İnsan ve Müslüman

Sual: (Önce Türküm, sonra Müslümanım)veya (Önce insanım sonra Müslümanım) demek, dinimize göre doğru mudur?

CEVAP

Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. İslamiyet’te müslüman olmayan kimseye kâfir denir. Kâfir de sonsuz cehennemde kalır. Önce insanım demek de, önce Türküm demek gibi yanlış bir sözdür. Kur’an-ı kerimde, (Kâfirlerin hayvan gibi, hatta daha aşağı) olduğu bildiriliyor. Hayvandan aşağı olanla, Müslüman hiç kıyas kabul eder mi? Hiçbir şey Müslümanlıktan önceye alınamaz. Allahü teâlâ,(Müminler kardeştir) buyuruyor. (İnsanlar kardeştir) veya (Türkler kardeştir) demiyor. Müslüman Türk’le komünist Türk nasıl kardeş olur? İnsanlar kardeştir sözü bundan daha yanlıştır. Bu söz Batı’ya kâfirlere yaranmak için söylenmiştir. Mevdudi, Hilafet ve saltanat isimli kitabının 68. sayfasında, (Benim nazarımda bütün insanlar eşittir. Bizden olsun veya olmasın) diyor. Bu, masonluğa veya hümanizme uygun bir sözdür. Aslında masonlar da, hümanistler de, Müslümanlığa tahammül edemezler; ama biz herkesi seviyoruz gibi sözlerle inançlarını gizlemeye çalışırlar.

Ağaç dikenindir

Sual: On sene önce ağaç diktiğim tarla başkasına aitmiş. Tapuyu alınca anladık. Ağaçların meyvesi bizim değil mi? Ağaçları tarla sahibine satmam caiz mi?

CEVAP

Siz diktiğiniz için ağaçlar sizindir. Satabilirsiniz ve meyvesini yiyebilirsiniz.

Resim şeklinde küpe

Sual: Balık veya başka hayvan şeklinde küpe takmak caiz mi?

CEVAP

Caiz değildir.

seferilik ve seferilik halimiz..

Dünyada müminin misali, ana karnında bulunan cenine benzer. Çocuk anasından doğar doğmaz ağlamaya başlar. Ama annesi onu emzirmeye başlayınca ağlaması kesilir. Bir mümin ölüp Hakk’a kavuştuğu zaman bir daha dünyaya dönmek istemez. Tıpkı anne karnına dönmek istemeyen çocuğun hali gibi.

Mevlâna Celâleddin Rûmî k.s. Hazretleri bu hali şöylece misallendirmiş :

Bir çocuk anne karnında iken, onun nazarında alemlerin en genişi bulunduğu yerdir. Çocuk bundan daha büyük bir meydan bilmiyor, daha geniş bir mekân tanımıyor. Ne zaman ki Allah’ın emriyle anne karnını terkedip dünyaya doğuyor, görüyor ki dünyanın genişliği nerede, anne karnının genişliği nerede? Anlıyor ki, anne karnında bildiği ilim, genişlik mefhumu, dünyayı gördükten sonra çok küçük ve yanlıştır.

portatore_Balt_in_preghiera.jpg
Hz. Mevlâna, ahirete doğmak üzere olan bizlere şöyle sesleniyor:

Ey insan! Sen dünyayı anne karnındaki çocuk gibi seviyorsun. Zannediyorsun ki, bu dünya senin nazarında, senin ilminde mekânların en büyüğüdür. Bu dünyadan çıkmak istemiyorsun. Bilmiyorsun ki, eğer dünyayı Allah rızası için iradenle terk ederek dünyevî alemden uruc edip yükseldiğin zaman, on sekiz bin alemin genişliğini görünce, anne karnı nasıl önceleri bir çocuğa en geniş meydanken doğduktan sonra onun küçüklüğünü anlıyorsa, sen de dünyanın anne karnı kadar küçük olduğunu görürsün.

İşte, dünya hayatını nimet olarak bilip Allah yolunda gitmeyen kimse için dünya çok geniş bir meydandır. Ama Allah için sefer edecek, ölümle değil de iradesiyle sefer edecek insanlar için dünya anne karnının genişliği kadardır. Bu yolculuk hepimiz için vâkidir, bütün Ümmet-i Muhammed seferîdir.

Seferî bahsi iki kısımdır:

- Fıkıh hükümleri mucibince seferî olmak vardır. Seferîlik denilen bu hal, bir müslümanın 90 kilometrelik yola çıkmasıdır ki, bunun hükümleri fıkıh ve ilmihal kitaplarında açıklanmıştır.

- Bir seferîlik daha vardır ki, buna göre ister mekân değiştirilsin, isterse değiştirilmesin; insan evinin dışına dahi çıkmasa, bütün müslümanlar , bütün insanlık seferîdir. Bu seferîlik, kalpten alem-i melekûta olan seferîlik halidir. Bu, nefsin karanlığını terk etmek suretiyle nuranî kalp ile Allah’a olan seyirdir. Bütün insanlar, Allah’a inansın-inanmasın, bu seferi yapmak için gönderilmiştir.

Fıkıhta seferî hükmünde olanlara nasıl kolaylıklar varsa, Allah için seferî olanlara da elbette kolaylıklar vardır.

Müminlerin emiri Hz. Ömer r.a. şöyle demiştir: Kendim işittim, Rasulullah s.a.v. buyurdular ki:

“Ameller niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur. Hicreti Allah’a ve Rasulü’ne yönelik olanın hicreti Allah’a ve Rasulullah’adır . Hicreti, eline geçireceği bir dünyalık menfaate veya nikah edeceği bir kadına yönelik ise, hicreti gaye edindiği şeyleredir.”

Seferin zorlukları vardır, fakat bazı kolaylıklar da yanında gelir. Dört rekâtlık namazlar iki rekât kılınır. Allah yolunda seferî olanlara da Allah’ın kolaylığı vardır, lütfu ve ihsanı vardır. Bu lütfu ve ihsanıyla evliya-yı izamı seferde ona yoldaş eder.

Dünya seferinde olan kişi, kesesini yoldaş edinir, yanına pasaportunu alır, arkadaşlarını yoldaş eder. Ama bunların sağladığı imkan, verdiği genişlik sınırlıdır. Kim Allah için sefer eder, kalbini Allah’ın azametine çevirirse, Allah’ın kolaylığı ve yardımı vardır. Bu kolaylıklardan birini şu hadis-i şerif haber veriyor: “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir.”

Şu halde Allah için sefer edenin vekili Allah’tır. Yardımı O’ndan gelir, feyzi O’ndan gelir. Ama seferin meşakkati olduğu için bir kılavuza ihtiyaç vardır. Elbette Allah için de kılavuz aramak lazımdır. Allah için seferin kılavuzları enbiya-yı zîşandır, onların vârisleri olan evliya yı izamdır, ulema-yı kiramdır.


müslüman kadının özellikleri




b-188366-dua_eden_kız.jpg

Bir toplumun bugününü ve yarınlarını tahlil edebilmenin en doğru yöntemlerinden biri, kadınların durumunu incelemek. Çünkü onların hayatı nasıl algıladıkları, niçin ve neye göre yaşadıkları, ailede ve sosyal hayatta kendilerine nasıl bir konum seçtikleri, toplumun genel karakterini doğrudan yansıtır. Bununla da kalmaz, yarınlara ilişkin önemli ipuçları da taşır. Öyle ya, yeni nesiller onların ellerinde şekilleniyor.
Kadının toplum hayatında böylesine belirleyici yeri oduğu için, bütün kültür ve medeniyetler bir kadın modellemesi yapmıştır. “Nasıl bir kadın?” sualine cevap aramıştır. İşte bizim kültür ve medeniyetimizin kadın modellemesi.


İslam’ın, hayatın çeşitli alanlarında kadınının nasıl davranması gerektiğine yönelik kuralları, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle belirlenmiş; kadının, anne-baba, akraba, eş, çocuk, komşu, kardeş, arkadaş ve yaşadığı toplumla olan bütün ilişkilerinde ideal davranış biçiminin ne olduğu genel hatlarıyla çizilmiştir.
Öncelikle İslam, önyargıların aksine, kadını sadece evde oturan bir ev hanımı, çocuk bakıcısı ve ev işlerini evirip-çeviren basit ve önemsiz bir düzenleyici olarak görmemektedir. Nesilleri eğitip şekillendiren bir eğitimci, bir davetin öncüsü ve hayatın çeşitli alanlarında toplumun bilinçlenme ve kalkınmasının temel unsuru olarak kabul etmektedir. Yani ailenin ve bütün bir toplumun diğer yarısı, diğer unsuru. Asla ikinci sınıf insan değil!

Nasıl Bir Kadın?
O, yüksek ahlaklı, şuurlu, uyanık, üretken, yapıcı, temiz ve ileri bir şahsiyettir. Sahip olduğu dini şuur ile Rabbine, kendine, anne-babasına, eşine, çocuklarına, akrabalarına, komşularına, kardeşlerine, arkadaşlarına ve bütün topluma karşı görevlerini bilir.Allah’a ve ahiret gününe iman eder. Dünyanın fitnelerine ve şeytanın hilelerine karşı dikkatlidir. Rabbi’ne ibadet eder, emirlerini yerine getirir, yasaklarından kaçınır. Allah’a tam bir teslimiyet içindedir. Rabbi’ne çokça tevbe eder; hata, ihmal ve kusurlarından dolayı bağışlanmasını niyaz eder. Aile fertlerine karşı sorumluluğunun bilincindedir. Yaptığı her işte Allah’ın rızasını gözetir. Gücü oranında iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar.Kendine karşı görevlerinin bilincindedir. İnsanın akıl, ruh ve bedenden meydana geldiğini ve her birinin kendilerine özgü yapıları ve ihtiyaçları bulunduğunun farkındadır. Bunlar arasındaki dengeye özen gösterir; birine önem verip diğerlerini ihmal etmez. Bu hususta da Allah’ın Kitab’ını, Peygamberinin sünnetini ve selef-i salihinin yaşantısını kendine rehber edinir.

İsraf, aşırılık ve kibre kaçmaksızın giyimine özen gösterir. Allah’ın mükerrem kılıp, meleklerinin secde etmesini emrettiği, gökler ve yerdekileri hizmetine amade kıldığı insana yakışır özeni, iç aleminde de gösterir. Anne-babasına iyilik ve ihsanda bulunur. Onların kıymetlerini bilir, değer verir. Onlara karşı isyankar bir evlat olmamaya dikkat eder. Müslüman kadın kocasına karşı olgun, sevecen ve cana yakın bir eş olur. Kocasının hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Onun ailesine karşı saygılı olmaya, iyilik ve ihsanda bulunmaya gayret eder. Kocasının sırrını saklar. İyilik, takva ve salih amel işlemede ona yardımcı olur. Onun gönlünü doldurur, ona mutluluk ve huzur verir. Çocuklarına karşı son derece şefkatli bir annedir. Onların eğitimine yönelik sorumluluğunun farkındadır. Çocuklarına karşı duyduğu sevgi, şefkat ve merhameti onlara hissettirir. Gerektiğinde çocuklarını uyarmaktan, yanlışlarını düzeltmekten geri kalmaz. Böylece gönüllerine güzel ahlakı yerleştirir, onları hayırlı ve şerefli işlere yönlendirerek güzel bir eğitim ile yetiştirmeye çalışır.

Akraba ve yakınları ile aralarındaki sevgi bağını devam ettirir. Komşularına iyilik ve ihsanda bulunur. Onların hal ve durumları ile yakından ilgilenir. Komşuluk hakkını bilir ve gözetir. Kardeş ve arkadaşları ile ilişkileri ‘Allah için sevmek’ esasına dayalıdır. Bu ise insanın hayatındaki en yüce, en temiz sevgidir. Zira, her türlü menfaat ve şüpheden uzak bir sevgidir. Bu esas üzerine kurulan ilişki, temizlik ve saflığını Kur’an ve Sünnet’in ışığından alır. Bu yüzden müslüman kadın, kardeşleri ile olan ilişkilerinde dürüst, samimi ve hoşgörülüdür. Bu kardeşlik bağının devam etmesine özen gösterir. Onlarla ilişkilerini kesmez, tartışarak ve sürtüşmeye girerek duygularını incitmez. Mümkün olan hiçbir iyiliği onlardan esirgemez. Onları daima tebessümle, güler yüzle karşılar. Sosyal ilişkileri çok ileri seviyededir. Bu sosyalliğini, dininin esaslarından ve karşılıklı ilişkiler fıkhının üstün ahlaka ilişkin hükümlerden almıştır.

Güzel ahlaklıdır. Bütün insanlara karşı doğru sözlü ve dürüsttür. Hile yapmaz, aldatmaz, ihanet etmez. Yalancı şahitlikte bulunmaz. Nasihat eder. Hayra öncülük eder. Sözünde durur. Haya sahibidir. İffetlidir. Kendisini ilgilendirmeyen işlere karışmaz. İnsanların mahrem meselelerini araştırmaz. Gösterişten uzaktır. Her durumda adaleti gözetir. Zulmetmez. Sevmediği insanlara karşı da insaflıdır. Hiçbir insanın başına gelen kötülüğe sevinmez. Kötü zanda bulunmaz. Gıybet ve koğuculuk yapmaz. Sövmez ve çirkin söz söylemez. Kimseyle alay etmez. İnsanlara karşı yumuşak ve merhametlidir. Zor durumda olana yardımcı olur. Cömerttir. Yaptığı iyilikleri başa kakmaz. Zorluk değil kolaylık gösterir. Kıskançlık yapmaz. Yapmacık söz ve davranışlardan kaçınır. Güler yüzlüdür. Büyüklük taslamaz, alçak gönüllüdür. Boş işlerle uğraşmaz. Hastayı ziyaret eder. İnsanların dertleriyle yakından ilgilidir. Başkalarını kendine tercih eder. Yapılan iyiliğe değer verir ve teşekkür eder.

What_lies_beneath_II_by_Laila_Jihad.jpg

Örf ve adetlerini İslamî ölçülere uydurur. Büyüklere ve faziletli insanlara saygı gösterir. Kadınlara uygun olan işleri tercih eder. Erkeklere benzemeye çalışmaz. Hakk’a çağırır. Davetinde nazik ve hikmet sahibidir. Saliha kadınlarla birarada bulunur. İşte İslam’ın, hidayetiyle şekillendirdiği ve gönlünü hikmetle yoğurup, basiretini aydınlattığı müslüman kadının şahsiyeti budur. İnsanlık tarihinin tanıdığı en üstün, en ileri kadının şahsiyeti… Zira bu örnek şahsiyet üstün ahlakı kendisinde toplamıştır: Olgun bir akıl, temiz bir kalb, yüce bir ruh… Kainat, hayat ve insana sağlıklı bir bakış… Bu dünyadaki görevine ilişkin derin bir bilinç…

Günümüz İslam coğrafyasının pek çok yerinde kadının, İslam’ın öngördüğü yüksek seviyenin altında olmasının temel nedeni, dinlerinden uzaklaşmaları, cahiliye bataklıklarında bocalamaları ve İslam dışı unsurların peşine takılmalarıdır. Eğer müslümanlar, fikri ve manevi kaynaklarına dönüp, kana kana o kaynaktan içebilseler ve kendilerine asalet ve üstünlük kazandıran hikmetle azıklanabilselerdi, bugünkünden çok daha farklı bir durumda olacaklardı.İslam alemine yönelik saldırılar, özellikle kadının şahsiyetini hedef almıştır. Bu saldırılar, müslüman kadının üzerinden fazilet elbisesini çıkarmaya; bunun yerine onu görünüm, düşünce ve hayat tarzı olarak yabancılaştırmaya çalışmaktadır. Bu uğurda çok yoğun ve sistemli baskı uygulanmaktadır. Ancak, İslam’a yabancılaştırma çabaları, dinini kavramış, bilgili, şuurlu müslüman kadının karşısında başarısız olmaya mahkumdur.

?ui=2&view=att&th=1229c0796adbfb4d&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_1229c0796adbfb4d&zw


insanız zayıfız.


İnsan kâinatın göz bebeği ve yaratılmışların en üstünüdür.

Akıl, şuur, irade ve nice kabiliyetleriyle canlılar arasında en seçkin yere sahiptir.

Gökyüzündeki varlıklardan yeryüzündeki binbir çeşit mevcudata, her şey ona hizmet etmektedir.

Fakat bütün bunlara rağmen en zayıf, en aciz ve en muhtaç varlık da yine insandır.

Bu hakikati bizzat Allah Tealâ Hazretleri şöyle ifade buyurur:

“İnsan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 28)

Evet, zayıfız. Küçücük bir mikrop bizi yere serer. En yakınlarımız dahi ebedi yolculuğumuza bizi yalnız gönderir. Dost bilir, ihanet görürüz. Bin türlü kaza, belâ, musibete maruz kalırız. Üzüntü yıpratır, korku heyecanlandırır, fakat çoğu zaman elimizden bir şey gelmez. Geleceğe baktığımızda kabir kapısını açık, bizi bekler vaziyette buluruz.


Ve ölüm var, en önemlisi ölüm. İnsan ölümden korkar, ötelere inanmıyorsa nefret eder, ölümü yenmek ister. Çünkü ruhu yokluğu istemez. Öyle güçlü sonsuzluk duygusu vardır ki, en inançsız insan bile bundan yakasını sıyıramaz. Fakat ahirete inanmadığı için ölümü yokluk kapısı görür ama elinden hiçbir şey de gelmez.

Bitmeyen ihtiyaçlar, geçmeyen doyumsuzluk

Evet, insan zayıf. Maddi-manevi ihtiyaçları hiç bitmez. Hayalleri nereye kadar uzanıyorsa, ihtiyaçları da oraya kadar uzanır. Dünyanın en zengin insanına bile ahir ömründe, “Daha bir isteğin kaldı mı?” diye sorulsa, yığınla şeyden bahseder. Yüz mülkü varsa yüz birinciye talip olur.

Demek ki insan ne kadar zengin olursa olsun muhtaçtır, nefsinin doymaması sebebiyle her daim fakirdir. Hz. Peygamber s.a.v. bu noktaya işaretle: “Eğer ademoğlunun iki vadi dolusu altını olsaydı muhakkak üçüncüsünü isterdi. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur.” buyurmaktadır.

İnsanoğlunun ömrü, imkan ve iktidarı pek kısa, acz ve zafiyeti pek fazla olduğu için hayalindekilerin çoğunu yapamadan göçüp gider. Hiçbir şeye muhtaç olmayan yalnızca Allah Tealâ Hazretleri’dir. İnsan bütün sebepleri kudret elinde tespih taneleri gibi evirip çeviren Hz. Allah’a dayanıp O’na itimat ederse, iki cihanda da mutlu olur.

Bir sığınak arayışı

İnsanın en önemli zaaf noktalarından biri de nefsin arzularına uymaya, şeytanın kandırmalarına meyilli oluşudur. Zira sabır ve tahammül bakımından zayıftır. Allah’ın emirlerinden ayrıldığı zaman nefs ve şeytan onu kolaylıkla yoldan çıkarıp felakete sürükler, sonunda imanını elinden alarak helâk eder. Zira her bir günahtan küfre açılan bir kapı vardır.

Aslında hata ve günah atamız, efendimiz Hz. Adem’le beraber doğmuş ve adeta onunla ikiz gibi olmuştur. İnsanoğlu da bu hatayı miras olarak devralmıştır. Bu Allah’ın kanunudur ve onu aşabilmemiz mümkün değildir.

O halde herkes hata yapabilir. İradesi en güçlü olanların zayıf bir anı, kendine hakim olamadığı zamanlar olabilir.

Fakat önemli olan o hatanın içinde ısrar edip kalmamaktır. Hz. Peygamber s.a.v. bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi giderir ve yerinize günah işleyen bir topluluk yaratırdı. Ki onlar günahlarından dolayı tevbe etsinler, Allah da kabul etsin.”

Demek ki, prensipte insanoğlunun hataya düşebileceği kabul edilmektedir. Zaten Allah Teâlâ’nın tevbeleri kabul etmesi, acıması, örtmesi ile ilgili pek çok sıfatı bu vesile ile tecelli eder. İnsan hata etmeyecek bir varlık olsaydı -hâşâ- bu sıfatların bir manası kalmazdı.

Bütün mesele, düştüğü zaman hemen kalkmasını, uzaklaştığı zaman yakınlaşmasını bilmek, günaha girmeyi zihninde ateşe girmekle eşdeğerde bilmektir. Babamız Hz. Adem gibi: “Rabbimiz, kendimize zulmettik.” ( A’raf , 23) veya Hz. Yunus gibi: “Senden başka ilâh yok, sen münezzehsin; şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum.” (Enbiya, 87) deyip, nefsin zulmünden Cenab -ı Hakk’a sığınmaktır. Aczini, fakrını, zaaf ve ihtiyaçlarını ortaya koyup O’na iltica etmektir.

Bir gün Allah Rasulü’nün huzuruna korku ve heyecan dolu bir sahabi geldi. Kendini yere atarak: “Mahvoldum ey Allah Rasulü , caddeden geçen bir kadına baktım ve dokundum!” dedi. O esnada ayet nazil oldu ve Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Günün iki yanında namaz kılın; şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir.” ( Hûd , 114)

Evet, hadis-i şerifte de belirtildiği gibi namazlar arada işlenen küçük günahları silip süpürür. O yüzden, kalp günahlarla lekelenip çamura bulandığı zaman önce tevbeye , hemen akabinde de diğer salih amellere yönelmek gerekir. Asıl tehlike günahı küçük ve basit görmek, nefsin heva ve arzularına karşı ciddi ve uyanık bulunmamaktır.

Zayıflıkta saklı güç

İnsan işte böyle acz , kusur ve zafiyetlerle dolu bir varlıktır. Fakat bütün bu acizlikleri, zafiyetleri aynı zamanda onun en büyük güç kaynağıdır. Yeter ki, bu zafiyetini Rabbine karşı hissetmiş olsun. Aksi halde acz ve zafiyetler, ümitsizlik, keder ve aşağılık psikolojisinin kaynağı haline gelir.

Kul halini Rabbi’ne arz edecek. Ağlayan bir çocuk gibi olacak. Ağlayan çocuğun karşısında anne babanın merhameti coşar ve “istediğin nedir yavrum” derler. Onu susturuncaya kadar etrafında pervane olurlar. Böylece çocuk kendi imkanlarıyla elde etmede aciz kaldığı şeyleri ağlamakla elde eder. Aynen bunun gibi, kul da nihayetsiz aczi, ihtiyacı, kusur ve noksanlarıyla Cenab -ı Hakk’ın kapısını çalar, ağlayarak O’na iltica ederse, muhakkak lütuf ve keremle döner. Bütün sebeplerin iptal olduğu, umutların bittiği, çarelerin tükendiği anlarda her duaya icabet eden Allah’a sığınmak, yeni bir umut kaynağı ve yaşama sevinci verir. Çocuk bazen şeker ister, anne baba ise dişlerinin çürümemesi için başka bir şey verir. Kimi zaman da ilaç verir. Fakat ne verirse onun iyiliği için verir. Aynı şekilde her samimi duaya icabet eden Allah Tealâ Hazretleri de kuluna ne verirse onun için muhakkak lütuf ve rahmettir.

İnsanın nefs ve şeytana karşı devamlı uyarılmaya ihtiyacı vardır. İşte bir kısım bela ve musibetler bu vazifeyi görür, onu günahlara karşı ikaz edip korurlar. Başkasının tarlasına girmeye yeltenen koyuna şefkatli çobanın attığı ikaz taşları neyse, mümin için bela ve musibetler de odur. Cebi dolu ve sıhhatli insanın günaha girmesi daha kolaydır. Halbuki mahrumiyet ve hastalıklar, onu böyle bir düşüşe karşı muhafaza eder. Ayrıca aczini idrak edip kibir ve gurur hastalığından kurtulur. Hamd etmek kaydıyla çektiği musibetler günahlarına kefaret olur. Hatta öyle günahlar vardır ki, onları ancak musibetler temizler.

Dünya onlar sayesinde ayakta

İnsan acziyetini kavradığı ölçüde Cenab -ı Hakk’ın rahmetine uyanır. Benlikten arınmış, acz ve zafiyetini hisseder vaziyette devamlı kulluk etmesiyle Rabbi’ne vuslatı süratli ve emniyetli olur. Cenab -ı Hakk’ın fiil ve sıfatları o kimse üzerinde inkişaf eder. Bediüzzaman Hazretleri’nin de belirttiği gibi, gözyaşlarını sebil ederek hüzün, inkisar, ümit ve acziyetle ellerini ilâhi dergâha açan mümin, her şeye gücü yeten Allah’ın rahmetine, kudretine, zenginliğine ve daha pek çok sıfatlarına âyinedarlık yapar. Allah Tealâ Hazretleri böyle birkaç kişi sebebiyle bazen bütün ahalinin üzerinden belaları kaldırır. Zaten bunca isyanımıza rağmen, hal lisanıyla Kâdir -i Zü’l -Cemâl Hazretleri’ne sürekli yalvarıp yakaran zayıf, aciz varlıklar ve bir de salihler olmasaydı, bela ve musibetler üzerimize sel gibi yağacaktı.

İnsan ve hayvanların yavruları, bitkiler, elden ayaktan düşmüş ihtiyarlar, hastalar, musibetzedeler , mazlumlar, oruç tutmakla zafiyet çekenler, kendilerini yaratan kudrete sürekli iltica ediyor ve hal lisanlarıyla “bak halimize acı” diyorlar. Susuz ağaç, “Ya Rabbi suyunu esirgersen kuruyacağım” diyor. Vahşi hayvan yavrusu, “annemden merhametini kaldırırsan öleceğim” diyor. Allah Tealâ Hazretleri de rahmetini sağnak sağnak yağdırıyor. Bir hadis-i şerifte: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar üzerinize sel gibi dökülecekti.” ( Beyhakî ) buyurarak, onların bizim için adeta birer sigorta hükmünde olduğunu beyan ediyor.

Bir beşer olarak acz ve zafiyetini en iyi kavrayıp Allah’a takdim eden Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’dir . Ama O, hiçbir zaman -hâşâ- sıradan bir beşer gibi değildi. Velilerin bile tahammülünü aşan nice zorluklara O tahammül ediyordu. Taif dönüşünde taşlanmış, yaralı, kalbi kırık, kan-revan içindeyken halini yücelerin yücesi Allah’a arz etti. Fakat zerre kadar beddua etmedi, kahret Allahım demedi. Sadece şunları söyledi: “Zaafımı sana şikayet ediyorum. Güçsüzlüğümü sana şikayet ediyorum. Yaraladılar, dayanamadım.”

Allah ızdırap çekenin duasına icabet eder. Çok geçmeden Cebrail Aleyhisselam gök gürültüsüyle birlikte başında beliriverdi. “İstersen dağları kaldırıp başlarına yıkayım” dedi. Bu sözle bir kere daha sarsılan Efendimiz: “Hayır!” buyurdu, “asırlarca sonra, onların nesillerinden bir tek Allah diyecek kişi gelecekse… onları mahvetme.” diyordu.

Yalnız ve rehbersiz

Zayıf, rehbersiz ve himayesiz insan, rüzgârın önündeki saman çöpü gibidir. Kolaylıkla savrulup devrilebilir. Zira insan bir taraftan nerede, ne zaman ve nasıl karşısına çıkıp kendisini aldatacağı belli olmayan şeytanla; diğer taraftan da kibir, haset, kin, nefret, riya, hırs, şehvet gibi yüzlerce manevi hastalığı içinde barındıran nefsle karşı karşıyadır. Üstelik nefs ve şeytanın kolluk kuvvetleri evimizin içinde, yolda, iş yerinde, televizyonda, gazetede, kısaca her yerdedir.

Hadis-i şerifte: “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir” buyrularak, nefsin ne kadar büyük bir hasım ve insanla ne kadar iç içe bir varlık olduğunu beyan etmektedir. Nefsin arzu ve istekleri öldürücü bir zehir gibidir. Şahsın manevi hayatını felç eder. Tutkularının esiri haline getirdikten sonra cehenneme yuvarlar. Çoğu zaman nefs ve şeytan insana dost suretinde yaklaşarak kötüyü iyi, doğruyu yanlış ve bâtılı hak gösterir. Sıfatları düzelmedikçe mutlak surette kötülüğü emreder.

Şeytan da böyledir. Kur’an -ı Kerim’de şeytanın his ve karakteri şöyle anlatılmaktadır: “Elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” ( A’raf , 17) Bu azgın düşmanlara karşılık insan son derece zayıf, mukavemetsiz, tahammülsüz ve meyillidir.

Hal böyleyken nefs ve şeytanın hilelerine karşı uyaran, Hak’tan gelen esintilerle ruhu doyuran bir Allah dostunun himayesine girmeden, azıksız, rehbersiz, tuzakla dolu bu yolda nasıl yürünebilir? Manevi hayatımız açısından adeta yer-gök üzerimize ateş saçıyor. Bu durumda yanımızda dua ve himmetini bizlere zırh yapan, zafiyetlerimizi tedavi edip kuvvete dönüştüren bir Hak dostuna ihtiyaç duyulmaz mı?

İlim ve irfanıyla insanı yoğurup terbiye eden, feyz pınarlarıyla kalpleri ihya eden, ufkuna girenlere aşk boyasını çalan bir mürşid-i kâmil, manevi hayatımızın istikameti ve ebedi hayatımızın selameti için ne kadar da elzemdir! “Ne olursan ol gel” diyen Sâdât-ı Kiram’ın yolundan giden hiç yıkılır mı? Bizi yalnızlık vahşetinden kurtarmak için elini uzatan hakikat davetçisine el veren yalnız kalır mı? Hz. Mevlâna ne güzel söylüyor: “Padişahın dostu olan hiç zayıf ve kimsesiz kalır mı?”

Allah c.c. dostları buyuruyor ki: Kapıyı ısrarla vurana kapılar açılır.


ALLAH’ın sevgisini tatmadan sakın bu fâni dünyadan göçmeyesin. O’nun sevgisinin tadı, yiyecek ve içeceklerde bulunmaz. Çünkü bunlardan istifade etmede kâfirlerle hayvanlar sana ortaktır. Sen Allah‘ın zikrinin tadını almakta ve cem makamına muvaffak olmakta meleklere ortak ol. Ruhlar, nefislerin serpintilerine tahammül edemez. Dünya leşine battığında bu halinle Allah‘ın huzuruna çıkmaya layık olamazsın. Çünkü günahla kirlenmiş olanlar Allah‘ın huzuruna alınmazlar.

O halde kalbini temiz tut ki, gaybın kapıları sana açılsın. Günah işlemeyi bırakıp, zikir ve tevbe ile Allah‘a dön. Kapıyı ısrarla vurana kapılar açılır. İnsanların birbirine karşı iyi ve dostça davranışları olmasaydı, bunları sana anlatmazdım. Rabiatü’l-Adeviyye:’Bu kapı ne zaman kapandı ki açılsın.’demiştir. Fakat ey kişi! Bu seni Allaha ulaştıran kapıdır.

Kalbinin Allahın birliğinden habersiz ve bu konuda dikkatsiz olmasından sakın. Zikredenlerin birinci basamağı, Allah‘ın birliğini ve tekliğini anmaktır. Zâkirlere kapının açılması ancak Allahın birliğini anmalarından dolayıdır.

O’nun rahmetinden kovulanlar da ancak yaptıkları işin önemini kavramaksızın, körü körüne, bilinçsizce Allahı zikrettikleri için kovulmuşlardır. Mide ve cinsel doyum şehvetlerini kırarak bu akıbetin önüne geçebilirsin. Zira Allah‘ı zikirde sana ancak nefsin muhalefet eder. Yaratıklara olan sevgin ne çok, Allah‘a olan sevgin ise ne az!

Allah ile karşılıklı olarak birbirinizi sevme kapısı sana açılmış olsaydı, elbette seni şaşırtan çok şeylere tanık olurdun. Gecenin ortasında uykuyu bölüp, kıldığın iki rekât namaz, Allah ile karşılıklı olarak birbirinizi sevmektir. Hastaları ziyaret etmen, Allah ile karşılıklı olarak birbirinizi sevmektir. Cenaze namazını kılman, Allah ile karşılıklı olarak birbirinizi sevmektir. Müslüman kardeşine yardım etmen, Allah ile karşılıklı olarak birbirinizi sevmektir. Eziyet veren şeyleri yoldan uzaklaştırman, Allahile karşılıklı olarak birbirinizi sevmektir. Yere bırakılmış kılıcın onu savuracak bir kola ihtiyacı vardır. Senin için Allah‘ı zikirden daha faydalı ibadet yoktur. Çünkü zikir ayakta duran, rükû ve secde yapamayan yaşlılar ve hastalar için de kolay bir ibadettir.

Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağını, âlimler ve hikmet sahipleri sana öğretirler. Sen hiç satın alınır alınmaz hizmet etmeye elverişli köle gördün mü?! Bilakis o önce bir eğitimciye verilir de o onu eğitir, ona edep ve terbiye kazandırır. Eğitim ve terbiyeyi başarıyla tamamladığında hükümdara hizmet etmeye başlar. Velilerin yaptığı da budur. Öğrenciler, onların himmetiyle huzura varacakları güne kadar onlarla beraber olurlar. Yüzme hocası, birine yüzmeyi öğreteceği zaman o kişi yalnız başına yüzebilecek seviyeye gelinceye kadar onunla yanyana yüzer. Artık o yüzmeye başladığında ise onu korkusuzca denize salabilir.

‘Peygamberler, veliler veya salihler vasıtasıyla Allaha yaklaşılamaz.’ diyen düşünceden uzak dur. Kuşkusuz Allah kendine ulaşmak isteyenler için onları vesile kılmıştır. Velilerden sadır olan, su üzerinde yürümek, havada uçmak, gizli şeyleri haber vermek ve suyun kaynayıp çıkması gibi harikulade haller, peygamberin doğruluğuna şahittir. Çünkü velilere verilen kerametler, peygamberlerinden dolayıdır.

KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-İ NEBEVÎ (Su Kasidesi)


Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

(şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..)

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ıhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.)

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de) gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.)

ıste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun.)

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından) kurtarabilir.)

ıçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su

(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
ıktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su

(Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

(ınsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.)

Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su

(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden), ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su

(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su

(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da olsa o eşikten dönmez.)

Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)

Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

(Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da
şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su

(Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası) gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı) döktüğü zaman,)

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)

GÜLİSTAN


Ey nefis! Bil ki,
dünkü gün senin elinden çıktı;
yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona mâliksin.
Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil.
Lâakal, günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi,
hakiki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan
bir mescide veya bir seccâdeye at.

Bediüzzaman

Kabir ziyareti


Sual: Kabir ziyareti hangi günler daha iyidir? Gece de kabir ziyareti yapmak caiz midir?

CEVAP

Pazartesi, Perşembe, Cuma ve Cumartesi günü kabir ziyareti efdaldir. Cuma günü ziyaret, Cuma namazından sonra olması iyi olur. Cumartesi günü ziyaret güneş doğana kadardır. Perşembe günü, ziyaret, öğleden önce veya sonra olabilir. Özellikle, Berat gecesi gibi mübarek gecelerde de kabir ziyareti daha iyidir. Kıymetli zamanlarda, Zilhiccenin onunda, bayram günlerinde, Aşure gününde kabir ziyaret edilmesi daha uygundur.(Hindiyye)

Geceleyin de kabir ziyareti yapılabilir.

Namazı kaçırmamak için

Sual: Maliki’yi taklit edenin, abdestliyken elini bıçak kesse, abdesti bozulmaz mı?

CEVAP

Vakit darsa, namaz vaktini kaçırmamak için o abdestle namaz kılması caiz olur.

Hileyle mal satmak

Sual: İtalya’da imal edilen malın aynısını Türkiye’de imal ediyorum. İtalya malı diye yazmak caiz midir?

CEVAP

Hayır, hileyle satmak caiz değildir.

GÜLİSTAN


Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz,
hayatınızı İmân ile hayatlandırınız
ve ferâizle zînetlendiriniz
ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.
Bediüzzaman
Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem Miracını haber verdiğinde Kureyş müşrikleri, hemen, Hz. Ebu Bekir'in yanına vardılar. Ona:

"Ey Ebu Bekir! Senin sahibin hakkındaki şeyden haberin var mı?

O, güya, bu gece Beytü'l-Makdis'e varmış![1] Orada namaz kılmış! Sonra da Mekke'ye dönmüş!?" dediler.

Hz. Ebu Bekir:

"Siz onun hakkında yalan söylüyorsunuz!" dedi.

Müşrikler:

"Hayır! Kendisi, şuradaki Mescid'de halka böyle söyledi!" dediler.

Hz. Ebu Bekir:

"Vallahi, eğer o bunu söyledi ise, muhakkak, doğrudur!" dedi.

Müşrikler:

"Sen onu doğruluyor, kendisinin bir gecede Beytü'l-Makdis'e gidip sabahtan önce Mekke'ye geldiğini doğru buluyor musun?" dediler.

Hz. Ebu Bekir:

"Evet! Bunda şaşacağınız ne var?

Vallahi, ben onu bundan daha uzak olanında, gecenin veya gündüzün herhangi bir saatinde kendi sine semadan haber geldiğini bana haber verdiğinde tasdik edip duruyorum!" dedikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına geldi ve:

"Ey Allah'ın Peygamberi! Sen şu halka bu gece Beytü'l-Makdis'e gittiğini söyledin mi?" diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.):

"Evet!" buyurdu.

Hz. Ebu Bekir:

"Ey Allah'ın Peygamberi! Onu bana tarif ve tavsif et! Çünkü, ben oraya gitmişimdir" dedi.

Beytü'l-Makdis, hemen, Peygamberimiz (a.s.)ın gözünün önüne geldi. Peygamberimiz (a.s.), ona bakarak, Hz.Ebu Bekir'e Beytü'l-Makdis'i birer birertarif etmeye başlamış; anlattıkça, Hz. Ebu Bekir de:

"Doğru söylüyorsun! Ben şehadet ederim ki; sen Allah'ın Resûlüsün!" demiştir.

Peygamberimiz (a.s.) da:

"Ey Ebu Bekir! Sen, Sıddîk'sın!" buyurmuş ve o gün ona Sıddık ismini vermiştir.

Bugün Mirac kandilidir

Bugün Mirac kandilidir

Sual: Mirac ne demektir, bu gecenin önemi nedir?

CEVAP

Resulullah efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. Recebin 27. gecesidir. Resulullahın, Mekke'den Kudüs'e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere götürüldüğüne inanmayan sapık olur. (Bahr)

Peygamber efendimiz Mirac’ını özetle şöyle anlatıyor: Verilen Burak’a binip Beyt-ül-Makdis'e geldim. Onu, önceki Peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescide girip orada iki rekat namaz kıldım. Sonra çıktım. Hazret-i Cebrail bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, yaratılışa uygun olanı seçtin dedi. Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında, sen kimsin diye bir ses geldi. Ben Cebrail'im dedi. Yanındaki kim dendi. Muhammed aleyhisselam dedi. O, Peygamber olarak gönderildi mi dendi. Cebrail, evet dedi. Gök kapısı açıldı. Hazret-i Adem’le karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. 2. semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana merhaba diyerek dua ettiler. 3. semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hazret-i Yusuf’u gördüm. O da dua etti. 4. semaya çıktık. Aynı sualler ve konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hazret-i İdris’i gördüm. O da dua etti. 5. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hazret-i Harun’u gördüm. O da dua etti. 6. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hazret-i Musa’yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. 7. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-mamura dayamış Hazret-i İbrahim’i gördüm. O da dua etti. Beyt-ül-Mamur'u gördüm. Sonra Hz. Cebrail beni Sidretü'l-Münteha'ya götürdü. Allahü teâlâ, günde elli vakit namaz farz kıldı. Hazret-i Musa'nın yanına geldim. Ona elli vakit namaz farz kılındığını bildirdim. Rabbinden azaltmasını iste, ümmetin buna güç yetiremez, tecrübem var dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim buyurdu ki:

(5 vakit namazı farz kıldım. Her vakit için 10 sevab var. Böylece 50 vakit namaz olur.)[Müslim]

Mirac gecesini ibadetle gündüzünü de oruçla geçirmeli. Bu konudaki iki hadis-i şerif meali:

(Bu gece iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır.) [İ.Gazali]

(Recebin 27. günü oruç tutana, 60 yıllık oruç sevabı verilir.) [İ.Gazali]