İsra ve Miracın Keyfiyeti(Miraç kandilimiz mübarek

Cenab-ı Hâk şöyle buyurmaktadır:
Bismillahirrahmanirrahim
‘Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu Mescid-î Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, gözetendir’. İsra sur. Ayet:1
Bir diğer surede de şöyle buyruluyor:
‘Şimdi siz onun gördüğü üzerinde kendisiyle tartışıyor musunuz? Andolsun ki, Onu bir başka kez daha inişte gördü. Sidretu’l-Münteha’nın yanında. Barınma (Me’va) cenneti onun yanındadır. O zaman O gördüğünde Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da. Andolsun ki o Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.’ Necm, 53/12-18

Miraç Ne Şekilde Vuku Bulmuştur?

Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuşlardır:
‘ Bir gece halam Ümmühanın evinde, diğer bir rivayete göre Kâbe’de iken Cebrâil a.s. geldi. ‘Ey muhterem nebi Yargılayıcı olan Rabbinin huzuruna varmak için kalk, melekler seni bekliyorlar dedi.
Göğsümü göbeğime kadar yardı, kalbimi çıkarıp iman dolu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan sonra katırdan küçük merkepten büyük beyaz renkte ve Burak isminde bir hayvana bindirildim. Bu hayvan her adımını, gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mescid’i Aksa’ya geldik. Cebrail Burak’ı bütün peygamberlerin hayvanlarını bağladıkları bir halkaya bağladı. Mescid’de Peygamberlerin ruhları temessül etti. Bize selam verdiler. Bende selamlarına karşılık verdim. Cebrail bana öne geç nebilere iki rekat namaz kıldır dedi. Bende imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince, yaratılışına uygun olanı seçtin dedi. ‘ Ebû Said-i Hudri’nin rivayetine göre, Peygamber efendimiz s.a.v. şöyle devam ettiler:
‘ Bundan sonra bir Miraç (Merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O miraç ölülerinizin ölürken gözlerini diktikleri şeydir. Ölülerin ruhları, bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail beni bu merdivenden Hafaza kapısına kadar çıkardı. Yani dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Cebrail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir muhavere geçti. İçerden soruldu:
- Sen kimsin?
- Ben Cebrail’im.
- Yanında ki kim?
- Muhammed s.a.v.
- Ya O Resûl olarak gönderildi mi?
- Evet.
‘ Hemen kapıyı açtılar ve beni selamladılar. Bir de ne göreyim, semayı muhafaza eden İsmail isminde müvekkil bir melek, yanında yetmiş bin melek o meleklerden her birinin yanında yüz bin melek var’. ‘Bunlardan ayrılınca bünyesi yaratılışından beri hiç değişmemiş bir adamın yanına geldim. Kendisine zürriyetinin ruhları arz edilince Mümin ruhu ise, ne güzel, ne hoştur. Bunun kitabını İlliyyin’de kılın diyor. Kafir ruhu ise, ne kötü ruh, ne fena rayiha.. Bunun kitabını Siccil’den kılın diyor. ‘
- Ya Cebrail bu kim? diye sorduğumda,
- Bana Adem’dir diye cevap verdi. O bana selam verdi ve hoş geldin ey salih nebi, ey salih evlat diye karşıladı.
Burada bana cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azap gören kavimler gördüm. Dudakları deve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına bir takım memurlar konmuş dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını sorunca, Cebrail, yetim malı yiyenler olduklarını söyledi. Yine orada pislik yiyen zinakarlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yerlerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğnenen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.
‘ Sonra ikinci semaya çıktık.Orada Yusuf a.s. ile buluştuk. Yanında ümmetinden kendisine tabi olanlarda vardı. Yüzü, ondördüncü gecede ki ay gibi idi. Onunla da selamlaştık.
Peygamber efendimiz üçüncü semada iki teyze zade Yahya ve İsa a.s. ile, dördüncü semada İdris a.s. ile, beşinci semada Harun a.s. ile ve altıncı semada Musa ile görüştü. Onlarında hepsi, ‘ Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebi’ dediler’.
Resûlü Ekrem anlatmaya devam ediyor:
‘ Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbrahim a.s. ile buluştum. Sırtını Beytül Mamur’a dayamış, beni selamladı ‘ Hoş geldin ey salih nebi! .. Hoş geldin ey salih evlat dedi. Burada bana denildi ki,’İşte senin ve ümmetinin mekanı’. Sonra Beytül Mamur’a girdim. İçinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder, ve bir daha kıyamete kadar tavaf için sıra gelmez.’
Peygamber efendimiz, burayı anlatırken, şu ayeti kelimeyi okudular: ‘Rabbinin askerlerinin adedini ancak Rabbin bilir.’ El-Müddesir sur: ayet:31
Peygamberimiz, yedinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor:
‘ Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki bir yaprağı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir menba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebrail’e bunu sorduğumda dedi ki, ‘Şu rahmet nehri, şu da Allah’ın sana verdiği Kevser Havzıdır.’ Rahmet nehrinde yıkandım. Geçmiş günahlarım affedildi. Sonra Kevser yolunu tutarak cennete girdim. Orada göz görmedik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelmeyecek olan şeyler gördüm.
‘Bundan sonra Sidretül Münteha’ya kadar çıktık. Sidre’den yükselince Cebrail durakladı ve’ Ya Muhammed, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur’ dedi.
Resulü Ekrem, lâhut âleminin bu en yüksek yerinde REFREF denilen bir vasıtayla, Allah’ın dilediği yere geldi. Bir rivayette, Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar:
‘Sidre’den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arşın altına geldiğimde, Arşın üstüne baktım, ne zaman var ne mekan, ne de cihet. Rabbimin şu lâhuti sesini işittim:
‘Yaklaş ey Muhammed. Ben de Kabe Kavseyn miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: ‘Ettehiyyatü lillahi, vessalevâtü, vettayyibatü.’ (En güzel tahiyye Allah’a mahsustur. Bedeni ve mali ibadetler de O’na layık ve mahsustur.) Bunun üzerine Allah C.C. şu mukabelede bulundu:
‘ Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetüllahi ve berekâtühû.’ (Ey nebi, selâm sana olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.) Ben tekrar, Es-selâmü aleynâ ve alâ ibadillahissalihine. Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammed en abdühu ve resulü hu.’(Selâm, bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerlerine olsun. Ben şahadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedim.’
Bir diğer rivayette:
Artık Allah bana vahyettiğini vahyetti. Üzerime her gündüz ve gece içinde elli namaz farz kıldı. Musa’nın a.s. yanına indim. Rabbin ümmetin üzerine neyi farz kıldı? diye sordu. Elli namaz farz etti, dedim. Rabbine dön ve ondan azaltmasını iste. Çünkü ümmetin buna güç yetiremez. Ben İsrail oğullarını imtihana tabi tutmuş ve onları tecrübe etmişimdir, dedi. Ben de Rabbime döndüm ve: Ey Rabbim! Ümmetim üzerine hafiflet, diye niyaz ettim. Benden beşini indirdi. Musa’ya döndüm. Benden beş namazı indirdi, dedim. Muhakkak ümmetin buna güç yetiremez. Binaenaleyh Rabbine dön ve hafifletmesini iste, dedi. Böylece Rabbim Tebareke ve Teala ile Musa a.s. arasında gidip gelmeye devam ettim. Nihayet (Rabbim bana) şöyle buyurdu: ‘Ey Muhammed! Onlar her gündüz ve gece içinde beş namazdır. Her bir namaz için on (sevap) vardır. İşte böylece elli namaz olur. Her kim bir iyilik yapmaya niyetlenirde yapamazsa, onun lehine bir iyilik yazılır. Eğer yaparsa on iyilik yazılır. Her kim bir kötülük yapmaya niyetlenir de yapmazsa onun aleyhine hiç bir şey yazılmaz. Eğer yaparsa, bir tek kötülük yazılır.’ Sonra indim ve Musa’nın (a.s.) yanına vardım. Kendisine haber verdim. Rabbine dön ve ondan hafifletmesini iste, dedi. Allah Resulü s.a.v.: ‘Rabbime çok döndüm, nihayet artık ondan utandım, cevabında bulundum’ buyurdu. S. Müslim
Miraç vakıasını Hz.Muhammed’den 45 sahabe rivayet etmiştir.İbni Kesir’in ifadeleri bu meyandadır. Sözü edilen sahabelerin bazıları şunlardır: Enes b.Mâlik,Ebu Hureyre, Ebu Zer, Mâlik b.Sa’Saa, İbni Abbas, Cabir b.Abdullah, İbnu Mesud …. Bu rivayetler, S. Bûhari, S.Müslim, Sünen Nesaî, gibi meşhur kütübi site kitaplarında mevcuttur.
Miracın Sübut Delilleri:
İsra ve Miraç olayının meydana geldiği, hem Kuran’la Hem Resulullah’ın sünneti yani hadisleriyle hemde İslâm ümmetinin icma’sı ile sabittir. İhtilaf İslâm ümmeti arasında mevcut değildir. sadece oluş biçimi özerinde bazı farklı görüşler olmuştur. Farklı görüş sahiplerinin, delilleri zayıftır.
- Miracın Mekke’den Mescidi Aksa’ya kadarki kısmı kitapla sabittir. Bunu İnkar eden kâfir olur.
- Mescidi Aksa’dan semalara kadar ki kısmı meşhur hadislerle sabittir.bunu inkar eden kimse fasıktır.
- Semadan Mâverâyı aleme çıkışı ise Haber-i âhad ile sabittir. Bunu inkar eden ise Muhti (hata etmiş) olur.

Açılın kalp kapıları!

www.diniresim.net-o yaratilmasaydi.jpg



Her şey gönlün derinliklerinden geleni fark etmekle başlar Onu anlamakla kemale erişir Ondan nasiplenebilmekle de zirveye tırmanır herkesin kalbine bir kapı koymuştur, derinliklerde gizli Bu kapıdan girenler hüsrana uğramazlar, o kapıya erişenler nasipsiz kalmazlar Bu kapı Hak kapısıdır…

Vermeyi istemeseydi istemek duygusunu vermezdi Önce istemekle başlar herşey Cüzi irade ile başlangıcı bizim yapmamız gerekir Gerçi sebepler dairesi dışında bazı kullarına özel lütuflar verebilir ve kapılarını kendi açabilir ama bu istisnai durumdur, genele mal edilemez

İradeniz ile almanız gereken yolu aldığınızda inayet-i ilâhi tecelli eder ve kendisinden başka kapılara yönelmenizi, rahmeti ile engeller…

Kul muhabbet kapısından girince o güne kadar hiç görmediği, belki sadece duyduğu bir sevgi çağlayanına ulaşmış olur Sevdiğinden daha fazla seven, onu ondan daha iyi bilen ve her ihtiyacını verebilme kudretinde olan Zata ulaşır…

Bu, dünyadan ve çevremizden yüz çevirmek değildir Sevginin merkezine tüm sevgilere en layık olan oturtulur, tüm sevmeler de O’nun çevresine Yani önce O sevilir, sonra her şey O’nun için sevilirBir kalpte iki sevgi olmaz sözünü de bu doğrultuda anlamak gerekir

Bu kapının anahtarı tefekkürdür ki bilinen ibadetler içerisinde semeresi en çok olanlardan biridir

O’nu bulmak marifet iledir Marifet de tefekkür ile olur Önce kendi içinize dönmeyi öğrenin Kafanızda sizi meşgul eden tüm problemler ve muhakemeleri bir tarafa bırakın Dupduru olun Sonra kalbinizin derinliklerine doğru yola çıkın O bize, bizim tahmin ettiğimizden daha yakındır

Açılın kalp kapıları! Rabbimi bulmaya geldim deyin Rabbinizi orada sizi bekler bulacaksınız

Hiçbir şey söylemeyin isterseniz Kalbinizin tüm burukluğu, içinizin tüm susamışlığı ve günahlar altında iki büklüm olmuşluğunuzla sadece Ya Rabbi!deyin, yetecektir

Kulunun kendisine dönmesi kadar O’nu hoşnut eden başka bir şey olmayan Rabbimizin, Lebbeyk Kulum! Söyle ne istiyorsun? Nedir seni üzen? Beni bulan ve rızamı alan kulumu ne mahsun edebilir ki?

Sen mahsun olma Ben senin vekilinim dediğini duyarsınız belki Rabbim nasip ederse

Bu öyle bir lütuftur ki onu elde edenin kapısını çalacağı başka bir merci, açamayacağı hiçbir kapı kalmamıştır

Öyle bir sevgiliyi sevin ki size her şeyi vermeye gücü yetsin, her ihtiyacınızı görsün, sizi hep gözetsin Öyle bir sevgiliye kendinizi sevdirin ki O sevdi mi kainattaki tüm kullarına da sizi sevdirsin O’nun adıyla çaldığınız tüm kapılar ardına kadar açılsın Muhabbetiniz muhabbetle
mukabele bulsun

İşte insanın yaradılış gayesinin başlangıç noktası budur Diğerleri onun arkasından gelir

Unutulmaması gereken bir fark vardır ’ı bilmek ayrıdır, O’nu idrak etmek ayrıdır Bilmek marifetle, idrak tefekkür ile olur

Her şeyde esma-i ilahiyeyi görmek marifettir ’ı her yerde görmenin, bilmenin belli bir mantığı yoktur Bu his dünyası ile ilgilidir ’ı bilmek ancak onu hissetmekle olur

O tecellileri tefekkür etmek de idrake götürür ’ı idrak ettiğinizde kemalâta ermiş, kalbinizde mutmainliği yakalamışsınız demektir Artık kalp kapılarınız ardına kadar açılmıştır Attığınız her adım sizi ayrı bir muhabbete, gördüğünüz her lütuf ayrı bir hayrete götürecektir

Artık her anınızda O’nun büyüklüğünü ve muhabbetini gözyaşları içerisinde seyre koyulacak, Sübhan ile ayrı bir tefekkür, -u Ekber ile başka bir hayret, Elhamdulillah ile de şükür ufuklarını yakalayacaksınız Rabbimin izniyle

Rabbim bizleri kendini hakkıyla idrak eden kullarından eylesin

Amin

Bir Bebeğin Yarım Kalmış Günlüğü

bebekxr9od4mg1.png


5 Ekim: Bugün var edildim buradayim varim,Mühis bir duygu bu varoldugumu henüz annem ve babam bilmiyor. Bir Elma cekirdeginden bile kücügüm ama nede olsa ben benim varim ya bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz,yüzüm yok ama varligimi ve benligimi hissedebiliyorum.Bir kiz olacagim ve baharda cicekleri sevecegim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm kimildamam mümkün degil.Annem henüz farkinda degil ama onun kaniyla besleniyorum.Kalbini dolasip gelen simsicak kan bana geliyor .Beni sevecek bir kalbin kipirtilarini simdiden hissediyorum,Annem beni cok sevecek.Annem icin güzel bir sürpriz olacagim.

23 Ekim:Hic görmedigim bir el agzimi bicimlendirmeye basladi,dudaklarimda onun dokunusunu hissediyorum,Bu elin dokundugu yerler dudagim damagim oluyor.Düsünün bir yil sonra bu elin dokundugu yerde tebessümler acicak gülecegim.Dudagimdan ve dilimden sözler dökülecek Anne diyecegim.Anne duyuormusun beni? seninle konusacagim.Sana gülecegim Kimilerine göre hala daha var degilmisim..Nasil olur? varim ve gülücükler sunacak dudaklarimda olmak üzere.Hem sonra bir ekmek kirintisi ne kadar kücük olursa olsun yine ekmekdir,öyle degilmi annecigim ah bir konusabilsem!

27 Ekim:Bügun pek mutluyum.Icimde tatli bir kipirti basladi atan bir kalbim var kalbim atmaya basladi,hayatim boyunca atip duracak,sevgilerle dolduracagim kalbimi,tipki annemin ki gibi,annem bedeninde iki tane kabin birden atmaya basladigini bilse ne kadar da sevinirdi,duyuyormusun anne?

2 Kasim: Hergün biraz daha büyüyorum,Kollarim ve bacaklarimda bicimlenmeye basladi,hele bir büyüsün kollarim bak nasil kucaklayacagim seni annecigim,su ayaklarimda tamamlansin da beraber cicekli bahcemizde yürüyelim,belki birlikte okula gideriz.

12 Kasim: Ah Evet…bunlar,bunlar ne kadar sevimli ve kücük seyler ,aman allahim parmaklarimda cikmaya basladi,bunlarla cicek toplayacagim,annemin elini tutacagim,kalem tutacagim,belkide güzel bir siir yazacagim,annecigim ordamisin? Ellerimi ellerinin arasina koymak icin sabirsizlaniyorum.

20 Kasim: Ohh nihayet..annem doktora gitti burda oldugumu ögrendi..yasasinn!doktor teyze özel bir cihazla gördü beni,ultrason diyorlarmis.Resmimi bile cekdi.Seviniyormusun annecigim? Seneye kalmaz kollarinin arasinda olacagim..

25 Kasim: Artik babamda burda oldugumu ögrendi;fakat henüz kiz oldugumun farkinda degiller onlara sürpriz yapacagim..

10 Aralik: bugün yüzüm tamamlandi artik iki güzel gözüm,biri kücük burnum,dudaklarim ve yanagim var,anneme benziyorum galiba..

13 Aralik: Artik cevreme bakabiliyorum.etrafim cok karanlik ama olsun,yinede mutluyum yasiyorum ve varim.Kisa bir süre sonra gün isiginida görebilecegim,renkleri ve cicekleri taniyabilecegim.Rüyamda gördüm,dünyada gökkusagi diye bisey varmis,onu cok merak ediyorum.annecigim babacigim sizin yüzünüzüde görecegim,tanisacagiz,mutlu olacagiz,gülüsecegiz…

24 Aralik: Kulaklarim daha iyi duyuyor artik,annecigim senin kalbinin seslerini duyuyorum.Benim kalbimin atislarinida sen duyabiliyormusun? Hatta sesini bile taniyabiliyorum Sesin ne kadar tatli,hic duymadigim bisey bu..Güzel vede saglikli bir kiz olacagim kollarinda uyuyacagim,yüzüne bakacagim,o tatli sesini dinleyecegim,benim icin ninni de söyleyecekmisin annecigim? Sende beni özlüyorsundur mutlaka,beni koklayacaksin ..cok seveceksin degilmi?…

28 Aralik: Anne burda biseyler oluyor.

Doktor abla neden mutsuz bakiyor öyle?sense aci cekiyor gibisin,kalp seslerin degisdi…susdun.Benimle neden konusmuyorsun anne?anne…anne…annecigim,yüzümde soguk bir sey hissediyorum.Anne yüzümü parcaliyorlar anne neolur birseyler yap canim cok aciyor.Kolumu cekiyorlar anne….annee..Ayaklarimi parcaliyor bu sey anne…Beni sana baglayan damari kopardilar anne…anne…

kalbimi parcaliyorlar….annecigimm..annee…an….

Neyin Hasretini Çekiyoruz?



2192457936_b4e6eb19a5

Neyi çok severseniz ve neye bel bağlarsanız, onunla imtihan olursunuz. Düşüncelerinize takılan ve aklınızı meşgul eden, geceleri uykularınızı bölen neyse, onunla karşılaşırsınız.

Hasretini çektiklerinize bir bakıverin. İsteklerinize ulaşmak için çabaladıklarınıza. Çabanız ne yöndeyse ona yönelirsiniz. Ve onunla da imtihan olunursunuz.

İmtihan edildiklerinize bir bakıverin, kayda değerse kaydetmeye devam edin yüreğinize. Lakin unutmayın, sizin kaydettikleriniz de kaydediliyor her an.

Hasretleriniz yakıyorsa yüreğinizi, değsin yüreğiniz yanmaya. Yangınlarınız nefsinizi de yaksın, sadece yüreğinizi değil. Kuruyorsa göz pınarlarınız ağlamaktan, yoruluyorsanız eğer beklemekten, ardınıza bir bakıverin. Uğruna ağladıklarınıza… Beklediklerinize…

Alçaltıyor mu sizi? Yüceltiyor mu? Korkmayın, sorun kendinize. Vicdan aynasına bakın, yüzleşin içinizle. Hatta kalbinizle, hatta gözlerinizle, hatta nefsinizle…

Değiyor mu acaba, ne zaman son bulacağı belli olmayan kısacık hayatınızda uğruna yandıklarınız? Değiyorsa bırakın varsın yansın ebediyen.

Hayatı Anlamlandırabilmek

Bir şeyler yaşanıyorsa şu kısacık hayatta, anlamlı olmalı, yaşanan her ne varsa. Anlam kazandırmak, aklımıza ve irademize bağlı. Aklın ve iradenin hakkını vermek bize bağlı. Yaşamak için yaşamamalı sadece, atılan her adımda O anılmalı, nefes alış verişlerimizi O’nunla değere bindirmeliyiz.

Hayatımızı değerlilerle değerlendirmek bizim ellerimizde. O’nu anmadığımız günleri yaşanmamış saymalıyız, O olmadıktan sonra yanımızda, ne kıymeti var alıp verdiğimiz solukların.

Hayatınızı kime adarsanız onunla fanileşir ya da ebedileşirsiniz. Karun parayı sevdi, Ebu Cehil kibri sevdi, Firavun zulmü. Kim neyi sevdiyse onunla yandı.

Şeytan gururu sevdi, gurur kovdurdu onu cennetten. Bir anlık hatasıyla kaybetti ebediyeti. Pişmanlığı fayda vermedi, konumunu kendi elleriyle yerle bir etti.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Allah’ı sevdi, hayatının odağında hep Rabbi vardı. Ve her adımında biraz daha zirveleştirdi O’nu Allah sevgisi.

Hayatımız bir emanet, suya kapılmış, yele savrulmuş, kuytularda unutulmuş bir hiç değil. Hayatımızı kıymetlendirmek bizim ellerimizde, kıymetlilerle beraber…

Ayağımız takılıyorsa taşa bir yerlerde, bir diken kanatıyorsa parmağımızı, sorgulamalıyız kendimizi. Gereksiz olan neye takıldım da şimdi ayağım taşa takılıyor diye.

Sizin Hayatınızın Odağında Kimler Var?

Şimdilerde çok daha farklı telaşlar var dünyamızda. Takip ettiğimiz yollar, özendiğimiz hayatlar, pek de cennete davetiye çıkarmıyor. Mal mülk biriktirme sevdası adına her şeyi mubah sayan aklımız, magazin sayfalarında, televizyon kanallarında ya da kahve köşelerinde aradığımız, heba ettiğimiz hayatımız, yakıp yıktığımız iç dünyamız.

Neye bağlanırsak onunla imtihan oluruz. Bağlandıklarımız bir şey ifade ediyor mu yarınımız adına? Yarınların güvencesi sadece bu diyarlar için mi geçerli! Ya ahiretin güvencesi ne olacak? Neye bağlanırsak, neyi takip edersek onunla karşılaşacağız. Peki, karşılaşacaklarımız bizi kurtarmaya vesile olabilecek mi?

Ne var hayatımızın odağında, kimlerle hem dem oluyoruz, O’nu hatırlatıyor mu dost bildiklerimiz? Attığımız adımların kaçı O’nun için? Yoksa biz sadece yaşamak için mi yaşıyoruz? Talip değil miyiz cennete? Talip değil miyiz henüz görmediğimiz fakat düşününce titrediğimiz Rabbimize?

Biz neye tutunduk kurtulmak için? İmtihanlarımız bizi O’na götürüyor mu? Yoksa uzaklaştırıyor mu? Yüceltiyor mu? Yoksa alçaltıyor mu?

Bugün sevdikleriniz, hasret çektikleriniz, yarın cehennemin alevleri arasından çekip alacaksa sizi sevmeye ve hasret çekmeye devam edin!

AŞK DEDİĞİN SONSUZ OLMALI


Sordum kendime: “Aşk nedir?” diye…
Elbette bu soruyu önce kendime sormalıydım ve önce kendim cevaplamalıydım. Defalarca sordum aşkı kendime ve cevap verdi içimdeki ben:

“Aşk” dedi, “aşk tarif edilemez, tanımlanamaz, aşk şudur yahut aşk budur denilemez. Onu yaşamak gerek, onu hissetmek gerek, tüm benliğinle onu duymak, algılamak gerek…”

Onun için aşkı anlatmayacağım size, aşkı tanımlamayacağım. Tariften uzak olanı tanımlamaya çalışmanın adı tanımsızlık olsa gerek. Bu nedenle tanımlamaktan ziyade tanımayı, anlatmaktan ziyade anlamayı tercih edeceğim.

Aşk dediğin ya ALLAH’tan gelmeli, ya ALLAH için olmalı ya da ALLAH ‘a ulaştırmalı; yoksa yerle bir olmalı. Aşk “sevgi” boyutuna ulaşmıyorsa adı batmalı…

Sevgi ki, ‘ın varlıkları yaratmasındaki yegâne gayesi. Sevgi ki, Allahu Teâlâ’nın kullarına yerleştirdiği en güzel hediye. O’ndan gelen ve O’na dönecek olan en anlamlı duygu…

Mutlak bir varlık olan ALLAH’tan besleyemediklerinde sevgilerini, o sevgi yok olmaya mahkûm olacaktır. Kaynağı ALLAH’tan gelmeyen tüm aşklar yok olmaya, batmaya mecburdur çünkü.

Aşk nasıl sonsuz olur?

Aşkı sonsuza ulaştırabilecek en kısa yol sevgidir. ALLAH’tan gelen, için olan ve ALLAH’a ulaştıran bir sevgi. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi:

“ALLAH’ım! Bana senin sevgini, seni sevenin sevgisini, senin sevgine ulaştıracak olan her sevgiyi nasip et.”

Sevgiyi anlamadan “aşk”ı anlayamayız. Her ailede bulunması gereken ve her aileyi “Örümcek ağları”ndan kurtaran yegâne güçtür sevgi…

Öyleyse sonsuz bir aşka kapılarımızı sonuna kadar açmak istiyorsak, önce sevginin ne demek olduğunu, kimin adına başladığını, kaynağını nereden aldığını ve bizi nereye ulaştırması gerektiğini bilmek zorundayız.

Kapılarınızı sevgiye açmak için hazır mısınız?

Sevgiye bir çağrıdır her varlık ve her güzellik: “Gel beni sev” der kendi hâlince. Sevgi kâinatın mayasında vardır. Sonsuzluk içinde sadece sevgi hayata bir mâna verir.

Sevgi olmasaydı, insan yaşayamazdı bu dünyada öleceğini bile bile…

Bir şey ne olursa olsun, sevmeden ona inanamazsınız. İnanmadığınız şeyi ise kesinlikle yapamazsınız. İnsanın sevmediği, inanmadığı bir şeyi isteyerek, canı gönülden yaptığı görülmemiştir. Her şey sevgiyle başlar; şu anda bizim dünyada oluşumuz, yaşıyor oluşumuz, mücadelemiz, hatta hırs ve gururumuz bile. Sevmeyen çaba göstermez çünkü; sevmeyen bir şeyler yapmak, koşuşturmak, mücadele etmek istemez.

Sevgi, sevgi, sevgi…

Sevgisiz yürek cehennem, sevgisiz hayat zindan oluyor. Mevlânâ’yı döndüren, Yunus’u peşinde koşturan sevgi değil de neydi?

Büyük ve ünlü liderleri, lider yapan neydi? İnsan, önce sevmeyi öğrenmelidir.
Ya siz! Siz neresindesiniz sevginin? Hep başkasının sizi sevmesini bekleyemezsiniz; sevgiyi her zaman “başka”larında arayamazsınız, buna hakkınız da yok. Hiç düşündünüz mü dünya neden bu kadar güzeldir ya da öyle görünür? Niçin sevilir ve sevilmeye lâyıktır tüm güzeller? Niçin şu koca dünya küçücük bir kalbi dolduramayacak kadar küçük kalır?

Çünkü sonsuz bir sevgi barınır kalpte. Sonsuzun yanında dünya da küçük kalır, içindekiler de.
İnsan bir sevdi mi, ne dünya kalır, ne de içindekiler. Öyleyse bu sonsuz sevgiye lâyık olan kimdir?

Ya da sonsuz bir sevgi var mıdır gerçekten? Varsa kaynağı nereden gelmektedir? Hayat, sevgisiz de hayat olmaz mıydı?

Sevgiyi anlatmak için bir değil binlerce dil yetmez, hatta kâinat bile yetmez. Çünkü her sevgi O’nun sevgisinden bir iz taşır. O’nun kullarına olan muhabbetini dile getirir.O’nun nasıl bir sevgiyle sevilmeye layık olduğunu anlatmak ister.

Fuzuli’ye:

“Çekil önümden Leyla; ben “LEYLA”ma gidiyorum” dedirten bu sevgidir.

Fakat şunu iyi bilmeliyiz ki, Fuzuli’ye bunu dedirten önce insanı sevmesiydi. İşe bireyle, insanla başlamasıydı. İnsana, “insan” olduğu için değer vermesiydi.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e:
“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” dedirten şey de kim bilir belki bu derin ve anlamlı ayrıntıda gizliydi.

Bizler önce birbirimizi sevmeliyiz, daha sonra asıl sevgiliyi. Yaratılanı sevmeden, Yaratan’ı asla sevemeyiz. Basit, sıradan ve banallaşmış üç günlük sevgi değil benim anlatmak istediğim sevgi; ne olursa olsun sonuna kadar giden, gidilmeye lâyık olan sevgi.

Siz hiç sesiniz çıktığı kadar haykırdınız mı: “Seviyorum! Seviyorum!” diye.
Sevmediyseniz, sevemediyseniz diyemezsiniz.

Çünkü sevgi demek, coşku demektir, sınır tanımamaktır, gittiği yere kadardır yani. Ya hiç içine girmeyeceksiniz ya da girdiğiniz zaman geriye dönüp bakmayacaksınız, geriye dönmeyi aklınızdan bile geçirmeyeceksiniz.

Sevgiye sınır koyduğunuzda bitmiş, yok olmuş, hiçlik deryasına gömülmüş demektir.
Sevgi, sevgi, sevgi, yine sevgi, her zaman, her yerde yine sevgi…
Sevmeyen eleştiremez, yorumlayamaz, anlayamaz ve algılayamaz.
Çünkü o anlamsızlaşmıştır.
Anlam demek, sevgi demektir. Sevgi ne demektir öyleyse?

“Anlam” mı, dediniz?
Peki, anlam ne demek?

Öyle ya sevgi anlam demekse, anlam ne anlama geliyor?

Anlam demek, ALLAH demektir.
Sonuç, sevgi ALLAH demektir.

Cennet ucuz değil

Hayalimizin yettiği en güzel tanımlamayla cenneti tasvir etsek bile onu “küçültmüş” gibi oluruz. Çünkü, bizim hayal gücümüz cennetteki güzellik yanında sınırlı kalır. “Ne göz görmüş, ne kulak duymuş” böylesine büyük bir nimete ulaşabilmek için gayret sarf etmek gerekiyor.

Uzun yıllar atletizm veya Uzakdoğu sporlarıyla meşgul olmuş bir insanın döktüğü teri bir kavanozda biriktirmek mümkün olsaydı kim bilir kaç kavanoza ihtiyacımız olacaktı! Sadece bir madalyanın bedeli bu ise ebedi mutluluk ve huzur kaynağı olan cennet yurdunun bir bedeli olmayacak mı? Sinema koltuğuna oturup bir filmi seyredebilmek için bile bir ücret ödemesi gereken insan, ebedî bir âlemde cennet koltuğuna oturup, O Güzeller Güzeli’nin cemalini temaşa etme karşılığında bir bedel ödemeyecek mi?

Elbette ödeyecek. Peki bu bedelin adı nedir? Kulluk. Cennete ehil hale gelmenin tek yolu kulluktur. Nasıl ki altın, sarrafın elinde posa ve tortusundan ayrılıp 24 ayar saf altın haline geliyorsa mana âlemimizde saklı bulunan gerçek madenimizi ortaya çıkarmamız, Rabbimiz’in huzuruna çıkıp Cemalini müşahede etmeye liyakat kazanmamız ve cennete girmeye ehil hale gelmemiz için Allah bizi kullukla mükellef kılmıştır. Kulluk yaptıkça safileşecek, safileştikçe berraklaşacak, şeffaf hale geleceğiz. Allah Resulü’nün ifadesiyle bize bakan, bizde Allah’ın tecelli ettiğini görecek.

Elbette ki bu keyfiyet, bu kıvamına geliş çok büyük bir gayret ister. Bu öylesine uzun bir yoldur ki imanla başlar ve imanın rükünlerini hazmederek ruhumuzu onlarla bütünleştirmeyle devam eder. Daha sonra da imana ait meseleleri, ibadet yoluyla derinleştirerek ihsan şuuruna erme ve derken kendi adımıza elde ettiğimiz bu meziyetleri topluma taşıma ve herkesi ve her yeri aydınlatmaya kadar varır.

***

TALİP OLDUĞUMUZ ŞEY PAHALI

Kulluk epey zordur; ama karşılığında çok pahalı, büyük nimetler lutfedildiği için ne kadar zor olsa da değer. Mesela biz ebediyete talibiz. Ebediyet dediğimiz şey sonsuzluktur. Ve işte biz başta buna talip olmuşuz. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi bir insana deseler ki ‘sana bin sene mesut yaşayacağın bir ömür verilecek’ o insan sevinir; ama ‘o bin seneden sonra öleceksin’ dense seneler birer birer kopup gittikçe ve hele hele ilk beş yüz aşıldıktan sonra şimdi başaşağı gidiyorum der, vicdanı ölümün kıyısına girme havası içinde ah u vah eder, inler. Çünkü insan vicdanı ebed duygusu ve Ebedî Zat’tan başka bir şeyle teselli olamıyor. Bu bakımdan ebediyet çok mühimdir.

Siz bir kuyumcuya gidip, denizin derinliklerindeki bir mercan yatağından çıkarılmış ve dünyada eşi-emsali bulunmayan bir mücevhere talipseniz ve o antikacı sizden bir trilyon istiyorsa o mücevher için herhangi bir çarşı-pazarda satılan incik-boncuk değerinde bir fiyat teklif edemezsiniz. Size, yaptığınız kulluğa bedel dünyanın binlerce sene mesudane hayatı bir saat mesudane hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatı ve bu cennetin de binlerce mesudane hayatı bir dakikalık temaşasına mukabil gelmeyen bütün güzelliklerin, lezzetlerin kaynağı Cenab-ı Hakk’ın cemalini seyretmeye talipsiniz. Demek ki siz çok pahalı bir şeye talip olmuşsunuz.

Aslında yarısı uykuda ve gençlik hevesatı içinde geçen bir hayatın bazı dilimlerini Allah’a, ibadet ü taata veriyoruz. Bir bakıma Allah’a bir testi su veriyoruz. Ama O’nun lutfuna bakın ki, buna bedel bize testiler dolusu altın veriyor. Talip olduğunuz şey çok pahalı olduğu için tabii bunun biraz sıkıntısı olacaktır; ama testi testi altına karşılık bir testi su taşıma zahmetine de katlanmak gerek.

Mesela ibadetlerin şahı beş vakit namaz, yirmi dört altın seviyesinde olan günlük yirmidört saatin sadece bir saatini alır. Fakat ebedi bir cennet hayatını insana müjdeler. Günlük sermayesinin yirmi üç saatini bu kısa dünya hayatı için harcayıp da onun bir saatini ebedi hayatı için vermeyen insanın ne kadar zarar edeceği malumdur. O yüzden ibadetlerin zahiri ağırlığı, alınacak karşılık düşünüldüğünde hiç hükmünde kalır.

Son söz: Zahmetsiz rahmet olmaz.






Ağızdaki kan ve abdest


Sual: Dişimiz kanasa, ağzımızdan dışarı çıkmasa, abdest bozulmuş olur mu?

CEVAP

Ağızdan dışarı çıkmadığı müddetçe bozmaz. Bütün fıkıh kitaplarında, ağızdan kan çıkınca, kan kusunca bozulur buyuruluyor. Hiçbir kitapta, kan yutunca abdest bozulur diye bir ifade yoktur.

S. Ebediyye’de diyor ki:

Ağzın içi, abdestin bozulmasında, iç organ sayılır. Orucun bozulmasında, bedenin dışı sayılır. Bunun için, dişten ve ağızdaki yaradan çıkıp ağızdan dışarı çıkmayan kan abdesti bozmaz. Ağızdan dışarı çıkınca, tükürükten çoksa bozar. Baştan gelen katı kan, çok olsa da bozmaz. Mideden, ciğerden gelen kan sıvı ise, Şeyhayn’a [İmam-ı azam ve İmam-ı Ebu Yusuf’a] göre az olsa da, abdesti bozar. Bir şeyi ısırınca, o şey üzerinde kan görürse, bozulmaz. Misvak, kürdan üzerinde kan görünce, ağzına bulaşmadıysa, bozulmaz. Yani oraya parmağını koyunca, parmağında kan görürse bozulur. [Çünkü ağızdan dışarı kan çıkmış oluyor.] (Abdesti bozan şeyler bahsi)

Ağızda hâsıl olan kan, ağız dolusu değilse, bunun hâsıl olması ve bunu yutmak, abdesti de, namazı da bozmaz. Kay da böyledir. (Namazın mekruhları bahsi)

(Bahr-ür-raık) kitabının sahibi diyor ki: (Ağız bazen bedenin içi sayılır. Bunun için, oruçlu kimse, tükürüğünü yutarsa, orucu bozulmaz. İnsanın içindeki necasetin mideden bağırsağa geçmesi gibi olur. Ağızdaki yaradan veya diş çektirmeden, iğne yapılan yerden yahut mideden ağza kan çıkması, abdesti ve orucu bozmaz. Bu kanı tükürünce veya yutunca, tükürük kandan çoksa, yani sarı ise, yine bozulmazlar. Mideden gelen başka şeyler ağza geldiği zaman da böyle olup, abdest ve oruç bozulmaz. Ağız dolusu olup, ağızdan dışarı çıkarsa, ikisi de bozulur. Ağzın içi, bazen de, bedenin dışı gibi olur. Ağzına su alınca oruç bozulmaz.)Cevhere’de de böyle yazılıdır. Görülüyor ki, diş çıkartınca, çok kan geliyorsa, tükürünce orucu bozulmaz. Yutunca, abdesti bozulmaz. (Ramazan orucu bahsi)

Dürr-ül-muhtar’da diyor ki:

Ağız dolusu safra, pıhtılaşmış kara kan, yemek veya su kusmak abdesti bozar. [Kusulduğu yani ağızdan dışarı çıktığı için bozuluyor.] (Abdest bahsi)

Abdesti bozan şey pisliğin çıkmasıdır. Yoksa çıkmak şartıyla pisliğin kendisi değildir. Yellenmenin abdesti bozması, kendisi necis olduğu için değil, necaset yerinden kopup geldiği içindir.(İbni Abidin)

Kan ve diğer necis şeylerin, vücuttan dışarı çıkmadıkça, abdesti bozmadığı buradan da anlaşılmaktadır. Kanlı basuru olanın, kanı dışarı çıkmadığı sürece abdesti bozulmaz. Abdestin bozulmasında ölçü necasetin vücuttan dışarı çıkmasıdır.

Dürer ve Gurer’de diyor ki:

Kan ve irin tükürükten fazla olursa veya tükürüğe eşit olursa abdesti bozar. Eğer tükürük fazla olursa abdesti bozmaz. (Abdesti bozanlar bahsi)

[Burada da ağızdan dışarı çıkmak kast ediliyor. Hiçbir kitapta, kan yutmak abdesti bozar demiyor.]

Ağızdaki kanı yutmak abdesti bozmadığı gibi namazı da bozmaz. Hindiyye’de diyor ki:

Namaz kılan, dişlerinin arasındaki kanı yutsa, bu kan tükürüğünden çok olsa da, namazı bozulmaz. Namaz kılan bir kimse, ister kasten olsun, ister unutarak olsun, bir şey yiyip içerse namazı bozulur; fakat namaz kılan kimse, dişlerinin arasından çıkan kanı yutsa, bu kan, ağız dolusu değilse, namazı bozulmaz. Fetava-yı Kadıhan’da ve Hulasa’da da böyledir. (Namazı bozanlar bahsi)

Ağızdan tükürüğe eşit veya fazla miktarda kan çıkarsa abdest bozulur. (Halebi-yi sagir, Nimet-i İslam) [Ağızdan kan çıkması deniyor, ağızda hâsıl olan kandan bahsedilmiyor]

Kan, baştan kulağa veya burna aksa, eğer o kan gusülde yıkanması gereken burun deliklerinin ve kulağın deliğine aksa; fakat dışarı çıkmasa abdesti bozmaz. (Halebiyi sagir)

Burada da, kanın meydana gelmesi değil, dışarı çıkması abdesti bozuyor. Ağzın içi abdestin bozulmasında vücudun içi kabul edildiğinden dolayı, dişler kanasa, fakat kan dışarı çıkmadığı sürece abdesti bozmuyor; yutulsa da bozmuyor.

Namazda çocuğa vurmak

Sual: Çocuklarla namaz kılarken, namazı bozacak hareketlerde bulunuyorlar. Bir elimle veya ayağımla vurup (Yapmayın) manasında ikazda bulunmam namazımı bozar mı?

CEVAP

Evet, bozar. Çünkü namazda iken birine vurmak, ya şakalaşmak içindir veya düşmanlık içindir yahut da terbiye içindir. Bunun üçü de namazı bozar. (Halebi-yi sagir)

Adaya kamp kurmak

Sual: Ev bulunmayan bir adaya yiyecek ve içecek götürerek kamp kurularak yirmi gün çadırda kalınsa mukim olunur mu?

CEVAP

Evet, mukim olunur; çünkü çadır ev sayılır.

GÜLİSTAN


Sizin hanenizdeki masum evladlarınızla masumane sohbet,
yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
Bediüzzaman

Kücücügüm Şimdi geleceğe bak!



Geçmişi sil, satırlarını teker teker sildiğin defter niyetine... Şimdi içindeki yolculuğa doğru git, kendini kaybedersen, en büyük sermayeni yok edersin..
Başını yukarı kaldır, aldırma olanlara, korkma! Ne kadar bozuk bir düzen değilmiş şaşırdın aslında. Köşe başlarında hayatı bilmeyen küçücük yürekler, bir tarafta yoksullukla boğuşanlar, bir tarafta parayı hırs yapanlar, öbür tarafta sevgi fakirliği içinde olanlar... Bilinmezlik içinde daha nice insanlar. Ah küçüğüm şimdiden gör bunları ki; ilerde kafanı kaldırdığında şaşırma...
Küçüğüm!
Gurur, namus, dostluk arama çünkü son kullanma tarihleri geçti, kaldırdılar rafa, dostlukları bıraktılar.. Gökyüzündeki güneşe bak, şanslı hisset kendini ama aldanma asla, sanma akiam bırakmaz kendini karanlığa. Gözlerinin gördüğü yeri sev, sevmeyeni hak edeni sev ama sevmeyenin üzerine varma, çünkü senin yolculuğun gene sana... Denizin dalgayı sevdiği gibi sev hayatı, olmazsa masal oku çocuk ol, ayrılık dolu romanlar, ayrılık dolu romanları kaldıramazsın ya; ama asla ağlama.. Biten aşklara ağlama, gülerler hani aşk kalmamış ya; kıskanırlar aslında.. Yeni dünya bulamazsın. Dünyanı sen yarat. Bu yolculukta giderken yanına sadece dürüstlüğünü al, o yeter sana. Yosun tutmuş aşklar, geride kalış tutkulu aşklar, her taraf ***** dolu! Araya karışmış yürekli sevdalar, sevdası için ağlayanlar... Sana da bu arayışta iyi yolculuklar!
superdeti_10.jpg

gözyaşı ve ağlamak..




Ağlamak;
Rahmandan kuluna bir armağan, bir rahmet!...
Ağlamak;
İçteki sıkıntıları dışa atmaktır...

sıkıntılardan arınmaktır!...
Bazen sevgiliye naz!

Bazen sitemdir!

Bazen de anlaşılamamaktır...
Bazen pişmanlığın ifadesi...
Ağlamak;
Kaybedilene ağıt!

Hüznün doruk noktası...
Resulün kaybettiği oğluna hediyesi ...

Ya Resulallah!

Sen de mi?

Dedirten inci taneleri...
Bazen Rab'be yöneliş!...
Bazen af dileme!...
Bazen acının inci inci dışa vurumu!
Adeta acının yıkanması...

toprağa karışıp yok olması...
Bazen sevincin gözlere yığılması,

ardından göz pınarlarından süzülen daneler...

Yürekte sevinç fırtınaları koparken, gözlerin mahzunluğu!
Söylemek !

hissettiklerini ifade etmek insana uzakken, süzülen damlalarla bunları tek tek yazmak!

İçteki gök gürültüsünün adeta yağmuru davet edimi...
Yakubun Yusu fa özleminin ifadesi!...

Net, yalın, riyasız hiçbir kelime telaffuz etmeden tüm çıplaklığıyla, duyguların ifadesi...
Ve ağlayabilmek;
Gece yarısı mahlukat uyurken, seccadesinde Rab bine huşuyla yönelmiş, alın secdede, Rabbi ile buluşmanın doruk noktasında...

bir müminin gözlerinden süzülen damlalar!

Belki de diğerlerinin kurtuluşuna mütesebbib!...

Rabbinden rahmet olarak....
Bir annenin yavrusuna özlemi, hasretinin ifadesi!...
Duygular kumkuması içindeyken kalbin birden infilak etmesi...
Ve gözyaşı;
Rabbinden rahmettir mü'mine!...
Bir tesellidir anneye! Sevgiliye sığınak!...
Mecnundan Leyla' ya kalan hatıra!...

ve Resul'den ümmetine merhamet!..


ooy.jpg


İlâhî!


Günahlar beni lâl etti. İsyanımın çokluğu yüzünden mahcubum. Gafletin şiddeti ise sesimi kıstı. İşte, ben de, rasulüm ve şefaatçim hz Muhammed Mustafa (sav) sesiyle Senin dergâh-ı rahmetinin kapısını çalıyor ve onun, kapıcıya âşinâ nidasıyla Senin mağfiret kapında nida ediyorum:

Ey rahmeti her şeyi kuşatan
ve ey her şeyin melekûtu elinde bulunan Zat,
Ey hiçbir şey kendisine zarar veya fayda veremeyen Zat,
Ey hiçbir şey Ona galebe edemeyen
ve hiçbir şey Ondan kaçıp gizlenemeyen,
hiçbir şey Ona ağır gelmeyen
ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan,
hiçbir şey Onu bir başka işten alıkoyamayan,
hiçbir şey Ona benzemeyen,
ve hiçbir şey Onu hiçbir şeyden âciz bırakamayan Zat,
Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde herşeyimi bağışla.

Ey herşeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren
ve herşeyin anahtarları elinde bulunan Zat,
Ey herşeyden önce var olan Evvel,
herşeyden sonra bâki kalan Âhir,
herşeyin fevkinde olan Zâhir,
herşeyin içine nüfuz eden Bâtın,
kudret ve galebesi herşeyin fevkinde bulunan Kahir,
Benim herşeyimi bağışla. Şüphesiz Senin herşeye kudretin yeter.

Ey herşeyi her haliyle bilen Alîm
ve herşeyi kuşatan Muhît
ve herşeyi hakkıyla gören Basîr,
Ey herşey her an Onun nazar-ı şuhudunda olan Şehîd
ve herşeyi görüp gözeten Rakîb
ve ilmi herşeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Lâtif
ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Habîr,
Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hatâ olarak her neyim varsa hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Senin herşeye kudretin yeter.

Allahım, Gafletten ve kötü arzularımdan Senin izzet-i celâline ve celâl-i izzetine, Senin kudret-i saltanatına ve saltanat-ı kudretine sığınırım.

Ey kurtuluş isteyenlerin tahassungâhı olan Allahım,
Beni şeytanî şehvetlerden kurtar;
beşeriyetin kazuratından temizle;
Nebîn olan Muhammed'i (s.a.v.) sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet paslarından ve cehalet vehimlerinden ter temiz kıl
öyle ki, enaniyet fena bulsun
ve Allah'ın minnet bahrinde Allah'ın nimetlerine gark olmuş,
Allah'tan alıkoyan her meşgaleye karşı Allah'ın kılıcıyla mansur,
Allah'ın inayetiyle mahzuz
ve Allah'ın himayesiyle mahfuz olarak
herşey Allah için, Allah ile, Allah'a ve Allah'tan olsun.

Ey Nurların Nuru,
ey bütün sırların Âlimi,
ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri,
ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr, ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr,
ey gayb âlemlerini her haliyle bilen,
kalbleri ve gözleri dilediği gibi halden hale çeviren,
ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan,
Günahlarımı bağışla;

esbabın tazyikatına mâruz
ve bütün kapılar yüzüne kapanmış
ve doğru yolda gidenlerin tarikine sülûk etmek ona zorlaşmış
ve bir kazanç elde edemeden ömrünü
ve nefsini gaflet ve mâsiyet meydanlarında bâd-ı heva harcamış olan
kuluna merhamet et.

Ey dua edildiğinde cevap veren,
ey hesapları sür'atle gören,
ey Kerîm, ey Vehhâb,

Hastalığı büyük
ve şifası zor,
çaresi zayıf
ve belâsı kuvvetli olan
ve Senden başka melce
ve ümidi bulunmayan
kuluna merhamet et.


İlâhî,
Derdimi, üzüntümü ve şikâyetimi Sana arz ediyorum.

İlâhî,
Senin dergâhında hüccetim, hacetimdir;
azığım ise fakrım ve çaresizliğimdir.

İlâhî,
Senin cûd bahirlerinden bir katre bana yeter;
Senin afv nehirlerinden bir zerre bana kâfi gelir,
ey Vedûd, ey Vedûd, ey Vedûd,
ey şan ve şerefi herşeyden yüce olan Arş-ı Mecîd Sahibi,
ey Mübdi', ey Muîd,
ey herşeyi dilediği gibi yapan Fa'âlün limâ Yürîd!
Arşının rükünlerini kaplayan nur-u veçhin hürmetine,
bütün mahlûkatını hükmüne râm ettiğin kudretin hürmetine
ve herşeyi kuşatan rahmetin hürmetine
Senden istiyorum.

Senden başka ilâh yoktur,
ey Muğîs,
bize imdad et.

Ve bütün ömrüm boyunca işlediğim bütün günahları
ve lisanımın hatâlarını rahmetinle bağışla,
ey Erhamü'r-Râhimîn.
Âmin.
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.