Dökülen Günahların Çığlıkları


Mü’min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner,Ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner.Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner.Öyle ki abdest tamamlanınca- günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar.MUSLIM..Namaz yaklaşırken hatırlatmalarda bulunalım, hazırlık yapalım ; 1. Abdeste Başlarken:أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّتْمنِ الرَّتِيمِبِسْمِ اللهِ الْعَظِيمِ وَالْتَمْدُ لِلّهِ عَلَى دِينِ اْلإِسْلاَمِ“Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm, Bismillâhi’r-rahmani’r-rahîm, Bismillâhilazîm ve’l-hamdülillâhi alâ dini’l-İslâm”“Dergâh-ı İlâhi’den kovulmuş ve sonsuz rahmetten nasipsiz kalmış şeytandan Allah’a sığınırım; engin rahmet sahibi ve yegâne merhametli Rahman ü Rahîm’in adıyla başlarım; Yüce Allah’ın ismini anarak başlarken beni İslâm dini ve akidesi üzere yarattığı için O’na hamd ederim.”2. Besmeleden Sonra Suya Temas Ederken:اَلْتَمْدُ لِلّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً وَجَعَلَ اْلإِسْلاَمَ نُورًا“Elhamdülillâhillezi ceale’l-mâe tahûren ve ceale’l-İslâme nûran”“Sonsuz hamd ü senâ olsun Allah’a ki, İslam’ı bizim için bir ışık kaynağı ve suyu maddî kirlerimizden arındıran tertemiz bir nezafet vesilesi kıldı.”3. Mazmaza (ağıza su verme) Anında: اَللّهُمَّ أَعِنِّي عَلَى تِلاَوَةِ الْقُرْأنِ وَذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَتُسْنِ عِبَادَتِكَاَللّهُمَّ اسْقِنِي مِنْ تَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْساً لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَداً“Allâhümme eı’nnî alâ tilâveti’l-Kur’âni ve zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibâdetike. Allahümme’skınî min havdi Nebiyyike ke’sen lâ azmeu ba’dehü ebeden.”“Allah’ım, Kur’ân-ı Kerimi okuma, Seni her zaman gönülden anma, Sana layıkıyla hamd ü senâda bulunma ve en güzel şekilde kulluk yapma hususlarında yardımını istirham ederim. Allahım, bana Rasûl-ü Ekrem’in havzından kana kana içmek nasip eyle; öyle içeyim ki bir daha da ebediyyen susamayayım.” 4. İstinşak (buruna su verme) Sırasında:اَللّهُمَّ أَرِتْنِي رَائِتَةَ الْجَنَّةِ وَارْزُقْنِي مِنْ نَعِيمِهَا وَلاَ تُرِتْنِي رَائِتَةَ النَّارِ“Allâhümme erihnî râihate’l Cenneti verzuknî min naîmihâ velâturihnî râihate’n-nâri.”“Allahım, burada ruhuma ötelerin esintisini duyur, ahirette de Cennetin hoş rayihasını koklat, onun nimetlerinden beni de rızıklandır; Cehennemin mülevves kokusunu duyurmakla azap etme.” 5. Yüzü Yıkarken:اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهُ أَوْلِيَائِكَ وَتَسْوَدُّ وُجُوهُ أَعْدَائِكَ“Allâhümme beyyid vechî binûrike yevme tebyaddu vücûhu evliyâike ve tesveddü vücûhu e’dâike.”“Allah’ım, dostlarının yüzlerini ağartıp nurlandırdığın, hasımlarının çehrelerinin ise kapkara olduğu gün yüzümü ağart, beni de nurlandır.”6.sağ elden dirseğe kadar yıkarken:اَللّهُمَّ أَعْطِِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَتَاسِبْنِي تِسَابًا يَسِيرًا“Allâhümme a’tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîran.” “Allahım, hayatımın hesabını soracağın gün muhasebemi kolaylaştır ve amel defterimi sağ elime ver.”7. Sol Elden Dirseğe Kadar Yıkarken: اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِنِي كِتَابِي بِشِمَالِي وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلاَ تُتَاسِبْنِي تِسَابًا شَدِيدًا“Allâhümme lâtu’tinî kitâbî bişimâlî velâ min verâi zahrî velâtühâsibnî hisâben şedîden.”“Allahım amel defterimi sol elimden ya da arkamdan verme; verme ki, koskoca bir ömrü heder etmiş talihsizler arasında yer almış olmayayım; beni altından kalkamayacağım şekilde sorgu suale çekerek mahcup eyleme!” 8. Başı Meshetme Esnasında: اَللّهُمَّ تَرِّمْ شَعْرِي وَبَشَرِي عَلَى النَّارِ وَأَظِلَّنِي تَتْتَ ظِلِّ عَرْشِكَ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّ عَرْشِكَ“Allâhümme harrim şa’rî ve beşerî ale’n-nâri ve ezıllinî tahte zılli arşike yevme lâzılle illâ zıllu arşike.” “Allahım, saçımı ve cildimi ateşten koru; Senin arşının gölgesinden başka sığınılacak bir yer bulunmayan mahşer gününde beni de arşının himayesine al.”9. Kulakları Yıkarken:اَللّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَتْسَنَهُ“Allâhümmec’alnî minellezîne yestemîune’l-kavle feyettebiûne ahseneh. “Allahım, beni faydalı sözleri dinleyip onların en güzeline uyanlardan eyle.”10. Boyuna Mesh Etme Sırasında:اَللّهُمَّ أَعْطِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ وَاتْفَظْنِي مِنَ السَّلاَسِلِ وَاْلأَغْلاَلِ “Allâhümme a’tik rakabetî mine’n-nâri vehfaznî mine’s-selâsili ve’l-eğlâl.” “Allahım, beni Cehennem ateşinden azad eyle; boynumu ateş zincirlerinden, ayaklarımı kızgın bukağılardan koru.”11. Sağ Ayağı Yıkarken:اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ اْلأَقْدَامُ“Allâhümme sebbit kademeyye ales’sırâtı yevme tezillü fîhi’l-akdâm.” “Allahım, ayakların kaydığı o gün Sırat köprüsünde ayaklarımı kaydırma ve beni Cennete yürürken yolda kalanlardan kılma.”12. Sol Ayağı Yıkarken:اَللّهُمَّ اجْعَلْ لِي سَعْيًا مَشْكُورًا وَذَنْبًا مَغْفُورًا وَعَمَلاً مَقْبُولاً وَتِجَارَةً لَنْ تَبُورَ“Allâhümmec’allî sa’yen meşkûran ve zenben mağfûran ve amelen makbûlen ve ticâraten len tebûr.” “Allahım, sa’y ü gayretimi bol bol ihsanlarla mükafatlandır; günahlarımı mağfur eyle, beni bağışla; amellerimi makbul kıl, bana kârlı bir ticaret lütuf buyur ve hiç zarar ettirme.”13. Abdest Tamamlanınca:اَللّهُمَ اجْعَلْنِي مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِي مِنَ الْمُتَطَهِّرِينَ وَاجْعَلْنِي مِنْ عِبَادِكَ الصَّالِتِينَ"allahümmec'alni mine't-tevvabine vec'alni mine'l-mütetahhirine vec!alni mın ibedike's-salihin."“Allahım, beni, sürekli tevbe eden, temizliği tabiatının bir yanı haline getirip günahlarından arınan ve hep hayırlı işler peşinde koşturan salih kullarından eyle.”14. En Sonunda Kıbleye Dönerek:أَشْهَدُ أَنْ لآ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُتَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ"eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resülühu."“Şehadet ederim ki, Allah yegâne ilahtır, hakiki ma’bud O’dur; yine şehadet ederim ki, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) O’nun kulu ve rasûlüdür.”

Hz.Ömer'in Ayakkabıları


Hz. Ömer Radiyallahu Anh, halife olduğu yılların birinde Ebu Ubeyde bin Cerrah ile birlikte Suriye’ye gidiyorlardı.
Önlerine bir dere çıktı. Hz. Ömer devesinden indi.
Ayakkabılarını çıkarıp omuzuna attı. Devenin yularından tutup suya girdi. Bunu gören Ebu Ubeyde bin Cerrah, “Ey Mü’minlerin emiri. Bunu nasıl yaparsın?
Ayakkabılarını çıkarıp omuzlarına atıyor, devenin yularından tutup suya giriyorsun.
Şehir halkının seni bu vaziyette görmesi, doğrusu beni çok üzer…”
Bunu duyan Hazreti Ömer -radiyallahu Anh- şunları söyledi:
Bu ne biçim söz Ebu Ubeyde!
Eğer bu sözü sen değil de başkası söyleseydi,
onu Muhammed ümmetine ibret olacak şekilde cezalandırırdım.
Şunu unutma!
Biz çok basit bir kavim idik.
Allah Teala bizi İslâm ile şereflendirdi.
Şan ve şerefi, dinden başka bir şeyde ararsak,
Cenabı Hakk, bizi tekrar eski halimize dönüştürür.
Abdullah b. Mubarek, Kitabu’z Zuhd, Hakim, El Mustedrek

SEVGİ BİR ÖMÜR BOYUDUR..


Kişi sevdiğiyle olmak ister!.
Sevdiğinin hâliyle hâllenir…
Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.
Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..
“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.
Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak veüzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…
Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.
Kimi, beğendiğini cebine sokar;kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;kimi yakalayıp inine sürükler…
Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…
Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.
Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…
Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..
Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.
Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilindesevdiğini görürler de,
“sen o olmuşun” derler!
Beğenen sahip olmak ister…Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,o koku siliniverir üzerinden
“kopamama” sabunuyla!.Parasından kopamaz…
Mevkiinden kopamaz…Yakınlarından kopamaz…
İçinde yaşadığı ortamıngüzelliklerinden kopamaz…
“Etraf”tan kopamaz!.Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..
Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusugelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasındabir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin,
uzaklaşmanın,layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..
Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.
Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için,mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış;sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş;yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…
Seven ise göze almıştır kopmayı…
Dışlanmayı…Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…
Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!Seven, karşılıksız sever!…Beğenen karşılığını ister!.
Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..
Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..
Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi…
Karınca gibi çalışır;maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…
Ama pervane gibi sevemez!.
Atamaz kendini ateşe!.Sevgi sonunda yanmayı getirir!..
Beğeni ise sonunda kaçmayı!.
Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..
Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.

bir türlü anlamıyorlar.


Muhteşem Süleyman'ın muhteşem şâiri Bâki, bir gazelinde,
"Nâm ü nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan
Düştü çemende berg-i diraht i'tibârdan" der.
Yani, Bahar mevsiminden ne bir isim ne de bir iz kaldı; kırlarda, bahçelerde ağaç yaprakları itibardan düştüler, değerlerini kaybettiler, der.
Bu gazel bana biraz da Osmanlıyı hatırlatır. Devlet-i âliye'nin bir mevsim gibi bitişini çağrıştırır. O koca çınarın devrilip parçalanıp; dal dal, yaprak yaprak, küçük devletçikler hâlinde dört bir yana savrulup gidişini, hem de itibarlarını kaybederek gidişini çağrıştırır.
İâde-i i'tibarını ne zaman kazanır, bilinmez. Merhum Menderes'in mezarının İstanbul'a nakli bir iâde-i i'tibar mıydı? O, güzel insan, Ezan-ı Muhammedî'nin itibârını iâde ettiği için mi buna nâil olmuştu, bilemem. Ezandan başka değerlerimizin de itibarını korusaydı, koruma iktidarını gösterseydi, belki iktidarını da hayatını da kaybetmezdi.
Merhum Menderes'in itibarı tam teslim edilmedi. Ondan sonra Türkiye'de birçok şey değişti. Bazı eşhasın ve eserlerin (guya) itibarları iade edildi. Bazı kanunlarımız değişti. Millet, birazcık olsun nefes alır gibi oldu. Necip Fazıl merhumun kaleme aldığı "Son Devrin Din Mazlumları"nda anlattıklarının ve daha anlatılamayan nicelerinin kısaca bu milletin târihî değerlerinin itibarı hiç bahis konusu olmadı.
Devletin ve ordunun itibarı, hukukun ve cumhuriyetin, demokrasinin, vatanın, hatta birtakım şahısların itibarı tartışılıp savunulurken, bütün bunlara itibarını kazandıran millet ruhunun, medeniyetimizin, tarihî kültürümüzün itibarı nasıl konuşulmaz, nasıl tartışılmaz?
Necip Fazıl, ömür boyu bunun avukatlığını yaptı. Bediüzzaman, bu yola hayatını vakfetti.
Eşref Edip Bey, 1952'de Bediüzzaman Hazretleri'nin Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a gelişinde, kendileriyle bir mülakat yapar. Üstad'a birtakım sorular sorar ve aldığı cevapları şöyle nakleder:
"Bana ıztırap veren," dedi. "Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!"
"Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?"
"Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. (Yani sadece onun itibarını korumaya, kurtarmaya çalışıyor. M.D.)
"Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur." (Asıl itibarımız bundadır.M.D.)
Bediüzzaman, bütün bunları derken, milletimize, devletimize, vatanımıza, ordumuza, cumhuriyet ve demokrasimize itibar kazandıran öz'e, esasa dokunuyor. O öz, o esas olmadan, diğerlerinin kıymet-i harbiyesi, pek itibarı olmaz, olamaz.
Üstad Hazretleri'nin son paragraftaki sitemleri, Risale-i Nur'u yani kendisini anlamayanlara (özellikle de dost çevreye) karşı kırgınlığının ifadesi olsa gerek. Onu anlamak için kör olmamak, sağır olmamak gerekir. Kulak tıkayarak, göz kapayarak hiç bir şeyi, hiç kimseyi anlayamazsınız. Bazı çevreler, böyle yapmakla kalmayıp, Üstad'a karşı başka gözlerin, başka kulakların da kör ve sağır olmaları için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Âdeta psikolojik bir harp uyguladılar.
Bediüzzaman'ı hapsedip, örtüp göstermediler. Asıl hüviyetiyle insanlara görünmesine, fırsat vermediler. Bununla da kalmayıp, onun hakkında yalan yanlış kitaplar yazdılar, konferanslar verdiler, haberler yaydılar.
Bütün bunları niçin yaptılar?
Korktukları için.
Gerçek zannettikleri hayat oyunlarının bozulacağından, dünya malı oyuncaklarının ellerinden alınacağından korktukları için. Oyun ve oyuncak düşkünü haylaz çocuklar gibi ondan hep kaçtılar, onu dinlemek istemediler. Tıpkı Allah Resulünü dinlemeyen huysuz çocuk ruhlular gibi. Oyuna ve oyuncaklara aldandılar. Mal, mülk, makam, mevki, şan ve şöhret oyuncaklarıyla sarhoştular. Bütün bunlar, onların gözlerini kör, kulaklarını sağır etmişti.
Kör ve sağırların dünya algıları da kendileri gibi sığ ve dardır. Fil'i kavradıklarını sanan körler gibi kavrayışları da parça parçadır. Kalbleri, kafaları, gönülleri, dünyaları parça parça olduğu gibi.
Bediüzzaman'ın hayatına hiç akıl erdiremediler. O'na, "Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tembelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz!.." dediler. Kendileriyle kıyasladılar ve hiç anlayamadılar. Evham dolu suallerine verilen cevaplara da inanmadılar, inanamadılar.
Hazreti Üstad, onları hep uyardı: "İnsanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın sûrî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Halbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye dâvet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkıyeye yardım eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa o az dâîleri susturup çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun." dedi.
Evet Bediüzzaman Hazretlerini anlamadık. Anlamak da istemedik. Çünkü O, yaşanmaz bir hayat yaşadı. Biz, o hayata tahammül edemezdik. Nefsimizin işine gelmedi. Can tatlıydı, dünya da azizdi. Dünyanın izzetini, itibarını âhirete tercih ettik.
Bediüzzaman Hazretlerinin bıraktığı mirası, Kur'an ve Hadis kaynaklı mirası devralan, onları bütün insanlığın malıdır, bu malı sahiplerine ulaştırmak vazifesi bizimdir, diyerek yollara düşen muhabbet fedailerine de aynı muameleler reva görüldü.
Aynı tavırlar, aynı sorular Fethullah Gülen Hocaefendi için de ortaya konmadı mı?
Hocaefendi: "İslâmı anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar…" dese haksız mıdır? Hem de öyle sanmıyorlar mı? "Bir cami hocası işte, medrese tahsili görmüş, Üniversite bitirmemiş, sıradan bir adam!.. Nerde bizim gibi modern okullarda okumuş, yüksek makamlara ermiş devletliler, nerede bu?.. Biz dururken Türkiyeyi kurtarmak, kalkındırmak, refaha erdirmek ona mı düşmüş? Bir de dünyayı kurtarmaya kalkışıyor!" demiyorlar mı?
Diyorlar, diyorlar, hem daha neler neler diyorlar, ama yanlış hükmediyor, yanlış söylüyorlar. Güzellerin sözlerine, hallerine itibar etmiyorlar.
Birgün bütün hakikati anlayacak, gerçek itibarın ne olduğunu gözleriyle görecek ve pişman olacaklar; amma ba'de harabü'l-Basra…
Bâki'nin o meşhur gazeli şöyle bitiyordu:
Bâkî çemende hayli perişân imiş varakBenzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan.
(Ey Bâki, yapraklar çemende pek perişan imiş; öyle görünüyor ki rûzgârdan bir şikâyetleri var.)

GAZZE'YE











İnsanlık sustu



Yüreğimin diliyle sesleneceğim size



İçimde kanayan bir yarayla



Kalbimde çağlayan Yaradana uzanan dualarımla



Seccademe hüzün katan



Damla damla gözyaşımla Sesleneceğim size



Nefesim yettiğince



Zalim zulmünde boğulacak bir gün



Nefislerine esir düşerken



Ve..seçerken yargısız infazlarını



Vahşete kulaklarını tıkayanlar



İşte siz de o büyük gün İlahi mahkemede telaş içinde



Topraktan bile medet umacaksınız



Ve.. kendi zulmünüzde boğulacaksınız



Vicdanlar sahte; Hani nerde insan hakları



Akan kanlara kim dur diyecek



Bu soykırımı kim önleyecek



Mazlumların ahı inlerken göklerde



Haktan hukuktan bahsedenler nerde



Bir yanda zalimlerin son model silahları



Bir yanda kardeşimin tekbirle süslediği taşları



Size sesleniyorum zalimler



ordusunu delik deşik eden



Çamurdan taşlardı O tekbirle süslenmiş taşlar



Size cehennemde ateş olacaklar..







Ey Gazze Mazlum coğrafyanın masum insanları

Feryatların suskun kaldı dünyada Biz haykırıyoruz senin yerine

Bin bir kahırla

Tek birlik olup

Yüreklerimizle

Kalemin ağladığı şiirlerimizle

Her şey sustu

Dinleyin yüreklerimiz konuşuyor ötelerde..


GÜLİSTAN
Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i islamiye ile, o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak ve ebedi bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

Cennet nimetleri hayal edilemez

Sual: Bal yiyen baldan bıkar, Cennet ne kadar güzel olsa da, insan bu nimetlerden bıkmaz mı? Monoton hayat insanı sıkmaz mı?
CEVAP: Bu çok yanlış bir düşüncedir. Bu, Allahü teâlânın sonsuz kudretinden şüphe etmek olur. Hâşâ Onu âciz sanmak olur.Cennette monoton hayat yoktur. Dinimiz, iki günü aynı olanın ziyanda olduğunu bildirir. Ahirette de her gün nimetler artacak, iki gün eşit olmayacaktır. Her gün aynı şeylerden farklı ve daha fazla zevkler alınacaktır. Yine her gün, farklı şeylerle, farklı nimetlere karşılaşılacaktır. Allahü teâlânın kudretinden şüphe edilmez. İnsan, bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle mukayese eder. Hâlbuki bilinmeyen şey, bilinen şeye kıyas edilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:(Dünya, mümine zindan gibidir.) [Müslim](Dünya, ana rahmine göre Cennet, Cennete göre ise çöplük gibidir.) [M. Name]Çöplükle Cennet mukayese edilir mi? Ana rahmindeki bir çocuğun, nasıl ki, dünyaya gelip, çeşitli olaylara karşılaşacağını bilmesi mümkün değilse, Cennete gidecek müminin de, orada kavuşacağı nimetleri bilmesi mümkün değildir.Allahü teâlâ, Cennette, cemal sıfatıyla görünecektir. Mümin, Allahü teâlâyı görünce, cennetteki bütün nimetlerden aldığı zevklerden daha fazla zevke kavuşacaktır. Bir âyet meali:(Kıyamet günü ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır.) [Kıyamet 22, 23] Yunus suresinin, (Güzel amel edenlere, hüsna [Cennet] ve ziyadesi de vardır) mealindeki 26. âyet-i kerimesindeki ziyade kelimesini Resulullah efendimiz rüyet [Allahü teâlâyı görmek] olarak açıklayıp, (Dolunayı gördüğünüz gibi kıyamette Rabbinizi açıkça görürsünüz) buyurdu. (Buhari)Bir insanın Rabbimizin kudretiyle yaratılacak nimetleri hayal etmesi asla mümkün değildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:(Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayal bile edemediği nimetler vardır.) [Müslim](Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki]Rüya ile dünya hayatı bile mukayese edilmez. Rüyada gözlerimiz kapalı olduğu halde çok yerleri görürüz. Dilimiz oynamadığı halde konuşuruz. Yani görmemiz gözle, konuşmamız dille değildir. İşitmemiz kulakla, yürümemiz ayakla değildir. Rüyada hükümdar olsak ne çıkar. Az sonra uyanınca, hayal olduğu görülür. İşte dünya hayatı da, rüya gibidir. Asıl hayat olan ahirette hükümdar olmak gerekir. Hadis-i şerifte (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. Nasıl ki, rüyadaki şeyleri bile dünyadaki nimetlerle mukayese etmek uygun değilse, dünyadaki şeyler de, Cennetteki nimetlerle mukayese edilmez.Allahü teâlânın sonsuz kudretine inananın, Onun bildirdiği her şeye inanması gerekir. Cenab-ı Hak, Cennette hiçbir sıkıntı, üzüntü, pişmanlık, bıkkınlık olmayacağını, Cennet ehline istedikleri her nimetin verileceğini bildiriyor. Cennet nimetleri yanında, dünya nimetleri, onların gölgesi, resmi gibi bile değildir. Ağacın resmiyle kendisi nasıl aynı şey değilse, Cennet nimetleri yanında dünyadakiler de öyledir. Allahü teâlâ, dünyaya mahsus nimetleri, yoktan yarattığı gibi, ahirette de, hatıra, hayale gelmeyen nimetleri yoktan yaratacaktır. Allah için güçlük olmaz. Birkaç âyet-i kerime meali:(İyilik edenlere, en güzel mükâfat ve daha fazlası vardır. Yüzlerinde keder ve zilletten bir eser yoktur. İşte bunlar Cennette devamlı kalacaklardır.) [Yunus 26](İman edip salih amel işleyenler, Firdevs Cennetlerinde sonsuz kalır, oradan hiç ayrılmazlar.) [Kehf 107-108](Cennetin neresine bakarsanız bakın, bol nimet ve büyük saltanat görürsünüz.) [İnsan 20](Mümin olarak salih amel işleyeni, sıkıntısız güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.) [Nahl 97](İyi amellerinin mükâfatı olarak, insanları memnun edecek neler hazırlandığını hiç kimse bilemez.) [Secde 17]Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, “Salihlere gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hatırına gelmeyen şeyler hazırladım” buyurdu.) [Buhari](Cennete giren ölmez, ebedi yaşar. Hep mutlu olur, üzülmez, ümitsizliğe düşmez, elbisesi eskimez ve gençliği gitmez.) [İbni Ebiddünya](Cennet ehli, hiç hastalanmaz ve yaşlanmaz; hiç üzülmez ve hep neşeli olur.) [Müslim](Cennet ehlinin aralarında anlaşmazlık olmaz, gönülleri birdir.) [Buhari](Cennetinki hariç, her nimet yok olur. Cehenneminki hariç, her kaygı biter.) [İbni Lâl](Ancak Cennete giren rahata kavuşur.) [İ. Ahmed](Cennete giren, “Bir ata bineyim” derse biner, “uçayım” derse, uçar.) [Tirmizi](Hak teâlâ, Cennet ehline “Razı mısınız” buyurur, onlar, “Elbette razıyız, sayısız nimetler ihsan ettin” derler. Sonra “Daha iyisini vereyim mi” buyurur. Cennet ehli “Daha üstünü de mi var” diye sorarlar. “Sizden hep razı olur, size asla gücenmem” buyurur.) [Buhari] Cennet nimetleri Mümin için hazır bekleyen cennet,Akıl almaz nimetlerle doludur.Her gün katlanır, çoğalır nimet,Akıl almaz nimetlerle doludur. Cennet ehli ölmez, ebedî yaşar,Hayrete kapılır, görünce şaşar,Her çeşit ihsanlar dolar da taşar.Akıl almaz nimetlerle doludur. Cennette monoton yaşayış yoktur,Kaybolmaz hiçbir şey, arayış yoktur,Ayıplayan olmaz, kınayış yoktur,Akıl almaz nimetlerle doludur. Rahata kavuşur, cennete giren,Mest olur solmayan gülünü deren,Nimete gark olur, Mevla’yı gören,Akıl almaz nimetlerle doludur. Hiçbir rahatsızlık, sıkıntı yoktur,Aranan şey olmaz, hepsi pek çoktur,Bunları yaratan cenab-ı Hak’tır.Akıl almaz nimetlerle doludur. Üzüntü ve keder asla bulunmaz,Rahatımız kaçmaz, canımız yanmaz,Lütuf değişiktir, kimse usanmaz,Akıl almaz nimetlerle doludur. Dünya mümin için, benzer zindana,Müjdeler pek çoktur ehl-i imana,Cennete girince erer ihsana,Akıl almaz nimetlerle doludur. İman ile ölmek büyük ganimet,Hayal edilemez verilen nimet,Kıyas edilir mi, zindanla cennet,Akıl almaz nimetlerle doludur. Cennet ehli yaşar, hiç hastalanmaz,Asırlar geçse de, asla yaşlanmaz,Kötüden, çirkinden, eser bulunmaz,Akıl almaz nimetlerle doludur. Cennet ehli, kötü sözler işitmez,Giydiği eskimez, yediği bitmez,Yaşlanmaz asla, gençliği gitmez,Akıl almaz nimetlerle doludur. Günahkâr mümine, şefaat vardır,Cennette muazzam saltanat vardır,Her yönden mükemmel bir hayat vardır,Akıl almaz nimetlerle doludur. Namaz, oruç gibi, ibadet yoktur,Kıskançlık, haset yok, rekabet yoktur,Her gün bayram olur, saadet çoktur,Akıl almaz nimetlerle doludur. Kalblerden geçeni Rabbimiz bilir,İstenilen şeyler anında gelir,Önüne her çeşit nimet serilir,Akıl almaz nimetlerle doludur. Cennetin her yeri döşeli olur,Üzüntü yok, herkes, neşeli olur,Yok yoktur, arayan her şeyi bulur,Akıl almaz nimetlerle doludur. Yasak yoktur, günah işlemek yoktur,Öyle birbirini şişlemek yoktur,Kimse kötülenmez, taşlamak yoktur,Akıl almaz nimetlerle doludur. Mehmet Ali Demirbaş
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِRahman ve Rahim olan Allah’ın adıylaHakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum. O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.Şûrâ suresi 10-12

Zinayı sevmek,mutlu olmak adı altında meşrulaştırıyor..


Zina kavramını medeni kanuna göre suç olmaktan çıkarıldığı için İslami kanuna göre yorumlarsak birbirine namahrem olan yabancı kadın ve erkeğin çerçevesi ilahi kanunlarla belirlenmiş haram sınırlarını nefis ve şeytan hesabına çiğnemesidir.Zinanın toplum üzerinde ne kadar dehşetli tahribatlar yaptığını bize en güzel ders veren Kur-anı Kerimdir.Her asırda toplum ve içtimai hayatı zirü-zeber eden zina filline mübtela olup kulluğunu unutan millet ve kavimlerin en ağır bir şekilde cezalandırıldığını yine Kuran haber vererek bizleri de bu çirkin fiile düşmekten sakındırmak için mücazat ile tehdit etmektedir..Bu tahşidat ve tehdidin en mühim sebeplerinden birisi günahların özellikle çeşitli zina günahlarının bir nevi Allahu Tealanın Gayretullahına iliştiğini .yani nam ve namusuna iliştiğini.bu ilişmeye ne yer ne de gök razı olmadığını ,bütün unsurların zinacı insanlara karşı galeyana gelerek hareket geçtiğini, bu bir deprem suretinde, fırtına, kasırga ,sel,vb gibi dağdağa ve çalkantılar suretinde meydana gelerek Allah hesabına insana gazabı ilahiyi müstehak kılarak bu şekilde insanları helaketi ebediyeye namzet olacağını ihbar etmektedir.
Bu tahşidat ve tehditlerin başka bir sebebi ise Yine bu haramlar ve günahlara girmenin insanda Cenab-ı Hakkın helâl ettiği tayyibat dairesinden çıkıp, haram ettiği habîsat mezbelesine girip haramlar müptela olmasına engel olmak için insanları bir ihtar olarak şu ayeti kerime ile uyarıyor. Zinaya yaklaşmayın gerçekten o çirkin bir hayasızlık kötü yoldur.Bu ayeti kerimenin bir hikmeti şudur ki;insan küçük, cuz-i, nakıs, geçici bir batman lezzeti hissiyatının galeyanı ve baskısı ile binlerce ilerideki safi lezzetler değişebilmektedir.Bu küçük zail lezzetlerden ruh, kalp ve letaifler hesabına tam bir lezzet ve tatmin alamadığı için o günahlar mübtela olmaktadır. Kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı lezzetleri elde etmek için tavuk gibi toprakları,gübreleri, necisleri eşmeye sarf eder, faydasız tefessüh eder.günahlarla aklı ruhu kalbi ifsat eder kalp cevherini çürütür.İşte bu günah ve haramların günah olarak kalmayacağına Bediüzzaman Hazretleri Mesnevi Nuriye adlı eserinde şöyle dikkat çekmektedir. (Mâsiyetin(günahın) mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o mâsiyete devam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur.Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle, o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir burhan addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur, gider. El-iyâzü Billâh!Bediüzzaman Hazretleri her günahta insanı küfre götüren bir yol olduğunu işaret ederek günahta devamlılığın günahı günah olarak bırakmayıp günahlar kalp ve hissiyatlarda ünsiyet kesp ettikçe günahların artık günah görülmeyeceğini sıradan ve hayatın gerekleriymiş gibi görüleceğini ve bir noktaya gelince masiyeti işleyenin vicdanını susturmak için haşri melaikeyi, ahireti inkara kadar gideceğini ve böylece küfre düşeceğine dikkat çekmektedir yukarıdaki satırlardaİşte yukarıdaki ayeti kerimenin dikkat çektiği nokta olan zinaya yaklaşmayın derken zinaya götüren yollara yaklaşmayın denmektedir.Peygamberin “rabbim beni göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsimle baş başa bırakma”,Yusuf Aleyhisselamın “Ben nefsime itimat etmem çünkü nefsim daima kötülüğü emreder” gerçeğinden gafil olan insanların,İşyerlerinde, okulda, Chatlardaki erkeklerle veya bayanlarla konuşurken ben kendimi bilirim, ben nefsime hakimim kalbim temizdir,sadece konuşuyoruz, sadece arkadaşız, seviyeli bir arkadaşlığımız var, sadece dertleşiyoruz diye başlayan gayri meşru ilişkilerin seyri yavaş yavaş başka mecralar kaydığını gösteriyor ve diyor ki o yola girerseniz gerisi çorap söküğü gibi gelir, günahlar ünsiyet kesp ettikçe artık sıradan bir hale gelir, işlediği günah insanı o günaha mübtela eder artık onu terk etmek zorlaşır,günahları başta ihtiyarı işlenir, ama yavaş yavaş istidada döner yavaş yavaş nuru imanı kalpten çıkarır, insanı küfür derelerine yuvarlar,inkara götürür günahını işlerken kendisini gören melakienin ve ruhaniyetin vücudunu inkara kadar gider.Örneğin bugün masum bir olaymış gibi görünen internet üzerinden yapılan pezevenkliğini bazı arkadaşlık sitelerinin yaptığı chatler,flörtler aslında birbirine namahrem olan kadın ve erkekleri bir araya getirip onları günahlara haramlar zinalara fuhuşlara sevk etmesi gerçeğidir.CHAT mahiyeti itibari ile namahremle yapıldığı zaman haram ve günaha ,flörtte düşürerek günahlara müptela olmaya evli ise evliliğini,imanlı ise imanını,Allahını ve Kitabını unutturmaya ve onlardaki hükümleri inkara kadar götürebiliyor insanı.Hatta. gayrimeşru ilişkilerini haklı göstermek için İslamın hükümlerini haksız çıkarmaya başlatıyor..Zinayı sevmek,mutlu olmak adı altında meşrulaştırıyor..Namahremlerle konuşmayı seviyeli ve masumane göstererek çarpıttırıyor..İslami hükümlerden rahatsızlık duyarak hükümleri inkara kalkıştırıyor..muhkem hükümlerde ,ve sağlam örf ve ahlaki geleneklerde tevil yoluna götürüyor..Hayatın gayesini hayvani lezzet ve zevke indirgetiyor..Bazıları ise vicdanları tamamen tefessüh etmediği için bu müptela oldukları bu muzır maraz CHATIN,Flörtün mahiyetini biliyorlar ama kendilerini kurtaramıyorlar.nefsin ve şeytanın üzerlerinde kurduğu heyecan ve merak dalgalarının akımlarına karşı koyamıyorlar.şeytanın pompaladığı bilinmeye ulaşma,merakı giderme,arzuları yatıştırma,lezzetlerini bilemek arzusu ile Hep haramlarla pişmanlıklar sınırlarında geziyorlar, kah perişan, kah yalancı mutluluklarla.Sevgilerine alternatif aradıkları sevgilerde bazen felaket ,helaket iffetsizlik buluyorlar.Cinselliğe indirgenmiş kaçamak mutlulukların, geçici hayvani zevklerine kurban oluyorlar.Bu kurbanlığın ardı arkası kesilmiyor.Bazen günah yelpazesi genişliyor şehirler arası bir hal alıyor.Günah üzere Azraile yakalanılacağı ızdırabı ,rezil rüsvay olma elemi,üç kuruşluk gayri meşru lezzetlerini acılandırıyor.chatin çirkef nimetleri karşısında dindarlıkları giden bay ve bayanlar dini dar oluyorlar.İbadete maneviyata Kur-ana ,eşine sadakatle müptela olmayan bay ve bayanlar chat yoluyla zinaya, fuhuşa, aldatmaya ve flörte müptela oluyorlar.Nefsin ve şeytanın hayvanlığını kabul etmek zorunda kalıyorlar.Chat aşıklarının peşinde sürüklendikten sonra bir paçavraya dönünce,terk edilince aldatılınca,dramatik,trajedik hayat karelerinde görünerek acıların kadını ve erkeği rolüne soyunarak pişmanlık nağmeleri döktürüyorlar satır satır netlerde, kıta kıta ağıtlar yakıyorlar,sonra başkalarına ibret olsun diye başlarından geçenleri anlatıyorlar ki ibret alsınlar, halbuki belki kendisi de bu yollara sapanlarla alakalı ibretlik vesikaları okumuştu onlarca yüzlerce kendisi ibret almadıktan sonra başkalarının ibret almasını bekleme divaneliğine düşüyorlar.günahlarına milyonlarca insanı ortak ediyorlar farkında olmadan.yıkılan yuvalarının altında,çocuklarının zannı altında,çevrenin ithamına,ilahi azabın tehtidatına maruz kalıyorlar.bir lezzete mukabil binler elem buluyorlar.kaçamak lezzetlerin cezasını lekelenmekle, şerefini yitirmekle ödüyorlar fitil fitil.Erkekler Cennet hurisi hükmünde olan eşlerini chatte buldukları şehvet delisi,iffet fukarası,namus yoksunu,iki ayaklı hayvanlarla bir nevi cehennem hurileri hükmünde olan fasık gafil kadınlarla aldatma divaneliğine giriyorlar.Kadınlarda ebedi refikayı hayat olan eşlerini fasık, hain, dinsiz,hayvani zevk tutsağı erkeklerle aldatma divaneliğine düşüyorlar.O cennet köşesi olan evlerini cehenneme,cennet çocukları olan yavrularını elim hüzünlere atıyorlar. kocalarındaki veya karılarındaki güzelim onlarca huyları görmeyip birkaç tane zafiyetten gelen kötü huylarını dikkate alarak değerlendirip alternatif yalancı iltifatçılar,arıyorlar Chat yeri olan randevu evlerinde, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzattıkları ellerine zehirli dikenlerin batırıyorlar.günahlara ve haramlar yaklaşarak.İşte Chatçılara, zinacılara ve flörtçülere,dindarlara,mutluluklarına iktifa etmeyenlere,elindekilerinin kıymetini bilmeyip yanlış yollara sapanlara,küçük lezzetler için dinsizliği tercih edenlere düştükleri bu korkunç buhranlardan, elemlerden, firaklardan manevi azaplardan kurtulmak isteyenlere Bediüzzaman Hazretlerinin nasihati: Yarın seni zillet ve rezaletlere mâruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terk edersen, pek aziz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terk etmeden evvel sen onu terk edersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet mâkûse olursa, kaziye de mâkûse olur.Allah cümlemizi haramlar ve günahların necasetinden ve merasına yaklaşmaktan korusun günahların küçük dahi olsa kıvılcımlarından muhafaza etsin,günahlarda ısrar edenlerden eylemesin,imanın, marifetullahın, muhabbetullahın, ibadetin lezzetinden, başka lezzetlere müptela eylemesin.Geniş helal dairesinde iktifa edip küçük haram dairelerine düşürmesin.Evlilikleri rızayı ilahiye münasip hale getirmeyi nasip etsin.Geçici hayvani bir lezzete değil, ebedi, baki sermedi, daimi bir lezzete kalplerimizi teveccüh ettirsin.Refikayı hayat arkadaşlarının arasındaki muhabbeti birbirlerine sevimli şirin bir hale getirsin.Medeniyetin çirkef fantezilerinden eşleri muhafaza etsin.Hayatımızın her anına kuran ve sünnetin düsturların hakim kılsın.bütün beşeri münasebetlerimizi Peygamber Efendimizin hali üzerine kılsın.Zillet içinde değil izzetle bu dünyadan göçenlerden eylesin.amin.

Gülen Korkusu


Pazar günü, AK Parti'den ve Fethullah Gülen cemaatinden endişe duyan bir grup arkadaşımla birlikteydim. Çok sevdiğim dostlarım ama görüşürüz, tartışırız, bir türlü birbirimizi ikna edemeyiz. Bu defa gündemde, Gülen hareketi şemsiyesi altında açılan okullar vardı. Bu okulların, Türkiye açısından bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorlardı. Bazı rakamlar vereceğim... Onlar gibi, düşünen çok sayıda insan belki biraz huzur bulabilir:İlköğretim ve liselerde, 2008-2009 eğitim yılında, toplam 14 milyon 460 bin talebe mevcut. 14 milyon 115 bini devlet okullarında, 344 bini ise özel okullarda okuyor. (Özel okullarda okuyan talebe sayısını, devlet okullarına devam edenlere oranlarsak, bulduğumuz rakam % 2.4)Konuya, ilköğretim ve lise olarak ayrı ayrı bakalım:İlköğretimde, devlette, 10 milyon 870 bin öğrenci; özelde ise, 226 bin öğrenci mevcut. (Oran % 2)Liselerde, devlette, meslek ve teknik ortaöğretim de dahil, 3 milyon 245 bin kişi okuyor. Özel okulların öğrenci sayısı ise, ortaöğretimde 93 bin. (Oran % 2.8)"Laiklik elden gidiyor" endişesi içindekilere sesleniyorum: Özel okul öğrencilerinin, devlet okullarında okuyanlara oranı % 3 bile değil. Özelin içinde, Gülen cemaatine sempati duyan kişilerin kurduğu okulların yüzdesine bakarsanız, ancak bindelerle ifade edebileceğiniz bir rakama ulaşırsınız.Devletin ilköğretimde 34 bin 93, ortaöğretimde, meslek ve teknik dahil, 8 bin okulu var. Özel okulların sayısı ise toplam 900 civarında. 900 özel okulun, ancak 100'ü, 150'si Gülen cemaatiyle ilişkili farz edilebilir.Maalesef öyle bir psikolojik harekât yürütülüyor ki, kalplere mantıksız korkular aşılanıyor. 900 civarındaki özel okulun 150'sinin Gülen cemaatiyle ilişkili olduğu düşünülse dahi, taş çatlasa, 50-60 bin öğrencinin bu sistem içinde kaldığı ortaya çıkıyor. Türkan Saylan'ın sadece burs verdiği talebe sayısı 60 bin."Çağdaş eğitimciler! Demek ki, sizler Gülen'in panzehirini bulmuşsunuz!!! Öyleyse yılmadan yola devam. Ama lütfen beyninizden ve kalbinizden şu endişe ve korkuları atın. Biraz kendinize ve Türkiye'ye güvenin."

"Sen Gerçekten İnanmışsın!"



Kur'an'a aşina olmam, öğrenmem, okumam, ezberlemem çocukluk yıllarımda anne-babamın vesilesiyle olmuştur. Bununla beraber onu hakiki manada bana duyuran, benim nazarımda yücelten ve tek kelime ile sevdiren Bediüzzaman'ın eserleri olmuştur. Kur'an'ın gerçek buudları ile alabildiğe derin bir şekilde Risalelerde anlatıldığı kanaatindeyim. Efendimiz'e de âşıktım ben küçüklüğümde. Bir keresinde babam bana, "Gece yatmadan önce 1.000 defa Kureyş Sûresi'ni okursan, rüyanda Efendimiz'i görürsün." demişti ve ben hiç tereddüt etmeden o gece 1.000 defa Kureyş Sûresi'ni okudum. Ama ne zaman ki eserlerde Efendimiz'i anlatan yerleri okudum, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) gözümde bir başka göründü ve O'nu daha bir başka sevdim.Kanaat-i acizanemce herkes, her gün hem Kur'an'la hem de onu çağımız insanının ihtiyacını karşılayacak şekilde yorumlayan Risalelerle ciddi meşgul olmalı. Ayrıca herkesin her gün hiç aksatmadan okuyacağı bir hizbi bulunmalı. Sadece bunlarla da yetinmemeli. Evrad u ezkarda monotonluktan, ülfet ve ünsiyetten kurtulmak için çeşitlilik önemlidir. Üstad, 15 günde bir üç ciltlik Mecmuatu'l-Ahzab'ı bitiriyormuş. Yakın geçmişte bu üç ciltlik dua mecmuasından alınan bazı cami (kapsamlı) dualar "El-Kulûbu'd-Dâria (Yakaran gönüller)" adıyla bir cilt halinde tekrar basıldı. Keşke herkes bu bereketli evrad kitabını aksatmadan okusa. Hazreti Ali'nin ömrü boyunca günlük evradını hiç aksatmadığı söylenir. Ona sormuşlar: "Nehrivan'da da mı?" "Evet, Nehrivan gecesinde bile!" demiş. Benim rahmetli validem de sabahtan akşama kadar Büyük Cevşen'i bitirirdi de bana, "Başka okuyacağım bir şey var mı?" diye sorardı.Evrad u ezkarda bu ciddiyet olursa kim bilir gün gelir büyük zatların duyduğu şeyleri duyarsınız? İmam Şâzilî, Ahmed Bedevî gibi zatlar namazda "Sübhane rabbiye'l-azim" dedikleri zaman bütün zerrat-ı kâinatı mülahazaya alarak söyleme seviyesine çıkmışlardı. Adeta bütün kâinat onların dilleri ile tesbihat yapıyor gibi bir his bu. Nitekim Üstad'ın, yakın talebelerinden bazılarına yıllar ve yıllar sonra, "Kardeşim! Ben de Hasan Şâzilî gibi kâinatın her bir zerresinin tesbihatını duyabiliyorum artık." dediği nakledilir. Fakat bu iş, gayret ve mücahedeyle birlikte Allah'a tam teveccühe bağlıdır.Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) bir sahabiye bir gün "İmanın hakikati nedir?" diye sorar. Sahabi hiç tereddüt etmeden, "Ben kendimi her gün Cennet ve Cehennem'i müşahede ediyor gibi, mele-i âlânın sakinleriyle beraber olur gibi hissediyorum." diye cevap verince Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) takdir hisleri içinde bu sahabiye: "Sen gerçekten inanmışsın." der.Evet, herkes ama özellikle turnikeye önce girenler Cenab-ı Hakk'ın geçmişte kendilerine ihsan ettiği nimet-i sabıka adına evrad u ezkar hayatlarına çekidüzen vermeliler, bir disiplin getirmeliler. Kaldı ki bu, kulun Allah'la, Allah'ın kuluyla olan münasebeti adına bir ölçüdür.Dua, Aramızdaki En Kuvvetli Bağdırİslam tarihine baktığınızda günde farz namazlarına ilaveten 100 rekât nafile namaz kılan, Ramazan orucuna ilaveten savm-ı Davud tutan, zekât denince kırkta biri yeterli görmeyip ihtiyacından fazlasını infak eden, gece gazelhanları adını almaya layık sabahlara kadar hiç uyumadan evrad u ezkar okuyan nice insanlar görürsünüz. Nedir bu insanların hareket noktası? İhtimal bunlar, Kur'an'ın namaz kılın, oruç tutun, zekât verin emrini mutlak emir olarak anlamış ve ona göre yasamışlardır.Evet, ibadet ü taatte sınır yoktur. Herkes, içinde bulunduğu konuma ve şartların müsaitliğine göre durumunu ayarlamalı ve yapabildiğince ibadet ü taat yapmalıdır. Bakın bir sahabi "Ya Resûllallah! Sana günde şu kadar salâvat getiriyorum." deyince, Efendimiz, "Güzel ama daha çok olsa iyi olur." buyuruyor. Buradan hareketle bugün bana birisi gelse ve dese ki: "Günde 100 rekât namaz kılıyorum." "Güzel ama daha fazla kılsan daha iyi olur!" derim.Allah, mü'minlerin birbirleri ile bünyan-ı mersus (sarsılmaz bir duvar) olmasını emrediyor. Ben bu emrin bizler tarafından tam anlamıyla gerçekleştirildiğini zannetmiyorum. Devr-i saadette Hazreti Ebu Bekir ve Hz. Ömer, aralarındaki bir meseleden dolayı hafifçe birbirlerini kırmışlar ve hemen ardından her ikisi de Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi vesellem) ayrı ayrı gelerek "Hata bende" demiş ve özür dilemişlerdir. O sarsılmaz duvarı oluşturmak için birbirimize sarsılmaz bağlarla bağlanmamız gerekir. Bu bağı oluşturan en önemli unsur da duadır. Her gün evrad u ezkarımızı okurken dünyanın dört bir tarafındaki kardeşlerimizi de dualarımıza dâhil edersek bünyan-ı mersusu gerçekleştirebiliriz.Bütün bunlar peygamberane bir azim ve irade istiyor. Zaman bunu gerektiriyor. İnsanın en az gördüğü şey kendisidir. Onun için sık sık aynaya bakmak lazım. Sahabenin o derin anlayışı içinde birbirimizin elinden tutup; "Teâlev nü'min saaten! - Gelin bir süre iman edelim!" dememiz, imanî meseleleri sürekli müzakere ederek imanda, marifetullahta, muhabbetullahta ve mehâfetullahta derinleşmemiz lazım. Zira mücerret imanla günümüzün inhiraflarından kurtulmak imkânsızdır.Hâsılı; her şeyimizi sohbet-i Canan'a bağlayıp, ihlâsla O'nun rızası istikametinde hareket edersek şaşırmayız. Üstad, ihlâsla yapılan hizmetin ikiye katlandığını anlatıyor. "İhlâsla çalışırsanız beni de ihlâsa muvaffak kılarsınız." sözleriyle ehl-i keşfin müşahedesine göre 40 vefiyattan ancak birinin kurtulduğu dehşetli bir dönemde bizlere sarsılmaz ölçüler veriyor.Kısacası; iş çetin, yol uzun, menzil uzak, tuzak çok. Allah muînimiz ola.

Vicdan Yalan Söyler mi?


Vicdanın yalan söylemeyeceğine inanıyoruz; fakat, eserlerde "eğer vicdanı tefessüh etmemişse" şeklinde kayıtlar görüyoruz. Vicdanı haktan uzaklaştıran sebepler nelerdir; bu bozulma nasıl bir vetireden sonra gerçekleşir? Hangi ameller çürümeye yüz tutmuş bir vicdanın yenilenmesine ve canlanmasına vesile olabilir?İnsanın özü, kendini duyuş ve bilişi de diyebileceğimiz vicdan; insan ruhunun, iyiyi kötüden tefrik edebilen irade, kalbin ayrı bir derinliğinin unvanı sayılan latîfe-i rabbâniye (fuâd), şuur vâridatıyla zihin ve ihsas televvünlü his halîtasından oluşan bir mekanizmadır; insanın, hem kendini hem de bütün varlığı, varlığın Allah'la münasebetini duyan, sezen, yorumlayan ve rükünlerinin canlılığı ölçüsünde imana, mârifete, muhabbete, aşk u iştiyaka menfezler oluşturan melekûtî bir mekanizma. (01.00) Geniş bir sistem olan vicdanın rükünlerinden bir tanesi felç olsa, artık vicdan fonksiyonunu eda edemez. Aslında, Hak varlığının hiçbir zaman susmayan bütün şahitleri gibi, vicdan da tek başına hakkı ve hakikati haykıran ilâhî ve semavî bir sadâdır. Fakat bu, vicdanın bizim tarifimize giren vicdan olması itibarıyladır. Yoksa, nefis mekanizmasının altında kalıp ezilmiş bir vicdandan aynı neticeleri beklemek elbette ki mümkün değildir. Evet, bir insan düşünün ki, bütünüyle bir şehvet, kin, öfke, makam ve mansıp sevdalısı hâline gelmiştir. Yaptığı her işinde ruhunu sarmış bu negatif duyguların tesirindedir. İşte, vicdanının elini kolunu bağlamış ve dolayısıyla da onu tesirsiz kılmış böyle bir insana kelimenin tam mânâsıyla "vicdansız" denir. (02.02) Vicdan, kelime olarak "bulmak" mânâsına gelir. İnsan onunla hem kendini hem de Rabbini bulur. İnsanın bir mülk, bir de melekût yanı vardır. İnsanın mânevî cephesini de maddî cephesini de ayrı birer mekanizma şeklinde ele almak ve öyle değerlendirmek daha uygundur. İsterseniz bunlardan, mânevî olana vicdan mekanizması, diğerine de nefis mekanizması diyebilirsiniz. Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ âlem-i emre ait Rabbanî latîfeler, irade, idrak, şuur, his ve duygular vicdan mekanizmasını meydana getirirken; her türlü şehevî arzu, istek ve kaprisler, belli hikmet ve gayeler için insana verilen kin, nefret, öfke, inat gibi duygular da nefis mekanizmasını meydana getirirler. Bu iki mekanizma âdeta hep birbirinin aleyhine işler. Şu kadar var ki, vicdan mekanizmasının galebesi halinde, nefis mekanizması da müsbete dönüşür ve insanın yücelip yükselmesine hizmet eden bir sistem hâline gelir. (03.45) Vicdanda bir nokta-i istinat ve bir de nokta-i istimdat vardır. İnsan bunlarla acizliğini ve hiçliğini idrak eder. Bu idrakle, Cenâb-ı Hakk'a dayanır; dayanır ve ne isteyecekse O'ndan ister. Ne var ki, hayatında bir kere olsun vicdanını dinlememiş bir insanın, bunu duyup sezmesi mümkün değildir. (05.47) Kalb; göğsün sol tarafında bulunan ve çam kozalağına benzeyen organın dublesi, alternatifi, melekûtî buudu ve aynı zamanda, şuur, idrâk, ihtisas, akıl ve irade gücünün de merkezi rûhânî bir latîfedir. Bu rûhânî lâtîfe, cismânî kalb ile sımsıkı alâkalıdır. Bu alâkanın keyfiyeti, dünden bugüne filozofları ve İslâm hukemâsını bir hayli meşgul etmiştir. Ancak, "sanavberî" (çam kozalağı şeklinde) et parçası olan zâhirî kalb ile insanın insanlığının remzi ve bütün duygularının hayat kaynağı olan "latîfe-i rabbâniye" arasında bir hakikatin iki yüzü denebilecek şekilde münasebet bulunduğunda şüphe yoktur. (06.27) Kalb, düşünce sıhhati, tasavvur sıhhati ve ruh sıhhati, hatta beden sıhhati için âdeta bir kale gibidir. İnsanın maddî, mânevî duyguları bu kaleye sığınır ve korunmuş olurlar. Bu açıdan insan için bu kadar önemli olan kalbin de karantinaya ve gözetilmeye ihtiyacı vardır. Zira o, yaralanınca tedavisi çok güç ve ölünce de hayata döndürülmesi çok zor bir lâtîfedir. Kur'ân bize: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma..." (Âl-i İmran, 3/8) duâsını öğütlemekte, Peygamber Efendimiz de sabah-akşam el açıp hem de defaatle, اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ "Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dininle sabitleyip perçinle!" tazarruunda bulunmakla bu çok önemli korunma ve karantinayı hatırlatmaktadır. (08.01) Reyn, bir şeyin üzerinin pasla kaplanması, her tarafının paslanması demektir. Cenâb-ı Hak, "Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)" (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de "Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur'ân'da yüce Allah'ın zikrettiği "râne" budur." sözleriyle bu ilahî beyanı ve onda yer alan "râne" kelimesini şerh etmiştir. Evet, pas tutan bir kalbin bütün ufukları kararır; artık o iyiyi kötüden ayırma kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı da beyaz görmeye başlar; başlar ve onun bir daha da kendine gelmesi, fıtrî saffetini elde etmesi çok zor olur. (11.48) İradenin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri, "İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir." diyerek bu hakikate parmak basar. (16.17) Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad'ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde "hatm" olur, hafizanallah, kalb mühürlenir. Bundan dolayı, "Her günah içinden küfre giden bir yol vardır." Böyle bir mühürlenme ve damgalanmanın kesbi insandan, halk'ı da Allah'tandır. Bu hususu, insanın gaflet ve bir kısım fenalıklara alışması sonucu bir deformasyon şeklinde de yorumlayabiliriz. İman, amel-i salih işlene işlene insan tabiatının bir derinliği haline gelip sübut mührüyle şereflendirildiği gibi, her biri küfrün ayrı bir kapısı sayılan günahlar da tevbe, inabe ve evbe ile giderilmediği takdirde, insanın üst üste ve iç içe kaymalar yaşaması kaçınılmaz olur. Bu itibarla, böyle bir "hatm"de kat'iyen cebir söz konusu değildir; zira arzu, intihab, ihtiyar insana, mükellefe; böyle bir temayüle halk'la cevap vermek de –isterse vermeyebilir– Cenâb-ı Hakk'a aittir. (18.40) Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre: Amr b. Âs (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz'e gelerek, bağışlanmak şartıyla kendisine biat etmek ve Müslüman olmak istediğini söylediğinde Peygamberimiz, "Bilmez misin ey Amr, İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret, kendisinden önceki günahları yok eder. Hac, kendisinden önceki günahları yok eder." buyurur; İslam'ın, Müslümanlıktan önceki her şeyi silip süpürüp götürdüğünü müjde verir. Demek ki, o dönemde ne kadar çatlama, kırılma, yıkılma ve tahrip olmuşsa, Müslümanlık onların hepsini tamir etmiş. Zaten İslam, insanlardaki eksiği, gediği, kırığı, döküğü tamir etmek için gelmiştir. Dökülüp yollarda kalanları kaldırıp varmaları gerekli olan noktaya yönlendirmek için gelmiştir. Öyleyse, insanlar Müslümanlığa girdikten sonra cahiliye döneminde bir kambur gibi sırtlarına aldıkları o günahlarla kalmazlar. Allah, onlara rahmetiyle muamele eder ve sırtlarında ağırlık yapan her şeyden kurtarır onları. Hicret, hac ve güzel bir topluluk içinde bulunma da günah kirlerini giderir, vicdanı diriltir ve insanı değiştirir. (24.20) Muhterem Hocamızın, Muzaffer Arslan Ağabey'le tanışması.. Hazreti Üstad'dan selam alışı.. daha çok küçük yaşlarında Peygamber Efendimiz'i rüyada görebilmek için yaptığı dualar.. yetiştiği nezih çevre.. merhum babasından kaynaklanan Ashab sevgisi.. ve "Bu asırda da Sahabe gibi kimseler yaşıyormuş!.." demesine vesile olan hâlis insanlar... (31.25)

Nijer Kapısında Üç Beyaz Adam



Hakan Albayrak2000 kilometre yol gittik. Mali-Nijer sınırına vardık. Bu tarafta iki-üç tahta kulübe, o tarafta iki-üç tahta kulübe, karşılıklı dalgalanan –aslında rüzgâr olmadığı için dalgalanamayan- iki tozlu bayrak… İşte sınır kapıları!
Aklıma Gambiya'nin İttihad-ı Afrika'cı lideri Hacı Yahya Cammi'nin lafı geldi:
"Benim için Afrika ülkeleri yok, tek bir Afrika var."
Bir Mali tarafına bakıyorsun, bir Nijer tarafına; tıpkısının aynısı.
İnsanlar aynı, evler aynı, mescitler aynı, çöl aynı, yoksulluk aynı, sömürü aynı, sair dertler aynı, ama arada bir sınır var işte.
"Yoksulluğumuzu, perişanlığımızı birbirimizden koruyoruz" diyen bir sınır.
Sınırın Mali tarafındaki memurlar sıcakkanlı ve güler yüzlüydü.
Nijer tarafındaki memurlarda ise havalar 1500'dü.
Baktılar ki üç beyaz adam, hiç pas vermediler.
"Selamun aleykum" deyince yüzleri güler sandık, ama gülmedi.
Aksanımız biraz Fransız kaçtı galiba.
"Neyse" dedik, "işimize bakalım".
- Vize alacaktık da…
- Burada vize vermiyoruz.
- Ama bize verdiğiniz söylenmişti.
- Veriyorduk ama artık vermiyoruz.
Sonradan öğrendik ki, "kuş gribiyle ilgili haber yapacağız" diye bu kapıdan vize alıp Nijer'e giren bir grup Fransız gazeteci, ülkenin kuzeydoğusundaki uranyum zengini Agadez bölgesinde hükümet güçlerine karşı savaşan isyancı Tuareglerin yanına gitmişler, onların reklamı mahiyetinde haberler yapmışlar.
Yine sonradan öğrendik ki, uranyum yatakları üzerinde söz hakkı isteyen isyancıların arkasında genel olarak Fransa ve özel olarak Fransız uranyum şirketi Areva varmış.
Hülasa, Fransızların fitneleri yüzünden bu sınır kapısında artık vize verilmiyormuş.
Saygı duyduk, ama gerisin geriye 2000 kilometre yol gitmeye hiç takatimiz yoktu.
Üstelik, Kazablanka üzerinden İstanbul'a dönüşümüz, ertesi günün akşamı, Nijer'in başkenti Niamey'den olacaktı; uçak biletimiz öyle ayarlanmıştı.
- Arkadaşlar, ne yapsak ne etsek? Nijer'de elçiliğimiz de yok ki arasak.
- Elçilik yoksa da Hocaefendi'nin okulu vardır.
İstanbul'daki arkadaşlara telefon açtık, Nijer'deki okulların genel müdürü Adnan Alkış'ın telefon numarasını aldık.
- Alo. İmdat!
Adnan Bey ve arkadaşları hemen harekete geçtiler.
İstanbul'daki arkadaşların durumdan haberdar ettiği Abuja / Nijerya'daki büyükelçiliğimiz de hemen harekete geçti.
İki hareket birleşti ve bize 48 saatlik özel vizeler çıktı.
Bu vesile ile Niamey'deki hizmet erlerine ve Türkiye Cumhuriyeti Abuja Büyükelçiliği'ne (dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı'na) bir kere daha cân-ı gönülden teşekkür ederim.
Hizmet erleri deyince…
Nijerliler daha önce hiç tanımadıkları Türkiye'yi onlar sayesinde tanıdılar.
Aslında Nijer'deki Türkiye imajı onların imajından ibaret.
Bu imajda öne çıkan unsurlar:
Dindarlık, temizlik, zarafet, disiplin, fedakarlık, kalite ve ille de güleryüz.
Nijer'de bir ilkokul, bir ortaokul, bir lise açmışlar.
Kısa sürede Amerikan ve Fransız okullarının havasını söndürmüşler.
Eğitimleri onlarınkinden daha kaliteli, binaları onlarınkinden daha güzel, bilgisayarları onlarınkinden daha gelişmiş, üstelik aldıkları ücret onlardan düşük.
Çok daha düşük.
Amerikan okulları yıllık ortalama 10 bin dolar civarındaymış.
Bizim okullar ise 1000 dolar civarında.
En önemlisi, Müslüman Nijerliler çocuklarını Müslümanların okullarına göndermeyi tercih ediyorlar.
Ve "bizimkilerin okulları onlarınkinden daha iyi" diye iftihar ediyorlar.
Nijer Genelkurmay Başkanı ve Emniyet Genel Müdürü'nün çocukları "hizmet"in okullarında.
Adnan Alkış ve arkadaşları devlet tarafından el üstünde tutuluyor, protokolde ihtimamla ağırlanıyor…
Bu çok önemli.
Çünkü Nijer, dünyanın en yoksul ülkesi de olsa, yabancılara pek iltifat etmiyor.
En ufak bir samimiyetsizlik kokusu aldı mı, yabancı yardım kuruluşlarına da iltifat etmiyormuş.
"Sınır Tanımayan Doktorlar" sınır dışı edilmiş mesela.
Fransızların kurduğu bir radyo kapatılmış.
Sömürgecilikle özdeşleşen beyaz ten renginin uyandırdığı şüphe yüzünden olsa gerek, Türkiye'den gelen bazı insani yardım gönüllülerine bile müşkülat çıkarılıyormuş.
Ne yalan söyleyeyim, Nijerlilerin bu halleri (sınır kapısında bizi ilk gördüklerinde surat asmaları dahil) hoşuma gitti.
Ezik değiller.
Yalaka değiller.
"Beyaz Adam"a haddini bildiriyorlar.
İyi ediyorlar.
"Ama biz o beyazlardan farklıyız. Bize farklı davranmaları gerekmez mi?"
Zamanla olacak inşaallah.
Olmaya başladı işte.
Adnan Alkış ve arkadaşları sağ olsun.

ALLAH, KENDİSİNE YÖNELENİN VELİSİDİR



-- Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)İnsanın hem dünyada hem de ahirette tek bir gerçek dostu vardır. O da Yüce Rabbimiz Allah’tır. Rabbimiz, iman edenleri hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk etmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız armağan edendir. Allah müminlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur. Kendisi’ne inanan insanları her türlü eksiklikten ve hatadan arındırır, onlara çok seçkin bir yaşam ve ahirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaat eder.
İnsan hayatı boyunca gerçekten güveneceği, her durumda sıkıntısını gideren, zengin ve muktedir bir insan ya da bir güç arayışı içindedir. Fakat kimi insanlar bunu ararken kendisini yaratmış, yaşamını sürdürmesini sağlayan, büyük kuvvet sahibi, herşeyi yapmaya kadir olan Rabbimiz’i unutur. Kendisine kötülükten başka hiçbir katkısı olmayan şeytanı dost edinir. İşte bu, onun için karanlık bir dünyanın başlangıcıdır.Allah’a iman eden, imanında da samimi olan insanlar ise artık içinde hiç mağlubiyeti olmayan şerefli ve hayırlı bir hayatın içine girerler. Allah, asıl büyük karşılığı ise ahirette onlara verecektir. Allah inananların dünyada ve ahiretteki tek gerçek dostudur. Allah’ın veli sıfatı ayetlerde şöyle haber verilir:Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisa Suresi, 45)O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir. (Al-i İmran Suresi, 122)O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip-yayar. O, Veli’dir, Hamid’dir. (Şura Suresi,

Kıyamam O Yalnızlığına



Kıyamam O Yalnızlığına
Kıyamam o yalnızlığına, elinde hurma ağacından koparılmış bir dal ve sen gölgeleniyorsun bir ağacın altında, ve o hurma dalıyla toprağa şekiller veriyorsun, belki de doyamadığın anneni,hiç görmediğin babanı özlüyor düşünüyorsun, başını kaldırsan sana sabahtan beri gölgelik eden, gözcülük eden ve de serinlik veren bulutu farkedeceksin ama farkında değilsin, sadece rahip bahira farkında, seni kervanda yalnız bırakanların aksine o seni çağırıyor, senin ne kadar farklı olduğunu gözleriyle görüyor ve Ebu Talib'e diyor "onu geri götür " diyor, " o geleceğin rahmeti "
Anam babam sana feda olsun ya Muhammed (Sallallahu Aleyhi Wesellem), Duha suresini her okuyuşumda ağlarım sana,ağlarım çokca, " seni yetim bulup da barındırmadık mı,rabbin sana ne darıldı ne de yüz çevirdi,ahiret yurdu senin için daha hayırlı olacaktır, o halde rabbini bolca an" der yüce Allah (Celle Celaluhu), ve ben okur okur ağlarım senin sevdana ve benim sana olan sevdama
Nefsimi elinde bulunduran Rabbime yemin olsun ki sana beyat ettim ya Muhammed (Sallallahu Aleyhi Wesellem), ey sevgililer sevgilisi altmış üç yıl nefes aldığın bu imtihan dünyasına öyle bir şeref verdin ki hala feyz alıyoruz ve özlüyoruz gül kokunu, seninle konuşamasak da, yüzünü göremesek de, sesini duyamasak da senin yolunda yürüyoruz, " Eşhedü En La İlahe İllallah We Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu We Rasuluhu " diyoruz
Ey bizleri yaratan, yaşatan, rızıklandıran şanı yüce rabbim ! Sana şükürler olsun ki bizleri sana kul, Muhammed'e (Sallallahu Aleyhi Wesellem) ümmet eyledin, Ey iki cihana server, Allah'a (Celle Celaluhu) resul olan peygamber ! şefaatini bizden esirgeme,bizlere havzından sular nasip eyle ...

Anam babam sana feda olsun
Sual: Sahabelerin, Peygamberimize “Anam babam sana feda olsun” dediklerini okudum. Bu ne demektir? Niye kendileri feda olmuyor da ana babalarını feda ediyorlar? Peygamberimiz için “Ya Resulallah, canım sana feda olsun, sana ve yoluna kurban olayım” dediklerini okudum. Böyle söylemek caiz mi? CEVAPEvet caizdir. Eshab-ı kiram caiz olmayan şeyi yapmaz. Caiz olmasa idi, Peygamber efendimiz müdahale eder, öyle söylenmez diye bildirirdi.
(Anam babam sana feda olsun ya Resulallah) demek, (Senin emrini onların emrine tercih ederim) demektir.
Resulullah efendimizi, malımızdan mülkümüzden, ana babamızdan ve herkesten çok sevmemiz gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:(Beni ana-babasından, evladından ve herkesten daha çok sevmeyen, [hakiki] mümin olamaz.) [Buhari]

Okumak, Anlamak, Yaşamak Gerek






Kur’an-ı Kerimi okumak, Kur’an- ı Kerim’in mesajını dinlemek, boğulma tehlikesini yaşayan tüm insanlar için temiz, tertemiz nefes almak gibidir. Okumak, rastgele veya bilinçsizce bir okuma değil, okuduğunu anlama, anladığını yaşama şuuruyla okumadır.
Âlemlerin Rabbi olan Allah a hamd olsun. İyiliklerin, güzelliklerin, adaletin, insanlığın yolunu gösterene Rabbimize hamd olsun. Salât ve selam rehberimiz önderimiz Hz Muhammed’e ailesine ashabına ve Kur’an- ı kerimi hayatlarında, yaşantılarında rehber edinenlerin üzerine olsun.
Alemlerin Rabbi olan Allah’u Teala’nın rızasına erişmek dünya ve ahirette mutlu olabilmek için elimizde hak ve tek olan rehber ve kılavuz Kur’an- ı Kerimdir. Bütün bir insanlığı yanlışlardan doğruya, kötülüklerden iyiliğe, zülüm den adalete batıldan hakka davet eden ilahi mesaj… Şanı yüce Rabbimiz bizleri mübarek Ramazan ayına eriştirerek Kur’an-ı Kerimin anlam ve önemine bir kez daha vurgu yapıyor. Aceleci ve unutkan olarak yaratılmış biz kullarına, Kur’an-ı Kerimin indiriliş nedenini, gayesini bir kez daha hatırlatıyor. Bu hatırlatmaya “İkra (oku)” diyerek başlıyor.
Kur’an-ı Kerimi okumak, Kur’an- ı Kerim’in mesajını dinlemek, boğulma tehlikesini yaşayan tüm insanlar için temiz, tertemiz nefes almak gibidir. Okumak, rastgele veya bilinçsizce bir okuma değil, okuduğunu anlama, anladığını yaşama şuuruyla okumadır. Kur’an-ı Kerimi okuyan herkesin “Kur’an nedir? Niçin indirilmiştir?”sorusunu kendi kendine sorması gerekir. Bu soruların en doğru cevabını bizlere Kur’an-ı Kerim vermektedir. Kur’an-ı Kerim’in ne olduğunu yeterince bilmeyen bir kimsenin, bu yüce kitaptan faydalanabilmesi mümkün değildir.
Öncelikle bu yüce kitap, hataya ve yanlışa düşebilecek herhangi bir beşerin sözü değildir. “Batıl ona önünden de ardından da gelmez.(Çünkü Kuran ), Hüküm ve hikmet sahibi çok övülen Allah’tan indirilmedir” Fussilet- 42. Bütün bir insanlık için hidayet rehberi olan Kur’an-ı kerim, hiç şüphesiz ki bütün bir insanlığın öğüt alıp faydalanabileceği yüce bir kitap tır. “Gerçek şu ki, o (Kur’an )elbette bir öğüttür. Artık kim dilerse, öğüt alıp düşünür.” Müddessir- 54. Kur’an-ı Kerim bir zikir bir Nur’dur. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran… Zulmün, şirkin, küfrün karanlığından… Hidayet ve rahmettir, kendisine inananları ve kendisine uyanları doğru yola ileten bir hidayet bir rahmettir. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıran bir Furkandır. Allah’ın ilkelerinin, kanunlarının, hükümlerinin ciddiye alınması gereken bir kitaptır. “O (Kur’an, bir şaka değildir!”Tarık- 14.

Kur’an, anlaşılması yaşanılması ve tebliğ edilmesi gereken bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim, ferdi ve toplumsal bütün dertlere derman, bütün nefsi hastalıklara bir şifadır. “Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indirmekteyiz. Oysa o zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz!” İsra- 17.
Bugün toplumumuz tarafından çok okunmasına rağmen Kur’an-ı Kerim’e bir bütün olarak yaklaşılmamaktadır. Oysaki yüce Rabbimiz bizleri yüce kitabında uyarıyor. “Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da, bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaktır!” Bakara- 85. Kur’an bir hidayettir, arayış içerisinde olan, kişisel tercihleriyle gerçekleşen kendi eylem ve yönelişleridir. İnkârda, günahta, ısrarlı ve kararlı olanlar için Kur’an bir hidayet olabilir mi?
Bu Kitap, Allah’tan bizlere bir hitaptır. Allah’u Teala, bizlere bu kitapla hitap ediyor! Bu hitaba karşı yaklaşımımız uzaklardan gelen bir hitap gibi değil, aksine bizleri yaratan, yaşatan, bizlere şah damarından daha yakın olan Rabbimizin hitabı olarak bakmalıyız.
Dolayısıyla bu hitabı dikkate almak, bu hitapla titremek, titreyerek kendine gelmek gerekir.
Allah’ın kitabına karşı sorumlu olduğumuzu unutmamak gerekir, nasıl ki bir insan birçok şeyden örneğin eşinden, çocuğundan,(ailesinden ) işinden, makamından, mevkisinden sorumlu ise iman etmiş olduğu ilahi vahiyden de sorumludur. Kur’ana iman edenler, bu yüce kitaptan sorgulanacaklardır. Kıyamet günü sorguya çekilmeden evvel bu dünyada kişinin kendi nefsini sorguya çekmesi gerekir; “ Ben gerçekten Kur’an’a iman ettim mi? Kur’an ayetlerinin tamamına mı yarısına mı iman ettim? Kur’an hayatımda ne gibi değişikliklere neden oldu? İyiliklere, güzelliklere, doğruluklara, adalete, Allah’ın rızasına kavuşmada elimde bir adres oldu mu? Ya bu ilahi kitabın gereğini yapmazsak, ya bu emanetin hakkını vermezsek Allah’ın karşısında durumumuz ne olur? Nitekim bütün bir insanlık kendilerine indirilen bu yüce kitaptan sorgulanacaklar. “ Ve hiç şüphesiz o Kur’an senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz Kur’andan sorgulanacaksınız.” Zuhruf- 44
Kitaptaki uyarılardan ve ikazlardan uzak olmamız mümkün değildir. Kur’an’ı Kerim’den faydalanabilmek için, Kur’an’ı Kerim’e bu sorumluluk bilinciyle yaklaşmamız kaçınılmaz bir şarttır. İlahi vahyin her uyarısını, her ikazını büyük bir endişeyle dikkate almak gerekir. Allah’u Teala, bizlere ayetlerini düşünüp, akletmeyi emrediyor. Kur’an okuyan herkesin kalbinin Kur’an’ın ayetleriyle harekete geçmesi gerekir. Kalbin hareketi eylemlere yansıyarak kendini gösterir. Gözden dile, dilden kalbe, kalpten eyleme… Kur’an bütün mü’minlerin hayatında başlı başına bir hayırdır. Hayatına ve düşüncelerine yön veren bir hayır… İlahi mesajdan en iyi bir şekilde yararlanabilmek için kişinin kalbinin yönünü dünya ve dünyalıklardan, şeytan ve dostlarından, batıldan, küfürden kısacası Kur’an- ı kerim’i yaşamaya engel olan her şeyden çevirerek Allah’u Teala’ya doğru çevirmelidir. İnsanı insan yapan, hayata anlam katan Kur’an-ı kerim, hayatın her alanında insanlığın rehberidir. Kişinin dünya ve ahiret mutluluğu için tek seçenek, Kur’an-ı Kerimle bütünleşmesidir. Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlamak, anlayıp yaşamak, temennisiyle








Senin Gibi Olmak Zor Geldi Bize Ya Rasul !‏


Hiç düşündünüz mü: Ayete’l-Kürsi (2:255), niçin Kur’an tahtının sultanıdır?
Cevabı açık: Allah’ın unutmadığını ve uyumadığını hatırlattığı için. “Unutan” ve “uyuyan” bir Allah tasavvuru, sadece modernlere tebelleş olan bir sapma değil, insanoğlunun en kadim sapmalarından biridir. Hani, “herkesi kendi gibi bilmek” derler ya; bazı insanlar bu “herkes” arasına, haddini aşıp “Tanrı’yı” da dâhil etmişlerdir.
Bu bir akıl savrulması. Mantık tutulmadan, mantûk tutulmaz. Nutkun tutulması, mantık tutulmasından bin kat ehvendir: “Fe ennâ tu’fekûn: Nasıl da savruluyorsunuz?”
Unutan ve uyuyan bir Allah tasavvuruna duçar olanlar üç kısımdır:
1. Kendileri unuttuğu ve uyuduğu için Allah’ı da öyle bilenler. İlleti cahilliktir.
2. Kendilerini uyanık sandıkları için unutan ve uyuyan bir Tanrı temenni edenler. İlleti suçluluktur.
3. Kendileri unutmadıkları halde, Tanrı’nın unutmasını isteyenler. İlleti haddini bilmezlik ve küstahlıktır.
“Resmi Hizmete Mahsus” cenazenin arkasından yazılıp çizilenler, bilinen o acı gerçeği bir kez daha gözümüze soktu: Had’siziz: Hadsiz, hudutsuz, sınırsız, zeminsiz, yersiz… İmanın bir tanımı da şudur: Haddini bilmek. Hz. Ali, “Her şeyin bir haddi, bir de matla’ı vardır” derken, bir yandan da “Kader nedir?” sorusunu cevaplamış oluyordu. Yani kader, ölçüleri olmaktır. Modern zihnin en bariz vasfı, ölçüyü reddederek yerine ölçüsüzlüğü ikame etmesidir. Bu tavır, özünde imanla taban tabana çelişen bir tavır. İşin ilginci, bu çelişkiye okumuş-yazmış iman sahiplerinin çok kolay düşmeleridir. Bunun da temelinde, imanına “Furkan aşısı” yaptırmayanları pençesine alan “sekülerleşme virüsü” yatmaktadır.
Çelişki, sadece tasavvurda kalmıyor. Oradan başını uzatıp duygu ve düşünceleri kullanarak sınır tecavüzlerine başlıyor. İman-inkâr sınırına yönelik tecavüzlerin inkâr cephesinden gelmesinin şaşırtıcı hiçbir yanı yok. Karanlık için alacakaranlık bir utanç değildir, fakat aydınlık için alacakaranlık bir utanç ve lekedir.
Asıl şaşırtıcı olan, iman cephesinde konuşlanıp da iman-inkar sınırına yönelik tecavüzlere göz yummak, hatta bizzat yeltenmektir. Peşinen söyleyeyim: Bu tarz, sınırların daha da bulanıklaşmasından başka, hiç kimseye hiçbir hayır sağlamayacaktır. Belki küçük hesap yapanlara “çıkar” sağlayacak, kendini tatmin peşinde olanlara “haz” sağlayacaktır. Ama asla “hayır” sağlamayacaktır.
Önce kafalar karıştı, sonra kalpler, sonra itikatlar. İman-inkâr sınırına yönelik her tecavüzün, imanın aleyhine işleyeceği göz ardı edildi. Bu sınırın tanınmaz ve kaygan bir hale gelmesinin ilk olumsuz etkisinin ahlaki sınırlarda görüleceği unutuldu. İşte bu yüzdendir ki, iman-inkar sınırına titizlenmeyenlerin ahlak sınırına titizlenmeleri, laf olsun torba dolsun kabilindendir. Bu ikisi arasındaki farkın büyüklüğü, Mekke Haniflerinin önde geleni Ümeyye b. Ebi’s-Salt’la, Peygamber arasındaki fark kadardır.
Burada, görevi “sınırları korumak” olanlara büyük sorumluluk düşmektedir. Heyhat ki gördüğümüz hiç de sorumluluğa yakışır şeyler değildir. Alın ekranda tevafuken denk geldiğim son bir örnek: Hocaefendi ölen devletlûnun cenazesini kıldırıyor. Kendince mesaj verecek ya, kafasına göre meallendirdiği bir ayet okuyor. Okuduğu ayet Mumtehane (Mumtahine değil) 4. ayetten koparılmış bir parça. “İbrahim babasına “kesinlikle senin için Allah’tan mağfiret dileyeceğim” dedi.”
Siz bundan, “Hz. İbrahim’in babasına rahmet dileme teşebbüsü, Allah tarafından kabul etmediyse bile, hoş görüldü” sonucunu çıkarırsınız, değil mi? Kur’ani gerçek bunun tam tersi. Hz. İbrahim’in bu tavrı, onun örnekliği dışında tutulması gereken “tek istisna” (illâ) olarak sunuluyor. Zira İbrahim babasına kendisi için Allah’tan rahmet dileyeceğine dair söz vermişti (18:47). Babasının niteliklerinin, Allah’ın rahmetine muhatap kılınanlara uymadığını anlar anlamaz “rahmet dileğinden” vazgeçti (9:114). Cenazede okuduğu ayetteki Allah’ın muradıyla, hocanın muradı taban tabana zıttı. Allah’ın muradı, ayetin başında İbrahim ve ona uyanlara örnek olarak gösterilen “Bakın, biz sizi(n hayat tarzınızı) reddediyoruz” tavrıydı. Ama, “reel politik” tavır, hakikatin hatırına galip gelmişti.
Bir kez bu şefkat değil. İçinde hikmet bulunmayan şefkat hamakattir.
Denilebilir ki; “Allah’ın rahmet deryasından dağıtmışsak ne olmuş yani! Katre mi eksilir?” Yoo. Eksilmez. Ama bu bir “gel otur, al götür” meselesi, bir “canın sağ olsun efendi; mal senin, ne verin elinle o gider seninle” meselesi değil ki. Dahası, Allah’ın rahmet denizini destursuz girilecek darı ambarı bilme meselesi de değil. “Bu ne cüret!” der, Hz. Peygamber’e İbn Ubey’in cenazesi dolayısıyla yapılan mükerrer uyarıyı hatırlatır, geçersiniz.
Ama bu, “Allah’ın koyduğu hudutları koruma” meselesi. İman-inkar sınırını yol geçen hanına çevirmeme meselesi. Tabi ki, birilerinin sınır, zemin, ölçü, yer gibi bir derdi varsa. Peki, ama bu tavra neden tevessül edilir? Tesbit edebildiğim kadarıyla sınır sulandırıcı tavrın üç nedeni var: 1) Hep dışlanmışlığın bilinçaltında taht kurduğu aşağılık duygusu; 2) Bu duygunun illeti olan “adam yerine konulmama” korkusu; 3) Bu korkunun gayesi olan “onlardan sayılmak için, önce onları kendinden sayma” taktiği.
Hakikate saygı esastır. Bırakın da herkes dinince dinlensin. Ne olur bir kez de, Kafirun suresini hissederek ve yaşayarak okuyun.

Senin Gibi Olmak Zor Geldi Bize Ya Rasul !‏



Senin gibi anlamak, senin gibi ağlamak, senin gibi olmak zor geldi bize...
Neler yapmadık ki, neleri atmadık ki hayatımızdan, düşünmeden, anlamadan geçen nice zamanlarımız oldu...
Neler demedik düşünmeden...Hep biz olmalıydık, dedik Her şeyi ben bilir ben yaparım, dedik Herkes bana bakmalı, benimle ilgilenmeli, benim olduğum yerde başkası olmamalı, dedik...
En yakışıklı erkek, en güzel kız ben olmalıydım nidaları hiç düşmedi dilimizden, bu uğurda neler yapmadık, kimleri harcamadık ki...
Hep büyük olmak istedik, her zaman her yerde tek olmayı, ulaşılmaz olmayı istedik...
Para dedik, parayı aradık ve onu bulduğumuz yerde herşeyi kaybettik... Neler yaptırmadı ki bize, kimleri sevdirmedi, kimlerden nefret ettirmedi,
nice dostları kaybettik onu kazanmak için venice düşmanlar kazandık onu kaybetmemek için...
Para dedik parayla yandık...
Şöhret dedik şöhretle yandık...
Hep ben dedik benlikle yandık...
Ama ALLAH deyip ALLAH aşkıyla yanmak zor geldi bize...
İnsanları küçük görmek en büyük zevkimiz oldu. Makamımız, mevkimiz enaniyetimizi körükledikçe bizden daha büyük kimse yok dedik. Her halimiz, her sözümüz benlik emarelerinden kurtulamıyordu...
İsmimiz altın harflerle yazılmalıydı kitaplara... Resmimiz yapılmalı ve her yere asılmalıydı... Dillerden düşmemeli, akıllardan hiç çıkmamalıydık...
Ve istediklerimiz oldu... İsmimiz altın harflere olmasa da altın yaldızlı harflerle yazıldı kitaplara... Resmimiz yapıldı ve resmimizin altına "işte o" yazıldı... Heykellerimiz dikildi köşe başlarına ve herkes hayran gözlerle izledi...
Dillerden hiç düşmüyor, akıllardan hiç çıkmıyorduk. İşte artık her şeye sahiptik...
Bütün bunları kazanırken birtek ve en önemli şeyi kaybettiğimizi hiç düşünemedik...
dünya öylesine sarmıştı ki bizi,
gözlerimiz öylesine perdelenmişti ki
kazandıklarımız öylesine tatlıydı ki...
en önemli kazancımızı
dünya ve ahiret saadetimizin anahtarını
gönlümüzün huzurunu
gözümüzün nurunu kaybettiğimizi göremedik, anlayamadık, hissedemedik.
Evet bunları kazanırken imanımız elden kaçıyordu. Artık ALLAH'ı unutuyor, O'nun emirlerine karşı lakaydlaşıyorduk. Bize sunulan nimetlere nankörlük ve emanetlere ihanet artık hayatımızın bir parçası haline gelmişti...
Bilemedik, anlayamadık...
Dönmek, doğruya yönelmek, hatalarımıza kalem çekmek zor geldi bize...
Ama ne pahasına olursa olsun;
dünyanın her türlü nimetinden mahrum kalmak,
insanların alaylarına maruz kalmak,
itilmek,
kakılmak,
küçük düşürülmek
evet ne pahasına olursa olsun
artık vazgeçiyorum dünyanın bütün nimetlerinden.
Artık RABBİME yönelmenin, O'nu bulmanın, O'nu anlamanın O'nun aşkıyla yanmanın, O'nun varlığında yok olmanın zamanı gelmişti...
Bütün insanlara,
bütün sahte dostlarıma,
bütün düşmanlarıma,
bütün fantazilere,
bütün günahlara,
bütün dünyaya sesleniyorum...
Ben Rabbimi buldum sizi kaybetsem ne olur...
Ben Rabbimi sevdim sizi sevmesem ne olur...
Ben Rabbime kul oldum size köle olmasam ne olur... Ben gerçeği buldum siz anlamasanız, dinlemeseniz ne olur...
Artık bırakma vaktidir sizi,
artık yönelme vaktidir Rabbime,
artık secdeye varıp ağlama vaktidir bugün,
artık Azraille olan buluşmaya en güzel bir şekilde hazırlanma vaktidir bugün,
artık dünyadan göçüş müjdesi gelene kadar
ALLAH'a kul olma
ALLAH aşkıyla yanma
ALLAH'ın varlığında yok olma vaktidir bugün.......!

Bir Salavat ki...

Bir Salavat ki...
Meleklerin sevabını yazmaktan yoruldugu salavat
Resülü Ekrem bu salat'ı şerife hakkında buyurdu ki:
"Kim bana ve ehli beytime salavat getirir de tam ölçekte sevap almayı arzu ederse (bu salavat'ı)getirsin"
"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""
Manası:Allahü Teala,Muhammed(aleyhisselamı)biz ümmetlerine olan merhametinden sebeb layık olduğu bir mükafatla en yüksek dereceye erdirsin
*Cenab-ı Hak'tan yardım dileyerek,
""Ya Rabbi,O Yüce Peygamberin HZ MUHAMMED 'in(as)kadrü kıymetini,yüksek değerini biz bilemiyoruz Sen (cc) O'na (as)layık olduğu sonsuz bir mükafatla en yüksek derece ve makamlara erdirerek mükafaatlandır""diye dua ve niyazda bulunmuş oluruz
*İbni Abbas(ra)'dan rivayetle:
""Bu Salavatı okuyan kimseye yazıcı meleklerden yetmiş melek,bin sabah ve bin akşam sevap yazmayı yetiştirmek için zorluk çekerek yorulur ve ancak yazabilir""demiştir
buyrun bu salavatı okuyun:"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""
Öğrenip dilimizden eksik etmeyelim İnşaallah Rabbim hepimizden razı olsun