiçbir zaman hatmedemezsin. Tüm ilmin ve sonsuz hayatın “yok”lukta bir nokta ve an kadardır.
“Aç gözlülük ve hırsa uyup nefsin kahrına uğrama.
Hak sonsuzdur. Hak’kın sonsuzluğunu ancak ben anlarım zannetme. Her zaman senden daha âlim birisi vardır. Mûsa’nın Hızır’a yaptığını yapma. Sonra üstadsız kalırsın.
Adın duyulmasın sonra rahatın kaçar.
Kısır akıl ve dar bilinçlerin anlayamayacağı şeyleri açık etme. Kimisi seni sultan ilan etmeye gelir kimisi de seni asmaya gelir.
Allah’ı bilenlerle arkadaş ol; onlardan uzak kalma.
Sana senin ne olmadığını ve senin ne olduğunu senin anlayacağın lisanla sana açan üstadların ilminden faydalanmaya bak.
Dünya koltuğundaki gücünle mağrur olma.”
Ulaştığın ilim seviyesiyle başın dönmesin. Sonsuzun yanında ilmin ne kadar ki?
“Olgun kimseler, dünya zevkine kapılmadılar.
Bilginin ve ilmin verdiği haz, diğer zevklerin hepsinden farklıdır.
Netice olarak dünyanın bir gölge, boş bir arzu,
Bedensel yönümüz sonsuz yönümüzün bir özetidir. Dünya sonsuz âlemlerin bir özetidir. Kendini sınırlı beden ve sınırlı dünya hapishanesine kapatma, özeti aç.
bir oyuncak ve hayal olduğunu bildiler.
Dünyan yani bedensel yaşamın, özündeki sonsuz kudretin küçük bir biblosu ve gerçeğin şimdilik bir hayalidir.
Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi varsa,
Bedensel yaşam süresi sonsuz yaşam yanında ancak rüya hükmündedir.
cihanın da zevkle o kadar ilgisi vardır.
Tüm dünyasal bilgiler, tevhid ilmi yanında ancak bir virgül kadarcıktır.
Herkes aşk eteğini tutup Allah’a kavuşmaya yaklaştı.”
Her birim ve bilinç yaratılış amacı doğrultusunda kendi varlığına sevdalanır ve özüne doğru kendi sıratında yolculuk eder...

Ey ihtiyarlar biz gidiyoruz

?ui=2&view=att&th=1268a243326ec32c&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1268a243326ec32c&zw
 
Bismillahirrahmanirrahim
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.
Niyazi-i Mısrî'nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber
dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım.
Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber. (Haşiye)
O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı ye'simi, nurlu bir ricaya çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyat var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten gelen zulümat evhamlarıyla bize firaklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbapların mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde, es-sebebü ke'l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada "Ümmetî, ümmetî" rivayet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes "Nefsî, nefsî" dediği zaman, yine "Ümmetî, ümmetî" diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i seniyyesine ittibâdır. (Lemalar 26. Lema 3. Rica)
(Haşiye) Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği halde, hikmet-i İlâhiye cesedimin harabiyetini iktiza ediyor. Hekîm-i Lokman da çaresini bulamadığı, dermansız bir derde düştüm.
Bediüzzaman Said Nursi

DUA

?ui=2&view=att&th=126898b1f01bc7c1&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126898b1f01bc7c1&zw

Ey  Allah'ım...!Sana Layıkıyla Kul Olmayı Öğret Bana Ey Allah'ım...!

Sana layıkıyla kul olmayı öğret bana

Rasulüne layıkıyla ümmet olmayı öğret bana

Nefsimin ve şeytanın şerrinden korunmayı

haramlardan uzak kalmayı

Miraç-vari namaz kılmayı

Kalbimle dilimle beraber olan oruç tutmayı

Hz Eyüp misali sabretmeyi

Hz Yusuf misali sakınmayı

Hz Yunus misali pişman olmayı

Hz Ebubekir misali doğru olmayı

Hz Ömer misali adaletli olmayı

Hz Osman misali hayalı olmayı

Hz Ali misali şecaatli olmayı

Hz Muhammed (sav) misali güvenilir olmayı ihlaslı olmayı samimi olmayı ve

onun gibi kul olmayı mü'min olmayı öğret bana...

Rabbimiz! Ancak sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır (Mümtehine 4).

Rabbimiz! Bizi inkar edenler için deneme konusu kılma bizi bağışla! Ey
Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi ancak sensin (Mümtehine 5).

Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla bizi bağışla; çünkü sen her şeye
kadirsin (Tahrim 8 ).

İbrahim (a.s)´in Duası:
Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat (Şuarâ 83).
Bana sonra gelecekler içinde iyilikle anılmak nasip eyle! (Şuarâ 84).

Beni Naîm cennetinin vârislerinden kıl (Şuarâ 85).

Süleyman (a.s)´in Duası:
Ey Rabbim! Beni gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve
hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi
kulların arasına kat (Neml 19).
amin