HER HARFİ AYRI BİR HAZİNE

?ui=2&view=att&th=1254ffa73857eb64&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254ffa73857eb64&zw
 
 
 
 
 
 
ESSELAMUN ALEYKUM....

İbni  Mes'ud(ra) anlatıyor."Hz. Peygamber(sav) şöyle diyordu."Kur'an ı
Kerimden tek harf okuyana bile bir sevap vardır..Her sevap on misliyle
kayda geçer."Elif Lam Mmim "bir harftir demiyorum.Aksine Elif bir harf,Lam
 bir harf,Mim bir harftir"(Tirmizi,Sevabül Kur'an,16,2912)
Kur'an' da 323bin 70 harf vardır...Buna göre hesap edebiliriz.Kur'an'ı
 cuma, bayram,Ramazan ,Kadir Gecesi gibi mübarek ve özel vakitlerde
okuduğumuzda ise her harfine verilen sevap karşılığı 1'e 700 hatta 1'e
700bine kadar çıkmaktadır...bu açıdan kekeliyerek "çat pat" da olsa
Kur'an okumaktan asla vazgeçmeyelim...
Kur'an İslamiyet'i insanların ruhuna ,hissiyatına ,dişümcesine nakış nakış
işleyen  bir Nur'u ezelidir.. Onu okuyalım,onu dinleyelim!..O nur ile
nurlanalım inşaallah...


 


HAYAT=MEMAT

?ui=2&view=att&th=125501392e9afaf2&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_125501392e9afaf2&zw

Ey gözü yaşlı anam bekleme artık gelmem…buluşmamız cennete
kaldı gayrı…bekle beni anam kevserin başında bekle …dua et anam dua…et ki bir dönüşle gelem bir haykırışla dönem…
Anam inan bu hayat kaldıramaz bu zulmü …inan tarumar olur er geç…gel benim annem …canım annem ruhunu benliğini sat rabbine karşılığında cennet gibi fiyat alıcaksın…bak her şey fanilik döşeğinde…bak geçenlerde en sevdiğin dostun göçtü …aldı terhis tezkeresini…etrafına bak kaldı mı övündüğün çocukların…SEN VE RABBiN…
Benim canım babalarım neden çocuklarınızı gecenin körü dörtte fabrikaya göndermeyi bilirsinizde …gözümüzün nuru namaza kaldırmakta bu kadar şefkatli olursunuz…acep siz Rahman dan daha mı şefkatlisiniz kullara…biliyorum kızacaksınız bana …kızın…kızın …benim ailemde bu serzenişime bidayette kızmıştı…ama şükür ki onlar da siz mübarekler gibi bu çağrıya pek direnemediler…
Ey benim bacım nedendir bu özlemin özentilere…nedendir bu gururun…sen cennet hurilerinden de güzel olmak istemiyormusun yoksa…o huriler ki aleme parmağı deyse güneş ışığını,ay nurunu kaybedecek…gel bacım gel bak hala herkese yetecek kadar var yerimiz…yoksa sen ön safta olmak istemezmisin…hz.rabia misali…
Peki siz aziz kardeşlerim Ali ,Hasan,Mehmet…gelin lütfen gelin kanmayın zehirli ballara…helal daire keyfe kafidir…’’sizdeki bu gençlik katiyyen gidicek.eğer siz daire i meşruda kalmazsanız bu gençlik zayi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde ,hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler verecek’’…(r.n.k)
Peki ey kendini beğenmiş mağrur nefsim …sana ne oluyor …ne dava ediyorsun…eğer önümdeki şu ölümü yok edecek ve hesabı örtebileceksin…buyur marifetini görelim…yok bana bu senetleri veremiyorsan…ki katiyyen veremiyeceksin…çekil önümden zelil…gafil…aciz…fakir…kibirli…asi…nefs…toz ol!
Ey alemlerin sahibi kapına geldik ellerimizin boş olması acizliğimizden…kapından geri çevirme rabbim …sen ki rabbı rahimsin…sana inandık …sana güvendik…yalnız sana ibadet ve) yalnız senden yardım dileriz…bizi insi olsun cini olsun şeytanlara karşı muzaffer kıl…
Ya rab düğün gecemizi (şeb i aruz) hayırlı kıl...

Tayfur ÖZEN…Samsun(The universıty of Zehra

İki kalp arası

 
 
 
 
İki kalp arasındaki en gizli konuşmanın bile paralelinde Allah vardır

O aşka o kadar çok değer verir ki iki karıncanın aşk fısıltılarını bile dinler.."

ALLAHI SEVMEK


 
 
 
?ui=2&view=att&th=1254fd5da7cd3e3e&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254fd5da7cd3e3e&zw
ALLAH SEVGİSİNE DAİR…

Allah sevgisi, tıpkı Allah korkusu gibi, yaşamamız, duymamız ve davranışlarımıza yansıtmamız gereken ve bizi güzel ahlâka ve ebedî mutluluğa ulaştıran en yüce sevgidir. Allah’ı seven, Allah’ın yarattıklarını da Allah için sever, herkese karşı bir sevgi yumağı kesilir, gerçek mutluluğa ulaşır ve ne dünyada, ne âhirette üzüntü duymaz.

Bunun dışında Cenâb-ı Hak, Allah sevgisinin önemli belirtilerini şöyle bildiriyor: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki, dilediğine verir. Allah’ın ihsânı geniştir ve O ihsânına lâyık olanı hakkıyla bilir.”1

Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Kulum kendisine farz kıldıklarımdan Bana göre daha sevimli hiçbir şeyle Bana yaklaşamamıştır. Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Nihâyet Ben de onu severim. Onu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey dilerse onu veririm. Bana sığınırsa onu korurum.”2

Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Şu üç şey kimde bulunursa, o kişi îmânın tadına erer: 1- Allah ve Resûlünün kendisine her şeyden daha sevimli olması. 2- Sevdiğini sırf Allah için sevmesi. 3- Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten ateşe atılacakmışçasına nefret etmesi.”

Allah için olmazsa, yaratılmışları sevmek belâlı bir musibete dönüşür. Çünkü sevdiğin şey, çoğu zaman seni tanımıyor, seni bilmiyor, seni anlamıyor. Birden bire ortadan kayboluyor ve seni üzüntüde bırakıp, gidiyor. Gençliğin, malın ve paran gibi. Sen istemediğin halde senden ayrılıp gidiyor. Acısını sana bırakıyor. Oysa Allah sevgisi hem dünyada, hem âhirette, hem darlıkta ve hem bollukta kişinin elinden tutuyor, kişiyi Allah’ın rızasına götürüyor. Kalp, Allah’ın nazar kıldığı bir ayna olduğundan, o nezih kalp ile doğrudan ancak Allah sevilmeli, başka şeyler doğrudan ve kendileri için değil, Allah namına ve Allah için sevilmelidir.

Anlaşılıyor ki, Allah sevgisini yaşayan kimsede şu belirtiler görülür:

1- Allah sevgisini yaşayan kimse dînini ciddî sever, dîninin emirlerini baş tacı yapar ve dîninin gereklerini yerine getirir. Farzları ihmal etmez. Nafile ibadetlerini artırmaya çalışır.

2- Allah sevgisini yaşayan kimse mü’minlere karşı mütevazi, kâfirlere karşı izzetli olur.

3- Allah sevgisini yaşayan kimse, Allah için Allah yolunda çalışır, Allah’ın dînini yaşamaya ve yüceltmeye gayret eder.

4- Allah sevgisini yaşayan kimse, insanların ileri geri konuşmalarından korkup dînini yaşamaktan geri durmaz.

5- Allah sevgisini yaşayan kimse Peygamber Efendimiz’in (asm) Sünnet-i Seniyesine elinden geldiğince uyar.

6- Allah sevgisini yaşayan kimse Allah için işitir, Allah için görür, Allah için tutar, Allah için yürür, amellerinde Allah’ın rızasını arar ve ister.

7- Allah sevgisini yaşayan kimse, Allah dostlarını Allah için sever.

8- Allah sevgisini yaşayan kimse, eşi, ailesi, çocukları, annesi, babası, akrabaları, komşuları ve Müslümanlar ile iyi geçinir. Bağışlayıcı ve merhametli olur. Kimseye zararı dokunmaz. İyiliklerini artırmaya çalışır.

Duâ

Allah’ım! Hesap gününde bize yardım et! Hesap gününde üzerimizden rahmetini esirgeme! Hesap gününde bizi bağışla! Hesap gününde bizi Sevgili Peygamberimizin (asm) şefaatine ulaştır! Hesap gününde bizi utandırma! Unuttuklarımızdan ve hataya düştüklerimizden bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bize ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işleri yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Bizi hatalarımızla ve kusurlarımızla yargılama! Sen Mevlâ’mızsın!

Âmin... Âmin... Âmin...

Dipnotlar:
1- Mâide Sûresi: 54, 55, 56
2- Riyâzu’s-Sâlihîn, 385
3- Câmiü’s-Sağîr, 2/847

 

Gönül yapmak gönül kırmak

?ui=2&view=att&th=1254fd4ff40996d8&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254fd4ff40996d8&zw


 Gönül yapmak gönül kırmak

Gönlümüz Yüce ALLAH’ın nazar ettiği yerdir.
Gönül Yüce ALLAH’a iman edip, O’nun sevgisiyle mamur olunca, en kıymetli cevher, en kudsî yer olur.
Bu iman ve sevgi ona öyle bir hatır kazandırır ki, haksız yere onu incitenin düşmanı Yüce ALLAH olur.
ALLAH, mümin kulunun gönlüne özel bir değer vermiştir. Onun değerini düşürenden hesabını sorar. Bu hep böyle olmuştur.
Onun için gönül yıkmak, Kâbe’yi yıkmaktan daha tehlikelidir.
Bir gönül yapmak ise Kâbe’yi yeniden yapmaktan daha kıymetli, sevaplıdır.
Büyük veli Yunus Emre gönlü ne güzel tarif etmiş:

Gönül Çalab’ın tahtı/Çalap gönüle baktı.
İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıkar ise...
Evet; gönül yıkmak Kâbe’yi yıkmaktan daha tehlikelidir. Bir gönül yapmak ise Kâbe’yi yeniden inşa etmekten daha sevaptır.
Kâbe’yi Halil İbrahim Peygamber taş ile inşa etmiştir. Ona “Beyt-i Halilî: Dostun Yaptığı Ev” derler. Mümindeki gönül kâbesini ise Yüce ALLAH nurlarıyla kuşatıp, aşk ve sevgisiyle süslemiştir. Ona da “Beyt-i Celilî: Yüce ALLAH’ın Yaptığı ev” derler. İkisinin de hakkı ve hatırı vardır. Ancak müminin hatırı öndedir, ona karşı koruyacağımız haklar daha çoktur. Bunu bizzat Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, Kâbe’yi tavaf ederken şöyle ifade buyurmuştur:

“Sen ne güzelsin, kokun da ne hoştur! Sen ne kadar büyüksün; hürmetin de çok büyüktür! ALLAH’a yemin olsun ki, müminin hürmet ve kıymeti senin hürmetinden daha büyüktür. Şüphesiz ALLAHu Tealâ sende bir şeyi haram kıldı; seni haram bölgesi yaptı. Fakat müminin üç şeyini haram kıldı; malını, kanını ve şerefini... Bir de müminin hakkında kötü zan beslemeyi yasakladı.” selam ve dua ile..
 


EY SEVGİLİ...!!!

?ui=2&view=att&th=1254fd389f68603e&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254fd389f68603e&zw



EY SEVGİLİ...!!!

Bizleri kandırdılar,
Bir varmış,
Bir yokmuşlarla;
Hep oyaladılar.
Ne zaman ki...!
Ağalık diyasporasına,
Karşı çıktık....
Egemen sınıfa,
Onların uşaklarına,
Ve yandaşlarına;
Dur dedik....
Dik duruşumuzu sergiledik,
O zaman ki,
Arkamızdan vurdular.
Foseptik kokan,
Adına şehir konan,
Dört bir tarafı;
Beton yığını olan....
Bu esir kamplarından,
Koşarak dağlara çıktık,
İzimizi orda da buldular.
Kan içici vampir gibiydiler,
Çünkü onlar?
Emperyalizmin işbirlikçileriydiler.
Terimizi dahi kurutmamıştık,
Susamıştık ey sevgili, susamıştık
Soğuk pınarlara kavuşturmadan,
Göğsümüzden vurdular...
Ölümün soğuk ıslığında,
Bizlere kan kusturdular.
Unutma ki bizde inandık,
Yaradandan ötürü inandık;
İnanmıştık ey sevgili.
Hiçbirşeyi, ayırt etmeden
Sınıflandırmadan,
Öteleştirmeden.
Yeri,göğü
Dağları,taşları
Denizleri ve toprakları...
Topraktan yetişen ağaçları
Kırık dalına konan,
Yusufcuk kuşlarını,
Düz uçamayan kelebeği;
Tüm alemi sevdik.
Bizler ne yazık...!
Ne yazık ki ey sevgili,
Hiç sevilmedik,sevilemedik
Özgürlük adına,
Bağımsızlık adına,
Sevda türküleri söyledik....
Özümüzden canlar verdik,
Yarınlarımızı hiç düşünmedik.....
Düşünmedik.
EY SEVGİLİ.....


YİYİP İÇMEDE SÜNNET OLANLAR

?ui=2&view=att&th=1254aecf0ae53d22&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254aecf0ae53d22&zw

Yiyip içerken


Sual: Yiyip içerken, nelere dikkat etmek gerekir?
CEVAP
İslam âlimleri bildiriyor ki:
1- Yemekten önce elleri yıkamak sünnettir. [Ellerimizin bir nevi mikrop deposu olduğu bugün bilinmektedir.]

2- Çok çeşitli değil, tek çeşit gıda yemeli. [Hazım için, her çeşit gıdaya ayrı ayrı salgı, asit yayılır. Bu da mideyi yorar.]

3- Çok sıcak yiyip içmemeli. [Sıcak yiyip içmek, mide kanserine sebep olur.]

4- Yemeğe tuzla başlayıp tuzla bitirmek sünnettir. [Tuz dile dokunduktan sonra, tükürük bezleri hemen çalışmaya başlar. Salgı yayar. Bu salgı, hazım için önemlidir, hazma yardım eder ve kolaylaştırır. Yemeğe tuzla başlanırsa, beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşur ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önler. Yemeği tuzla bitirince de, yine hazım için lüzumlu olan salgı salınır. Bu önemli salgı, sadece tuzla çıkar.]

5- Acıkmadan yememeli, doymadan kalkmalı. [Fazla tokluğun unutkanlık yaptığı, kalbi körleştirdiği, alkollü içkiler gibi kanı bozduğu; açlığın, oruç tutmanın ise, aklı temizlediği, kalbi parlattığı bugün bilinmektedir.]

6- Yemek yerken, yerde oturarak, sol ayağı katlayıp, sağ ayağı karna çekerek oturulmalı. [Böyle oturunca, suyla doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak, yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önler ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek, çok fazla yemeden kalkılmasına sebep olur.]

7- Yemek yerken neşeli konuşmalı, yemekte korkunç ve iğrenç şeyler söylememeli. Ölümden, hastalıktan konuşmamalı. [Üzücü şeyler konuşulursa, hazım sistemini çalıştıran sinirlerin dengesi bozulur ve adrenalin salgısının yükselmesine sebep olur.]

8- Her gün et yememeli, kalbe sıkıntı verir, eti az yemekse ahlakı bozar. [Aşırı kırmızı et tüketimi kalın barsak kanserine, meme kanserine, sindirim yolu kanserine yol açar. Boston’daki Tufts Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma, sık sık kırmızı et yiyenlerin, sindirim yolu kanserlerine yakalanma risklerinin yüksek olduğunu gösterdi. Normal yenen etin, beyin ve sinir sisteminin düzenli çalışması için faydası vardır.]

9- Bitkisel gıda faydalıdır. Yeşillik bulunmayan sofra, akılsız ihtiyara benzer. [Bugün bitkisel gıdaların önemi iyice ortaya çıkmıştır.]

10- Lokma küçük olmalı ve iyi çiğnenmeli. [Tükürük bezleri fazla çalışır. Bu salgı, midedeki salgılarla beraber hazmı kolaylaştırır. Kilo aldırmaz. Aksi olursa salgı eksik olur. Yiyecekler tam çiğnenmeden ve yeterli salgı olmadan mideye gider. Bu tükürük salgısının eksikliği ise, bu yediklerimizi vücudun hazmetmesine engel olur ve kilo aldırır, şişmanlığa sebep olur.]

11- Açken de yavaş yavaş yemeli. [Yavaş yemek, tükürük bezlerinin çalışmasına, salgı yaymasına ve hazmı kolaylaştırmasına sebep olur.]

12- Yemek arasında, bir şey için, hatta namaz için, sofradan kalkmamalı, namazı önce kılmalı. Eğer hazırlanmış yemekler soğuyacak veya bozulacaksa ve namaz vakti, yemekten sonra kılmaya elverişliyse, namazdan önce yemeli. [Yemeğe ara vermek, psikolojik olarak bazı insanlara yaramaz. Hazım sistemi salgılarının çalışma düzeni zayıflar. Ara verilince midede hazım başlar. Tekrar yemek yenince, hazım sisteminin düzeni bozulur.]

13- İçtiği suya bakmalı. Üç nefeste içmeli. Soluğu suya değil, bardağın dışına vermeli. Yazın, serin içmeli. Çok soğuk şeyler içmemeli. Aç karna su içmemeli. Suyu yavaş yavaş, emer gibi içmeli. Ağzı doldurarak içmemeli. Nefes verirken bardağı ağızdan çekmeli. Kaynar şeyi, soluyarak içmemeli. Soğutup sonra içmeli. Suyun hepsini bir solukta içmemeli. [Suyu bir solukta içince, yemek borusunda fıtıklaşmaya yol açabilir. Nefeste, ağız ve dişten çıkan bazı zararlı mikroplar olabilir. Suya üflenince, suyla beraber tekrar vücuda girer. Bu da hastalıklara yol açabilir. Çok soğuk yemek ve içmek, boğaz ağrılarına, bademcik iltihaplarına, bronşit hastalıklarına, eklem ağrılarına, baş ağrısına yol açar. Ayrıca oturularak ve en az üç yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla kaldığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak, ağız ve diş sağlığına faydası olur.]

14- İçilecek şeyleri ayakta içmemeli. Terliyken de su içmemeli. [Sıcak havada veya aşırı terliyken ayakta su içince, ayaklarda varise yol açar. Soğuk suyu ayakta aç karnına içince, bünyesi zayıf kişilerde mide sarkmasına yol açar.]

15- Bardağın kırık yerinden içmemeli. [Kırık yerleri tam temizlenemediği için mikrop toplar. Hem de eli, ağzı kesebilir.]

16- Yemekten sonra dişleri misvakla, kürdanla veya diş fırçasıyla temizlemeli. [Ağız ve dişlerin temizliği çok önemlidir. Her şeyden önce dişler tedavi edilmeli. Birçok hastalığa sebep olurlar. Diş kökünde iltihap olduktan sonra, siyatik hastalıklara ve kalbi çeviren dış zar iltihaplarına yol açar. Kalb hastalarının çoğunda diş eti hastalığı vardır. Virüsler ana rahmine ulaştığında, erken doğuma bile sebep olabilir.]

17- Ağzında, elinde et, yemek kokusu varken yatmamalı. Çocukların elini de, ağzını da yıkamalı. [Bu, çeşitli rahatsızlıklara sebep olur, hem de diş eti hastalıklarına yol açar. Eşe sıkıntı vermesi bakımından, aile hayatı için de uygun değildir.]

18- Aşırı tokken yatmamalı. [Bu oldukça zararlıdır. Uyku halinde, kalp ve akciğerler hariç, iç organların çalışması çok azalır, bir nevi istirahat ederler. Kalbin ve akciğerlerin de yükleri gündüze nazaran azalır. Tok yatınca, kalp de fazla çalışmak zorunda kalır. Aşırı tok yatmak, kalp ve başka organların yorulmasına, dolayısıyla erken yaşlanmaya, baş ağrısına, kilo almaya, göz hastalıklarına yol açar.]

19- Akşam yatarken, yiyecek ve içecekleri açık bırakmamalı üstü örtülmeli. [Gıdalar bozulabilir, mikrop kapabilir.]

Bu hususlara, sağlığımıza olan faydaları için değil, dinimiz bildirdiği için, dine uymak niyetiyle uymak gerekir. Böyle olunca hem dünyamız, hem de ahiretimiz için faydalı olur. Sırf sağlık için yapılırsa sevabına kavuşamayız.


Edeb-Erkân


?ui=2&view=att&th=1254ad9e3d35f037&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254ad9e3d35f037&zw


Edeb-Erkân
Tasavvuf yolunun yolcusu, her an, uyurken, uyanıkken, kendisine kendisinden daha yakın olan Rabbinin huzurunda bulunduğunu hatırlayacak, bütün hareketlerini, sözlerini edebe uygun olarak yapacak, söyleyecektir. Direkler anlamına gelen "Erkân" sözü de yol törelerini bildirmektedir; bu bakımdan her hususta, tarikat erkânına da riayet etmesi gerektir. Bu çeşit harekette bulunmayanlar hakkında "Edeb-erkân bilmez" sözü kullanılır.

* * *

Edeb erenlere

Bu deyim, biraz ayıp bir şey söyleneceği, toplulukta bahsedilmeme¬si gereken utanılacak bir söz edileceği zaman, "Hâşâ huzurdan, hâşâ huzurunuzdan, sözüm meclisten dışarı" deyimleri yerine kullanılır.

* * *

Edeb Yâ Hû

Edebi edebsizden öğren

* * *

Tasavvufun en mühim unsurlarından biri, belki de birincisi "Edeb"tir. Tasavvufta edeb, her şeye ve her hususa teşmil edilmiştir.

Ehl-i irfan arasında aradım, kıldım taleb,

Her hüner makbul imiş, illâ edeb, illâ edeb

sözü, sûfîlerin hareketlerinde en mühim şiardır. Canlıya, cansıza -ki zaten onlarca her şeyin canı vardır- insana, hayvana karşı sûfî, daima edebi koruyacaktır. Mesela kapı hızlı örtülemez; mümkün olduğu kadar sessiz örtülecektir. "Kapıyı kapat, kapattım" denemez; Allah kimsenin kapısını kapamasın, kapatmasın; "Kapıyı ört", yahut "sırla" denecektir. Lambayı, mumu, elektriği söndürmek sözü, edebe aykırıdır; kimsenin ışığı sönmesin; "Lambayı, elektriği dinlendirmek", "Sırlamak" sözleri kullanılacaktır. Elektriği yakmak gibi bir sözde de anlam bakımından iltibas vardır; bu sözler yerine "uyarmak, uyandırmak" sözü söylenir. Hızlı konuşmak, birisi konuşurken sözünü kesmek, yahut bir başkasıyla konuşmaya kalkışmak, gizli konuşmak, kulağa bir şey söylemek, işaret etmek, bütün bunlar, edep haricidir. Gezerken yere, ayak sesi duyurmadan basılacaktır; çünkü yerin de canı vardır ve bizi başının üstünde taşımaktadır. Kapıdan içeriye girilirken, hele dışarıya çıkılırken arka dönülemez. Bunun için de ayakkabılar, dışarıya değil, içeriye doğru çevrilir; dışarıya çevirmek, git, bir daha gelme demektir. Odadan çıkılırken de arka çevrilemez, uyuyan kişinin uyandırılması gerekirse, hafifçe yastığına, parmaklarla vurularak ve hafif sesle "Agâh ol erenler" denir, bu suretle uyandırılır. Yatan, yastığını öpüp yorganıyla da görüşerek, yani üste gelen ucunu öperek sağ yanına yatar; kalkarken de böyle kalkar. Bir şey alınır, verilirken mutlaka onunla görüşülür, yani hafifçe bir yanından öpülür, yahut öpülür gibi dudağa götürülür. Yemek yenirken ağız şapırdatılmaz; çay, kahve içilirken ses çıkarılmaz. Fincan, kadeh, tabağa konurken görüşülerek ve ses çıkarmadan konur; alınırken de görüşülerek alınmıştır zaten. Gülünürken kahkaha, edebe aykırıdır. Bir yere gidilip makam sahibiyle görüşüldükten sonra yerine diz çöküp oturana makam sahibi "Aşk olsun" deyince gelen kişi, yere şükür secdesi eder ve "Eyvallah" der. Kalkarken de öyle kalkar. Hasılı tasavvuf ehli, her halini daima gören, bilen sahibinin, Rabbinin murakabası altındadır; bu yüzden de her hususta edebe riayet etmesi şarttır.

İktizâ ederse sûfî, mürşit, yahut tarikatte ulu tanınan birisi tarafından "Edeb Yâ Hû" diye uyandırılır. Hemen her dergâhta da ta'lıyk, yahut Celi sülüsle yazılmış bir "Edeb Yâ Hû" levhası bulunur.

Gaybî Sun'ullah, bir şiirini,

Edebdir tac-ı Rabbânî, komazlar her başa ânı,

Olagör Gaybî ruhanî, edeb gözle, edeb gözle

beytiyle bitirir (Bizdeki yazma; 67. b.).

"Edebi edebsizden öğren" atasözü de edebe riayet etmeyenlerin sözlerinden, hareketlerinden ibret alınmasını öğütleyen bir atasözüdür.


*Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri - Abdülbaki Gölpınarlı [Inkılap Yay.] Yıl 2004

rabbim hepimize edebi gözeten kullardan eylesin ...âmin.
 
 

Kaçımız onu tanıyoruz...

?ui=2&view=att&th=1254aea0a16daec1&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254aea0a16daec1&zw

Kaçımız onu tanıyoruz...

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakatüh...

 Günümüzde,birçok sanatçının ,futbolcunun,artistin vs hayatını   biliriz... Biliriz ama bunların bize kazandırdıkları nedir? Samimi bir şekilde kendimize soralım isterseniz...

  Madem kazandırdıkları yok, neden zihnimizde yer kaplıyor da Mevla'mızın aşıkları o yerleri doldurmuyor?


^^ İşte Hakiki Aşıklardan...RABİATÜ'L ADEVİYYE HAZRETLERİ^^



  *Çok yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğinde onu saracak bir parça bez bile bulunmaz. Gece çerağ yakacak yağları bile olmadığından anası kimseden bir şey istememeye ahdetmiş olan derviş babasına komşudan yağ istemesi için yalvarır.

  *Dışarı çıkıp hiçbir yere uğramadan geri dönen derviş baba kapının açılmadığını söyler. O gece ağlayarak uyuyan ana, rüyasında Peygamber Efendimizi(s.a.v) görerek O'ndan kızının "ÜMMETTEN YETMİŞ BİN KİŞİYE ŞEFAAT EDECEK" bir kimse olduğunu öğrenir.

  * Ayrıca Peygamber Efendimiz(s.a.v) kendisine, bir tek gece salavat getirmeyi unutan Basra beyine giderek bu ihmalin bedeli olarak Rabia´ya dört yüz dinar vermesi gerektiğini de söylemesini ister.

 * Bunu duyunca ağlayan Basra beyinin o günden sonra ailenin tüm ihtiyaçlarını karşıladığı söylenir.


 * Rabia büyüdükten sonra ana ve babası ölür. Basra şehrinde kıtlık olur. Zalim bir kimse Rabia´yı esir alarak satar. Efendisi onun sürekli oruç tutup sabahlara kadar namaz kılmasına şaşırır. Bir gün Rabbine yalvarışını duyup başının üstünde duran kör kandilin odasını nasıl aydınlattığını görünce onu azad eder.


  *Azad olan Rabia, vaktinin tamamını büyük bir şevkle ibadete ayırır. Rabiatül Adeviye´nin hac yolunda iken Rabb'inden yardım dileyip Kabe´yi yanına istediği söylenir.

  * Rivayete göre ALLAH onun bu dileğini kabul eder. O sırada binbir güçlükle Kabe´ye varmış olan İbrahim Edhem, Kabe´nin ruhunun yerinde olmadığını görür ve kendisine durum malum olduğunda bir kadının ALLAH katında bu seviyede olmasına şaşırır.


  *Rabiatül Adeviye´nin(r.a) çağdaşı Hasan Basri (r.a) ile yaptığı konuşmalar da pek meşhurdur...


   Hasan Basri Hazretleri bir gün suya seccadesini sererek Rabia´yı(r.a) namaz kılmak için çağırır. Rabiatül Adeviye ise seccadesini hava üzerine bırakarak :
-Senin ettiğini balık, benim ettiğimi de sinekler eder; bunlar iş değil...!
 diyerek ,keramet göstermeye önem vermediğini ortaya koyar.



     *Bir başka rivayette Hz. Rabia geyikler arasında otururken Hasan Basri Hzretleri gelir. Onu görünce geyikler kaçar. Duruma üzülen Hasan Basri(r.a) sebebini sorduğunda, Hz. Rabiatül Adeviye´den:

-Bunların iç yağını yemişsin de ondan, cevabını alır.

Rabia´nın seviyesini anlayan Hasan Basri ona :
-Halik´in gönlüne bıraktığı ilimden bana da bir harf öğret! , diye yalvarır.

Hz. Rabia şunu anlatır:
-Birkaç kilo iplik eğirip pazarda iki akçeye sattım. Akçanın birini bir elime, diğerini öbür elime aldım. Üst üste koyarsam çift olur da  beni yoldan çıkarır diye korktum..!    "  Dört akçayı üst üste koyan bu ilimden öğrenemez!" diyerek fakirlik, açlık ve kanaatin bu yoldaki önemini vurgular.






***Rabiatül Adeviye Hazretleri:
- Yâ Rabbi! Senin cehenneminden korkup sana ibadet ediyorsam, o cehenneminde beni yak! Senin cennetine girmek için çalışıyorsam o cennetine de beni ebedi koyma! Senin Cemaline, didarına, gurbiyyetine aşıksam ondan da beni ayırma ,buyurdu.......




***Rabiatül Adeviye(r.a) bir gün başı ağrıyınca bir tülbenti başına sarıvermişti. Sarıvermesi ile çıkarıp atması bir olmuş. Kendi kendine            ” Ey utanmaz nefsim!.. Rabbi'm yıllar boyu sağlık, afiyet verdi. Bir günden bir güne bu sağlığını belirtecek bir zünnarı başına sarmamışken, bir defacık başın ağrıyınca başına bu zünnarı bağlayıp, dünya aleme ilan etmeye haya etmiyormusun” diye nefsine öfkelenivermiş... Böyle bir anlayış...


***Rabia’dır o… Kitaplarda Rabiatü’l- Adevviyye (r.a)… Tanıyanların gönlünde parıltılı bir yerin sahibi...

  Rabbimin hanım âşıklarından Rabia…

  Ömrünün her gecesine, uyku vakti geldiğinde, fakir kulübeciğinin bir köşesinde serdiği seccadeyle başlayan Rabia…

  Her gece insanlar yataklarına çekilirken, Rabia, seccadesini usulca serip fısıltıyla seslenir:
-ALLAH’ım! Şu dakikalarda bütün sevenler sevdiklerinin yanına gidiyorlar, bende sana geldim…


*Ve sonra, ömrünün her gecesi Rabia’nın, o seccade üzerinde tan ağarıncaya kadar bir destan yazılmaya başlanır. Gözyaşlarıyla yıkanan, dua, Kur’ an, rükû ve secde ile taçlanan bir destan…


 * Ömrünün her gecesi böyle geçer Rabia sultanın… Bu gecelerden biri henüz yeni bitmiş, sabah namazı da kılınmış maddi olarak yorgun ve halsiz vücut uykuya emanet edilmişti ki, “hırsız” denilenlerden zavallı bir kem talih ise, kapının kilidini sessizce kırıp, kulübecikten içeri süzülmüştür.
İlkin gözü, köşede uyumakta olan yaşlı Rabia’ya kayar fakat ilgilenmez… Sonra kulübeyi gözden geçirir… Canı sıkılır… Yanlış yere girmiştir… Çünkü para eder cinsten hiçbir şey yoktur burada… Hırsızın canı sıkılsa da ,”eli boş çıkmayalım” düşüncesiyle kap kacak cinsinden bir şeyleri çuvala koyup kapıya yönelir.

  Hırsızı bir şok beklemektedir… Kapı yerinde yoktur… Ufacık bir kulübe ve az önce içinden süzüldüğü tek kapı… Fakat yerinde yoktur işte… Fal taşı gibi açar gözlerini hırsız, dört duvarı tek tek gözden geçirir, elleriyle de yoklar… Fakat karşısında duran dört adet duvardır. Tam o esnada olup bitenden habersiz Rabia sultan, hasır yatağının üzerinde uyumaktadır. Bu dünyanın dışında uzanan bir tecelliye karşı karşıya bulunduğunu anlayan hırsız, büyük bir utançla ve şaşkınlıkla soğuk terler boşalırken anlından çuvaldakileri çıkarır. Yaptığına da tövbe eder. Kapı karşısında belirmiştir… Sevinir tekrar heveslenir…

 "Kap kacak “ yeniden çuvala doldurulur… Başını kaldırır, gözleri kararır… İşte kapı yine yok… Bu kedi-fare oyunu birkaç kez tekrarlanır… Ve sonuçta kesin olarak anlar ki, kedisi o çaldıklarıyla bu kapıdan çıkamayacaktır… Ve Rabia sultan hala uyumaktadır…

 * Hırsız, bambaşka bir manevi iklime doğru, adım atmakta olduğunu hissederek, samimi bir tövbeyle çuvalı boşaltır. Bu olay “hırsızlık kariyerine de” son vermiştir…Amacı artık kapıyı hak dostuna sonsuz tövbe, af yoluna sığınarak Rahmet-i Rahman'a açmaktı… Hırsız olarak girdiği Rabia kulübesinden bir mümin olarak çıkmaktadır.... Fakat daha göreceği, duyacağı şeyler kalmıştır, geriye…

  Tam kapının eşiğinden geçerken… Dört duvarın dördü birden dile gelir, konuşur… Yeni tövbekâr duydukları karşısında inler…

Sarsılır…

“SEVEN UYUDU AMA SEVİLEN HEP AYAKTA!” …
Rabia sultan hala hasır yatağında, uyumakta...
 
 

Niye Ben Diyen Herkes İçin!


 
?ui=2&view=att&th=1254a6ee24660001&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1254a6ee24660001&zw
Kaybedenlerin vazgeçilmez sözüdür "neden ben?"

Bu yaşanmış hikayeyi okuduktan sonra fikriniz değişecek!

Brenda yamaç tirmanisi yapmak isteyen genç bir kadindi. Bir gün

cesaretini toplayarak bir grup tirmanisina katildi.

Tirmanacaklari yere vardiklarinda, neredeyse duvar gibi dik,

büyük ve kayalik bir yamaç çikti karsilarina.

Tüm korkularina ragmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini

takti, ipi yakaladi ve kayanin dik yüzüne tirmanmaya basladi.

Bir süre tirmandiktan sonra, nefes alabilecegi bir oyuk buldu..

Orada asili dururken, gruptan yukarida ipi tutan kisi dalginliga

düserek ipi gevsetiverdi. Aniden

bosalan ip, hizla Branda nin gözüne

çarparak lensinin düsmesine neden oldu.


Lens çok küçüktü ve bulunmasi neredeyse imkansizdi.

Lens yamacin ortasinda bir yerlerde kalmisti ve Brenda artik

bulanik görüyordu.

Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulmasi için Allah'a dua

edebilirdi yalnizca..

Ve içten içe düs¸ünüp dua etmeye basladi. "Allahim! Sen bu anda

buradaki tüm daglari görürsün. Bu daglar üzerindeki her bir tasi ve

yapragi bildigin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu
bulmama

yardim et."



Patikalardan yürüyerek asagi indiler. Asagi indiklerinde, tirmanmak

üzere oraya dogru gelen yeni bir grup gördüler. Iclerinden biri

"Aranizda lens kaybeden var mi?" diye bagirdi.



Brenda'nin sonradan ögrendigine göre, lensi bir karinca

tasiyordu ve karinca
yürüdükçe yavasça kayanin üzerinde hareket edip

parlayan lens kizlarin dikkatini çekmisti.



Eve döndüklerinde Brenda lensini nasil bulduklarini babasina

anlatacak ve bir karikatürcü olan babasi da agiziyla lens tasiyan
bir

karinca resmi çizerek, karincanin üzerindeki baloncuga bunlari

yazacakti:



"Allahim! Bu nesneyi neden tasidigimi bilemiyorum.

Bunu yiyemem ve neredeyse tasiyamayacagim kadar agir. Ama istedigin
sadece bunu

tasimamsa, senin için tasiyacagim..."



"BU YÜKÜ NIYE TASIYORUM" demeyin.....


 
 
 


Allah'ın İstediği İslami Aile Tipi Nasıldır?

 
Bir bey, mektubunda şöyle bir soru sormuş: "Hocam ben evleneceğim, aile yaşayışım nasıl olmalı? İslamî aile tipi nasıldır?"İslami ailede, erkeğin tahakküm etmesi diye bir şey yoktur. Dil ile, hâl ile telkin vardır.

İslamî ailede ölçü ve ahenk olmalı. Bu ölçü ve ahenk İslam dininin emir ve yasaklarıdır. Karı-koca şu sırayı takip ederlerse, inşallah mesut olurlar:

Evvela iman kuvvetlendirilmeli. Bu iman o derece kuvvetlenmeli ki, mümin, haramlardan kaçabilsin ve helali yaşayabilsin.

Kuvvetli imanın aileye etkisi nedir?

Adam işinden çıkar, elinde fileyle doğru evine gider. Meyhanelere, kumarhanelere uğramaz. İmanlı bir hanım da sırf Allah'ın rızasını kazanmak için eşine her konuda yardımcı olur. Hadis-i şerifte buyruluyor ki, "Bir hanım, kocası ondan memnun olarak ölse, o hanım cennetliktir." İmanlı insanlar Allah'tan korkar. Tabiri caizse, "Ben eşimi kırsam, Allah bana darılır; Allah'ı kırmamak için eşime güzel davranayım." diye düşünür. Kırdıysa bir tane çiçekle eve gelir, "Karıcığım, sen bu çiçek kadar güzelsin." der, buzları eritir.

Öyle erkekler tanıyorum ki, hanımları bana şikâyete geldi, "Kocam beni öyle dövüyor ki, sakat kalmaktan korkuyorum." Böyle bir erkeğin, imanla, İslam'la ne ilgisi olabilir?

Ailede kavgaların en önemli sebebi, cinsel problemlerdir. Cinsî problemler bilhassa erkeği zorlar. Kadınla erkeğin birbirini cinsî yönden tatmin etmesi, ibadettir. Fakat bazı insanlar bunu ters anlıyor. Eşinin elini tutsa günaha girdim sanıyor.

"Herkes kendi hayatını yaşasın!" Avrupa'da böyle. İslamiyet ne diyor?

Herkesin kendi hayatını yaşaması haramdır. Çünkü bu, nefsi putlaştırmaktır. İslamiyet'e göre herkes, İslamiyet'i yaşayacak.

Diğer bir mevzu da, aile üyeleri fıkıh ve bilhassa ilmihal üzerinde bilgi sahibi olacak. Bir arkadaş dedi ki, "Hanım cebimden para çalıyor." Çalma tabiri yanlış dedim. Alma... Hanımın senden para alması önemli değil, parayı nereye harcadığı önemli. Muhakkak evine, mutfağa harcıyor. Bunun nesi kötü?

Bir de hanımın parayı israf ettiğini düşünelim. O zaman adam israfa mani olmak zorunda. Bir mantosu varken ikinciyi alıyorsa olmaz. Niye aldın? Hoşuma gitti. Hoşa gidecek çok şey var. Hepsini almaya kalksak yandık. İşte fıkıh, ilmihal bilmek bakın nasıl işe yaradı?

Aile fertleri kendilerini Allah'ın nezaretinde bilmeli. O'nun huzurunda O'na itaat etmekte bütünleşmeli.
Bir arkadaşım çocuğuna öyle vurmuş ki, çocuk yere yıkılmış. Bunu anlatınca dedim ki, "Bu işi hangi dine göre yaptın?" "Allah'tan kork, Ben Müslüman'ım!" dedi. "Çocuğu dövmek Müslümanlığın neresinde var?" dedim.

Bazı insanlar namaz kıldım, oruç tuttum, tamam sanıyorlar. Ya şahsî hayat, iş hayatı, aile hayatı? Bunlar nasıl düzenlenecek, soran yok... Müslüman, Allah'ın huzurunda olduğunu bilse pek çok sorun çözülecek. İnsan, kendisini huzur-u İlahi'de bilmezse şuursuz Müslüman'dır.

Durun! Korkuyorum

Ne zaman sabahın buz gibi sessizliğinde bir salâ duysam, kendi adımın ilânını düşünüyorum.

Ölümü hatırlamam için tek sebep değil artık, yeni bir cenaze görmek...

Saçlarımın beyazlığı ürkütüyor beni... Buruşuk ellerimin yorgunluğu, titrek bedenimle bir olup bana zamanı hatırlatıyor. Zamanın tükendiğini...

“En sevdiklerim yaşlılardır, anlamazlar bir şeyden...” diyerek yanımda muhabbete dalıyor ve kırılan kalbimden habersiz, beni yine kendi hâlime bırakıyorlar...

Bilmiyorlar, yaşlılık bana çocukluğumu armağan ediyor... Yeniden doğduğum günü hatırlamaya çalışıyorum, yaşım neydi, hatta belki adım neydi?! Ağır adımlarla yürümek bana, emekleyen bebekliğimi yeniden yaşatıyor. Ellerimi, ağzımı başkaları yıkıyor... Ben izliyorum...

“Sus!” derlerse susuyor, kızarlarsa boynumu büküyorum... Bebekleri izliyorum; gözlerim doluyor, kendimi görüyorum onlarda... Herkes bedenimdeki acılara ağlarım sanıyor. Bense bitmiş olan geçmişim ve nasıllığını bilmediğim geleceğime ağlıyorum. Sonsuzluğu tesellim yapmak istiyorum, ama korkuyorum...

Yüzlerindeki kırışıklıkları, hayallerine yaklaştırmayan aynadaki yüzlere bakıyorum. Sonsuzluğun şahikalarını kendilerine hiç yakıştıramıyorlar... Kızıyorlar çıkarlarına dokunanlara ve yanlarında olmayanlar için savuruyorlar iddialı cümlelerini... Dedikodunun tadı damaklarında, kırıp geçiriyorlar kalpleri...

Ve “Durun!” diyorum onlara, “Durun, ben korkuyorum!.. Çünkü sonsuzluğun ne demek olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum!” Ama yüreğimin içlerindeki bu sancılı cümleleri kimseye duyuramıyorum...

İhtiyar olmak zor gelmiyor bana... Hep yaşlı bir hayat geçirmişim gibi davranan, şimdiki çökmüşlüğümle beni damgalayan sevdiklerim de değil içimi acıtan... Sırtımda taşıdığım, geçmişi günah dolu yüklerim zorluyor beni... Bir Allah kelâmını hatırlamadan belki de haftalarım geçip gitmişti. Yaşadıklarıma olan isyan dolu cümlelerim sarıyor etrafımı şimdi...

Bütün bunlar olup biterken, gözlerimden yaşlar süzülürken, yaşadıklarımın ve yaşayacaklarımın hesabının bunlardan ibaret kalmayacağını fark ediyorum. Ben yavrularımın yüreklerindeki o kocaman boşluktan sorumluydum. Allâh’ı anlatmadığım her sahne için başrol oyuncusuydum.

Yine ruhumla yüzleşmelerime döndü içim... Geç de olsa tevbeleri keşfetmiştim... Duâ etmek için ellerimi semâya doğru açtığımda, buruşuk ellerim kadar geç kaldığımı fark ettim.

Ama yine de O’nun merhametin yaratıcısı olduğunu yüreğime îlân ettim.

Ve son nefesim için geç kalmamayı, korkularımdan uzak, yalnızca O’ndan istedim...
Yanıtla

Yönlendir

ahmet sohbet için uygun değil



mümin bir ev düşünüyorum


Peygamberler, hidayet yolunda insanlara karşı öncülük vazifesini yerine getirirken ilk etapta en yakınlarından işe başlamışlar. Onların İslami bir şahsiyete sahip olmaları için azami bir gayret sarf etmişlerdir.

Kur'an-ı Kerim’de geçen kıssalara göz attığımızda hemen hemen her Peygamberin, öncelikle ailesi ve yakın akrabalarının hidayet nuruna erişmeleri için daha bir iştiyak içinde olduklarını görürüz.

Hz. İbrahim aleyhisselam, duasında oğlu Hz. İsmail aleyhisselam’ı kastederek: “RABBİMiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl!” demiş, son-ra da tüm neslini niyazına katmıştır: “… neslimizden sana teslim olan bir ümmet çıkar!...” (Bakara: 128)

Hz. Nuh, tandır kaynayıp dağlar büyüklüğünde dalgalara ramak kal-mışken gemiye binmemekte direnen oğlunun helak olmaması için çırpın-mıştır: “…Ey oğulcuğum! Bizimle beraber sen de bin, kâfirlerle bera-ber olma!” (Hud: 42)

İslami bir toplum inşa edilirken ilk adres herkesin kendi evidir, kendi ailesidir. Tevhid mücadelesinde zaman zaman Firavun’a karşı zorluklar yaşayan Hz. Musa (as) ve Hz. Harun(as)’a, Cenab-ı ALLAH kurtuluş adresini göstermiştir: “…kavminiz için Mısır’da evler ha-zırlayın, evlerinizi namazgâh yapın ve namazı hakkıyla eda edin!..” (Yunus: 87)

Hz. Resulullah aleyhissalatu vesselam, aile, çocuk, ebeveyn ve ev-lat ilişkilerine özel bir önem vermiştir. Yeni doğan çocukların ku-lağına ezan okunmasını, güzel bir isim verilmesini, şefkat ve sevgi ile büyütülmesini, belli bir yaşa geldiğinde başta namaz olmak üzere İslami hassasiyetlere alıştırılmasını, eşler arasında sevgi eksenli bir aile hayatı kurulmasını tavsiye etmiş; salih eş, salih evlat vurgusunu ön planda tutmuştur.

İslami bir toplumun inşasında ilk adres evler olduğuna göre bazı sorularla kendimizi muhasebeye çekelim!

Günümüzde sokaklar, caddeler, okul çevresi ve sair mekânlar güven veriyor mu?

Anne ve babalar, “acaba!” endişesinden uzak bir şekilde gönül ra-hatlığıyla çocuklarını dışarıya gönderebiliyor mu?

Babanın yüreği dış çevreden emin mi?

Veya tersinden sorarsak:

Toplumun temel taşı olan ailede iç huzur var mı?

Anne ve babalar; “Çocuklarımızı İslami terbiye ile büyüttük. Bu konuda herhangi bir endişemiz yok!” diyebiliyorlar mı?..

Aslında zihinlerde bir endişe hâkim. Evler, toplumdan tedirgin… Toplumda derin bir çöküşün yaşandığı ve bu çöküşün evleri de içine çektiği kanaati yaygın.

Bu çöküşe karşı Mü’min evler hazırlanmalı. Peki, bu nasıl olacak? Doğrusu cevap kolay! Reçetesi belli: Evleri namazgâh edinmek. Ya da her eve bir kıble hassasiyeti kazandırmak. Elleri kaldırıp dünyayı arkaya alarak “ALLAH u Ekber” tekbiriyle Rabbin huzurunda el bağlamak ve secde secde boyun eğmek… Toplumsal çürümüşlüğün tiryakı ve kurtu-luş anahtarı bu namaz eyleminde yatıyor.

Mü’minin hayatı bir bütündür ve hayatının her alanında ALLAH (cc)’a kulluk bilinci hâkimdir. Oturduğu ev de Mü’minin hayatının bir parçasıdır. Mü’min orada da İslam’ın hayat düsturlarını pratiğe geçirmekle sorumludur. Dolayısıyla şeytan(aleyhinlane)ın saldırılarına karşı aile fertleri üzerinde koruyucu kalkanlar oluşturmalı, kalbin meyvesi ve göz aydınlığı olan çocuklar için dua ile birlikte fiili gayretlere başvurmalıdır.

Bunun için de:
ALLAH (cc)’a kulluk ahdinin yenilendiği namazlı bir ev ortamı,
İsraftan uzak, gösterişsiz sade bir ev düzeni,
Şefkat, sevgi ve merhametin hâkim olduğu bir ev ortamı,
Çocukların İslami bir kişilik kazandığı, belli bir yaşta namaz hassasiyetine eriştiği bir ev düzeni,
Kalbin tâ derinliklerinden çıkıp zikirlerin arşa yükseldiği bir ev ortamı,
Akrabalık haklarının gözetildiği, sıla-i rahmin önemsendiği bir ev düzeni,
Aile fertlerini korumak adına günah oklarına karşı siperlerin ha-zırlanmış olduğu bir ev ortamı,
Ve dua ikliminin manevi atmosferini teneffüs eden Mü’min bir ev düzeni kurulmalı.
Mekke devrinde İslam’ın da bir evi vardı: Dar’ül Erkam.

Şirk ve zulmün amansız kuşatmasına rağmen Hz. Resulullah aleyhissalatu vesselam bu evde eğitim ve terbiye ile büyük İslam toplumunun temellerini atmış ve İslam’ın geleceği için ilk İslam neslini yetiştirmiştir.

Her Mü’minin evi kendine has bir İslam kişiliğini yansıtır. Çocuk-ların dünyası orada şekillenmeye başlar. Eşler orada İslam’ın sevgi atmosferini solur. Bu açıdan evlerin İslami bir hüviyet kazanması için aile fertlerinin ruhlarını zehirleyen ortamdan sakınıp, ruhla-rını besleyen bir ortam hazırlamak gerek.

Öyle ki, Mü’min evlerde:
Babanın yaptığı İslami çalışmalara destek olacak evlatlar,
Evladın yaptığı İslami hizmetlere yardımcı olacak, onu o yolda ye-tiştirecek babalar,
Kulluk vazifelerini yerine getirmede ailesine kol kanat gerecek fedakâr ve iffetli anneler yetişmeli.
Dedim ya, Mü’min bir evi:
Küçük bir mescid,
Küçük bir zikirhane,
Küçük bir dershane,
Küçük bir mektep,
Küçük bir ilim evi olarak düşlüyorum…

Esiniz huriniz olsun istemez misiniz..?

O cennetlerde gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, tatlı bakışlı öyle güzeller vardır ki, daha önce cin ve ins'ten hiç kimse kendilerine dokunmamıştır. Rahman Sur. 56

Yanlarında, kocalarından başkasının yüzüne bakmayan, yumuşak bakışlı, güzel gözlü, gün yüzü görmemiş yumurtanın pembe beyaz renginde eşleri de olacak. Saffat sur. 48-49

Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır. Sad 52

Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık.
Onları, bâkireler kıldık.
Eşlerine düşkün ve yaşıt. Vakıa Sur 35-36-37


Hiç düşündünüz mü RABBiM cennet hurilerini anlatırken ısrarla neden hep bu cümleleri kullanıyor.. sadece eşlerine has, gözleri sadece eşlerine bakan, sevgileri sadece eşlerine olan, eşlerinden başkasının kendilerine ne bakabildiği ne dokunabildiği ne de sevebildiği; göz nuru gönül süruru huriler eşler...

Düşünün bir; sevdiğinizi düşünün, bu dünyada size eş olan hanımlarınızı düşünün.. bu dünyada size eş olan kocalarınızı düşünün.. evlerinizi düşünün.. sevginizi düşünün.. nasıl bir sevgiyle sevildiğinizi düşünün..

istemez misiniz eşinizin gözü sizden başkası kimseyi görmesin..
istemez misiniz eşinizin bütün sevgisi son zerresine kadar size ait olsun..
istemez misiniz sevginiz size hem bu dünyada hem ahirette cenneti yaşatsın..
istemez misiniz eşiniz gözünüzün nuru gönlünüzün en güzel süruru olsun..
istemez misiniz eğlenceniz; eviniz eşiniz çocuklarınız olsun..

istemez misiniz dostlar RABBiMiN sizlere en güzel hediye olarak verdiği eşlerinizi hep en güzel bir hediye en güzel bir emanet olarak görmeyi, korumayı, sevmeyi ve bu sevgiyle dünyadaki cenneti yaşayıp bu cennetle ahiretteki cennette koşmayı ve cennette eşlerinizin hurilerden daha güzel bir şekilde yine size eş olarak verilemesini...


şimdi daha iyi anlıyorum RABBiMiN hurileri anlatırken ısrarla bu kelimeleri kullanmasını

gözleri eşlerinden başkasını görmeyen
kocalarından başkasının yüzüne bakmayan
kocalarından başkasını görmeyen
daha önce cin ve ins'ten hiç kimse kendilerine dokunmamıştır
Eşlerine düşkün


Eşinizin sadece sizi sevmesi
Sadece size ait olması
Size en güzel güveni vermesi
Size verdiği sözü en güzeliyle tutması kadar insana huzur veren bir şey var mı şu dünyada..

Eşiniz sadece sizin eşiniz...
Sevgisi sadece size

işte sizin huriniz.. işte sizin cennetiniz işte sizin eşinizi ama sadece sizin.. Kimsenin değil sadece sizin...

Ve eşinize sözünüz ve onun size sözü
işte size sadece dünyada ki değil ahirette ki cennetti de bulduracak sözünüz

Eşinize hitaben ve ondan size hitaben

RABBiMDEN başkasına kul
RASULUNDEN başkasına ümmet
SENDEN başkasına eş olmıcam

RABBiM tüm mü'min ve mü'minlere sadece eşlerine eş olmayı sevgilerini sadece eşlerine ve RABLERiNE hasretmeyi ve bu sevgiyle hem bu dünyada hem de ahirette cenneti yaşamayı nasip etsin.....
 
YAŞADIĞIM SÜRECE KALBİMDE OLACAKSIN....
DİLEĞİMDİR SENDEN BAŞKASI DA OLMASIN AHİRET HAYATINDA...